Sahiplenmediğimiz Bir Dine Davet Edemeyiz
Arşiv Genel Yazarlar

Sahiplenmediğimiz Bir Dine Davet Edemeyiz

Bir defasında bir arkadaşım, beni evine davet etmişti. Ben de memnuniyetle karşılayıp gününü ve saatini belirledikten sonra vakti geldiğinde arkadaşımın evine doğru yola çıkmıştım. Yol üzerinde, uzun zamandır görmediğim başka bir arkadaşıma rastladım. Bana:
— Kemal, uzun zamandır görüşmüyoruz. Vaktin varsa bir çay içip sohbet edelim mi, dedi.
Ben de ona:
— Tabii, çok güzel olur. Ancak ikimizin de tanıdığı bir başka arkadaşımıza davetliyim ve şu an beni bekliyor. İstersen sen de gel, birlikte gideriz, orada daha çok sohbet ederiz, dedim.
Arkadaşım ise:
— Olmaz Kemal. Davet edilmediğim yere gitmem, yakışık almaz, dedi.
Ben gülerek:
— Olur mu öyle şey? Ben davet ediyorum ya, dedim.
Fakat o yine aynı kararlılıkla:
— Olmaz Kemal. Ev sahibi sen değilsin. O yüzden sen davet edemezsin. Sana ait olmayan yere başkasını davet edemezsin, dedi.
Ne kadar doğru, değil mi? Bize ait olmayan bir eve bile bir başkasını davet edemezken İslam gibi yüce ve değerli bir dine, eğer o dini tam manasıyla yaşamıyorsak, özümsememiş ve sahiplenmemişsek nasıl olur da başkalarını davet edebiliriz? Böyle bir davetin sağlam bir zemine oturması nasıl beklenebilir? Çünkü ciddi meseleler karşısında ciddi durmak gerekir. Ancak o zaman hayır ve bereket umulabilir.
Çoğu zaman bırakın davetçi ahlakına, vakarına sahip olmayı, bizatihi yeniden davete ve tazelenmeye ihtiyaç duyan kimseler hâline geliyoruz. Kur’an’la ve sahih hadislerle beslenmediğimiz, Peygamber Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığımız için, davetçi vasfımız zayıf kalıyor. İnsan; yaşamadığı, içselleştirmediği bir düşünceyi ne kadar anlatabilir ki? Ne kadar verimli olabilir?
İslam’ın çatısı altında kaldığımızda huzurun, güvenin, sevginin, hoşgörünün ve sükûnetin ancak burada bulunduğunu anlarız. İşte o zaman burası bizim evimiz, yuvamız, huzur kaynağımız hâline gelir ve İslam’ı gerçekten sahipleniriz. İslam’ı sahiplendikten sonra, insanları ona davet edebiliriz.
Bu din bize, Allah’ın (cc) yardımıyla, samimi ve davasını sahiplenen davetçilerin gayretiyle ulaştı. Efendimizin (sav) hayatındaki en bariz özellik, onun bir davetçi olmasıydı. Peygamberlik zaten bu anlama geliyordu: O; duruşuyla, söyleyişiyle, yaşayışıyla bu daveti ulaştırıyordu. Hayatının kendisi bir davetti çünkü o, “yürüyen Kur’an”dı. Kur’an’ın yaşayan ve görünen pratiğiydi.
Allah (cc), Peygamber Efendimize verdiği ilk mesajlarda “Kalk ve uyar.” diyerek davet görevini hatırlattı. Efendimiz (sav) de veda haccında bütün insanlığa seslenerek “Allah’ım! Sen şahit ol, ben senin davanı insanlığa aktardım.” diyerek bu görevi hakkıyla yerine getirdiğini ilan etti.
Peygamberimizin vefatından sonra bu görev, onun yolundan giden Müslümanlara intikal etti. Tarih, bu görevi layıkıyla yerine getiren nice mücahit ve muvahhitlere tanıklık etti.
Ne yazık ki şunu acı bir şekilde söylemek gerekir: Rabbimiz bu görevi herkese nasip etmiyor. Bu görev, gerçekten layık olan ve kalbi temiz olanlara veriliyor. Mus’ab bin Umeyr, Hasan el-Bennâ, Mevdûdî ve daha niceleri… Bu yola baş koymuş şahsiyetlerin hayatlarına baktığımızda davetin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu daha iyi kavrarız. Kimi zaman “Bu yolu biz seçtik.” deriz hâlbuki işin hakikati şudur: Biz seçmedik, seçildik ya da seçilemedik.
İslâm’a davet, insanı yaratılış gayesine döndürmeyi amaçlayan, evrensel bir çağrıdır. Kur’ân’da peygamberlerin ortak görevinin “Allah’a çağırmak” olduğu bildirilir: “Biz her ümmete, Allah’a kulluk edin, tağuttan sakının, diyen bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 36).
Bu yönüyle davet, bir inancı zorla kabul ettirme değil; bilgilendirme, hikmetle yönlendirme ve örnek olma sürecidir.
Peygamberlerin davet üslubu, Kur’an’da ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Örneğin Hz. Nuh’un kavmine yumuşak bir dille seslendiği bildirilir (Nuh, 5–10). Hz. Musa, Firavun’a dahi “Yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ, 44) emriyle gönderilir.
Son peygamber Hz. Muhammed’e ise görevi şöyle bildirilmiştir: “(Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107). Onun davet yöntemi rahmet, merhamet ve hikmet esaslarına dayanıyordu.
Davetin asıl gayesi; bir sonuç elde etmek, bir kazanım sağlamak değildir. Davetçinin görevi, vazifesini eksiksiz ve en önemlisi ihlas ile, ibadet niyetiyle yapmaktır. Selahaddin Eyyubi’ye atfedilen güzel bir söz vardır: “Zaferden değil, seferden sorumluyuz.”
Kimi zaman sonuç, istediğimiz gibi olmayınca üzülebiliriz. Oysa bilmeliyiz ki bazı peygamberlerin sadece üç beş kişilik ümmeti olmuş, bazılarının ise hiç olmamıştır. Allah’ın (cc) Yunus aleyhisselamı, görev yerini terk ettiği için nasıl uyardığını hatırlamakta fayda vardır.
Kur’an şöyle buyurur: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen mi insanları iman etmeye zorlayacaksın?” (Yunus, 99)
Bu ayet, imanın bir gönül işi olduğunu vurgular. Allah (cc) dileseydi herkes iman ederdi fakat kullarına irade vermiştir. Zorlama değil, tebliğ esastır. Hidayet ise Allah’tandır.
Kur’an, tebliğin yöntemini açıkça belirtir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.” (Nahl, 125)
Bu nedenle kaba, kırıcı, yargılayıcı bir üslup yerine; hikmetli, dengeli, bilgili ve nezaketli bir yaklaşım gerekir.
Peygamber Efendimiz (sav), tebliğinde en etkili araç olarak ahlakı öne çıkarırdı. Tebliğ eden kişinin; dürüst, sabırlı, alçakgönüllü, güvenilir, tutarlı ve örnek bir Müslüman olması çok önemlidir. Çünkü kimi zaman ahlak, sözden daha güçlü tesir eder.
Tebliğ eden kişi; Kur’an ve sahih sünneti, temel fıkıh ve akaidi, anlattığı konunun delillerini sağlam kaynaklardan öğrenmelidir. Bilgi eksikliği, hatalı tebliğe; hatalı tebliğ ise yanlış bir din algısına yol açar.
Her insanın yaşı, eğitimi, inanç seviyesi ve ruh hâli farklıdır. Bu nedenle tebliğ, herkese aynı şekilde edilmez. Peygamberimiz (sav), insanları bulundukları seviyeye göre muhatap almıştır.
Kur’an, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) buyurur. Baskıcı, suçlayıcı, tepeden bakan bir dil, tebliği etkisiz hâle getirir. Tebliğ, dayatmak değil; hakikati ulaşılabilir kılmaktır.
İnsanların hemen değişmesini beklemek doğru değildir zira tebliğ, bir süreçtir. Gereksiz tartışmalar, üstünlük çabası ve polemikler tebliğe zarar verir. Amaç “galip gelmek” değil, hakikati ulaştırmak olmalıdır.
Tebliğin tesirini yaratan Allah’tır. Bu yüzden davetçinin
– ihlasla hareket etmesi,
– gösterişten uzak durması,
– başarıyı Allah’tan bilmesi
– tebliğ ettiği kimseler için dua etmesi gerekir.
Bir davetçinin en büyük vazifesi, önce kendi iç âlemini imar etmektir. Çünkü kalbi dağınık olanın, dili düzen kuramaz; gönlü inşa olmayanın, sözleri başkasında iz bırakmaz. İnsan, önce nefsini terbiye ederek; ilmî donanımını, ahlaki duruşunu ve samimiyetini güçlendirerek bu yüce göreve hazırlanır. Zira tebliğ, ancak ilmin nuruyla hâlin güzelliği birleştiğinde gerçek tesirini gösteren bir emanettir.
Kur’an bu gerçeğe işaret eder: “İyilikte yarışın ve birbirinizi teşvik edin, günah ve kötülükten sakının.” (Bakara, 148)
Burada öncelikli olan, kişinin kendi davranış ve ahlakında doğruluğu esas almasıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) da buyurmuştur: “Müminin iman bakımından en mükemmel olanı, ahlakı en güzel olandır.” (Tirmizî, Birr, 25)
Davetçi, önce kendi nefsini düzeltip ahlakını güzelleştirdiğinde sözleri ve davranışları, muhatap üzerinde gerçek bir etki bırakabilir. Allah (cc) da Kur’an’da bu hususu şöyle vurgular: “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları sever.” (Âl-i İmran, 76)
Söz ve Fiillerimizin Uyumluluk Arz Etmesine Dikkat Etmeliyiz
İnsanların kendine din anlatan kişilerde aradığı ve onlarda gözlemlediği en önemli şeylerden birisi de söz ve fiil uyumudur. Sözleri fiilleri ile çelişen kimse; bırakın insanları, kendi arkadaşları ve yakınları tarafından bile kabul görmez, itibara alınmaz. En yakınları bile ona kulak vermiyorsa insanların ona kulak vermesi, hiç mümkün olur mu? Bu hususa azami derecede dikkat etmeli, insanlara sözlerimiz ile amellerimizin uyum içerisinde olduğunu ispatlamalıyız.
Resulullah’ın (sav) hayatını gözden geçiren herkes, onun sözleri ile fiillerinin birbirine uyum arz ettiğini yakından görecektir. O, neyi emrediyorsa daha iyisini kendisi yapıyor ve neyi yasaklıyorsa ondan azami ölçüde uzak duruyor. Bizlerin de her konuda olduğu gibi, bu konuda da onu örnek alması ve sözlerimiz ile fiillerimizin birbirine uyumluluk arz etmesi gerekmektedir. Aksi halde varacağımız netice hüsran olur.
Davet, bahsettiğimiz üzere Rabbimizin emridir ve bu emir, hepimizedir. Sağa sola havale etmek suretiyle kendi üzerimizden atamayız. Elimizden geldiğince güzel bir kul olmaya çalışmalı ve sahip olduğumuz bu İslam nimetini çevremizle paylaşmalıyız.
Dolayısıyla tebliğ, sadece sözle değil; sözün hayatla bütünleşmesi ile anlam kazanır. Bilgi ve hâl birleştiğinde, davetçinin sözleri kalplere ulaşır ve gerçek bir ışık olur. Peygamber Efendimizin (sav) hayatı bunun en açık örneğidir; O, yürüyen bir Kur’an olarak sözünü, yaşamıyla desteklemiş ve insanları hakikate çağırmıştır.
“Allah’ım! Kalplerimizi tevhit ve İslam ile aydınlat, bize tevhidin hakikatini yaşama ve yaşatma gücü ver. Sözümüzü ve hâlimizi senin rızan için nasip et, bizi samimi ve hikmetli davetçiler kıl. Bizden önce ve sonra gelenlere hidayet vesilesi olmayı nasip eyle. Âmin.”
Kemal ÜNLÜTAŞ

GRUBA KATIL