Güç ve kudretin tek ve yegane sahibi olan Allah (c.c) övülmeye layık olandır. O’nu (c.c) övmek, yüceltmek ve O’na (c.c) sığınmak hiç şüphesiz insanın gücüne güç katar. Eşyaya, canlıya veya herhangi bir şeye bakışımızı doğru perspektife çevirecek olan yine bu sığınmamız ve teslim oluşumuzdur. Mutlak güç sahibi olana güvenip dayanmak ise “farkındalık” ve “takdir edebilme”yi gerektirir. Varlığını bildiğimiz ama farkında olmadığımız ya da mahiyeti hakkında gerçek bir fikre ulaşamadığımız kudreti, doğal olarak hakkıyla takdir edemeyiz. Hakkıyla takdir edemediğimiz bir kudret karşısında doğru duruş, sığınma, isteme ya da teslim olma gibi eylemlerin beklenen sonucu vermesi imkansızdır. Bu yüzden teslim olduğumuz kudreti yani Allah’ı (c.c) hakkıyla takdir etmiş olmamız gerekir ki tefekkürümüz ve tevekkülümüz doğru hedeflere ulaşabilsin. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de bu konuda uyarılarda bulunmuştur:
“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyamet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir” (Zümer, 67).
Bütün alemleri yaratan kudret elbette hakkıyla takdir edilip yarattıkları üzerinde tefekkür ederek yüceltilmeye layıktır. Aleme bakıp biraz tefekkür ettiğimiz zaman nasıl bir güce sığındığımızı daha iyi anlarız. Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de dikkatlerimizi sürekli kainata çekerek bunlar hakkında düşünmemizi öğütler. Çünkü muhatap olduğumuz gücün mahiyetini bilmemiz gerekir ki düşüncelerimiz, amellerimiz, yaşama biçimimiz, tevekkülümüz ve daha birçok halimiz buna göre şekillensin. Yanlış anlaşılmış bir kudret, yanlış anlaşılmış tevekkül; yine yanlış anlaşılmış bir Allah inanışı, fertlere ve toplumlara felaketten ve başarısızlıktan başka bir şey getirmeyecektir.
Müminlerin sığındığı kudret olan Allah (c.c), sığınılacak en üst makamdır. Bundan sonra ne bir dost ne de bir veli O’nun (c.c) takdirinin ne önüne geçebilir ne de ardına. Her işini O’nun rızasını gözeterek ve hakkıyla yapıp sonucu yine O’nun takdirine bırakmak ne güzel sonuçtur.
Müslüman toplumların ciddi sorunlarından biridir tevekkülün mahiyetini doğru anlamamak. Bu bakımdan bakıldığında biri diğerine tepki olarak doğmuş iki mezhep oldukça etkin gözüküyor: Kaderiyye ve Cebriyye. İçeriğine değinmeden geçeceğimiz bu mezhepler, belli ki İslam toplumları üzerinde derin izler bırakmış. Biri, bütün işleri ve oluşları tamamen Allah’a (c.c) yükleyerek insandaki cüzi iradeyi devre dışı bırakırken; diğeri, bütün işleri ve oluşları insanın iradesine bağlayarak külli iradeyi devre dışı bırakır. Kur’an-ı Kerim’i ve Allah’ın elçisinin (s.a.v) hayata ve olaylara bakışını bir bütün olarak ele aldığımız zaman tevekkülü daha doğru anlamamız mümkün olacaktır. Zaten ne problem çıkıyorsa parçacı yaklaşımlardan çıkıyor. Sebep sonuç ilişkisi ve olayın bütünü dikkate alınmadığı takdirde yanlış anlama gayet mümkün. İmtihan için yaratılmış olan insanı iradesiz gibi düşünmek, imtihanın da anlamını yitirmesini beraberinde getirecektir. Ya da bugün deistlerin savunduğu gibi “yaratıcı olan kudret, varlıkları yarattıktan sonra kendi köşesine çekildi ve insanı başıboş bıraktı” anlayışı da Kur’an-ı Kerim’e zıt düşerek İslami açıdan çürütülmüştür.
Hz. Peygamber’in, “Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye soran bir sahabeye, “Önce bağla, sonra tevekkül et” yolundaki cevabı, bize tevekkülü nasıl anlamamız gerektiğini gayet açık bir şekilde izah ediyor.
Tevekkül; çalışıp, çabalamak, tedbirler almak, çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle beraber olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır. Kısaca tevekkül, kul olarak bize düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah Teâlâ’ya havale etmektir.
Hangi iş olursa olsun, ne yaparsak yapalım hakkıyla ve bilinçli yaptığımız zaman başarılı olabilir ve o işten olumlu sonuç bekleyebiliriz. Aksi durumda olmasını beklediğimizin tam tersi bir sonuçla karşılaşabiliriz. Olmasını istediğimiz şey olmayınca karamsarlığa düşerek iç dünyamızda problemler yaşayabiliriz. Allah, her işin başını ve sonunu bilendir. Bu yüzden Müslümanlar tedbirlerini alıp sonucu Allah’a (c.c) havale ederler. Allah’a (c.c) havale edilmiş bir sonuç hiç kuşkusuz insan için en hayırlı sonuçla neticelenir. İnsanın, Allah (c.c) gibi mutlak bir güce tevekkül edip dayanması, birçok içsel problemi ortadan kaldırarak olaylara, kuvvete, çokluk ya da azlığa ve endişelere farklı bir yorum getirir.
Tevekkül etmek, teslim olmak demektir. İşin sonucunda hayırlı mı hayırsız mı olduğunu bilen tek kudrete teslim olmak. Müslüman, Allah’ın kudretinin üstünde bir kudret, ilminin üstünde bir ilim, merhamet ve şefkatinin fevkinde bir şefkat ve merhamet bulunmadığına itikat eder. Diğer mahlukların da kendisi gibi aciz, fakir, kusurlu ve nakıs olduğunu idrak ile Allah’a itimat ve tevekkül eder; O’na teslim olur.
Allah’a tevekkül eden bir Müslüman, düşünür ki; “Bana gelecek bütün hayırları ancak O ihsan edebilir ve her türlü şer ve zararları ancak O def edebilir.”
Bir Müslüman, çalışmadan kazanılamayacağını bilerek, dünya işleri için gerekli bütün tedbirleri aldığı gibi, ibadet etmeden ve Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan da sâlih bir kul olamayacağını bilerek, kulluk vazifesini yerine getirir ve sonunda Allah’a tevekkül eder.
“(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut” (Müzzemmil, 9). İşte tevekkül ettiğimiz Allah’ın kudreti ve bilgisi bütün alemi kuşatmışken başka vekiller edinmek ne büyük akılsızlık! Böyle bir güce tevekkül etmek demek; endişenin, korkunun, tereddüdün ve daha birçok olumsuz duygunun önüne geçer. Tevekkül eden kişi, nasıl ki teslim olmuş ve sonuçtan kalbi mutmain ise tevekkül edemeyen kişi bir o kadar endişeli ve ürkek olur. Çünkü çevresinde hep aldatıcılar, dost gibi gözüken düşmanlar, menfaatçiler ve kendi gibi güçsüz, bilgisiz ve acizler vardır. Oysa hakkıyla ve Allah’ın (c.c) istediği gibi tevekkül eden kişi için artık korku yoktur.
“Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter” (Ahzab, 3).
“İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” (Bakara, 277).
Önemli olan ayrıntı şu ki yaptığımız her işin dosdoğru olması ve rızasını gözetip tevekkül ettiğimiz Allah’ı (c.c) hakkıyla tanıyıp ona göre takdir etmemizdir.
Yakın zamanda İslam ümmetinin küçük bir topluluğu, siyasi ve ekonomik olarak dünyayı arkasına alan azgın bir topluluğa karşı mücadeleye giriştiler. Bu mücadele esnasında dünyadan bağı koparılarak tecrit edilen ve insani ihtiyaçların hemen hemen tamamından mahrum bırakılan bu küçük topluluğun tek dayanağı vardı. Teslim oldukları bu dayanak sayesinde dünya basınına yansıyan görüntülerde ağızlarından hamd ve şükür duyduk. “Vekil olarak Allah bize yeter”i bütün dünyaya ezberlettiler adeta. Canları yandı, oğulları kızları katledildi, evleri bombalandı, hastaneleri, yolları, okulları tarumar edildi, anne babaları, yaşlıları acımasızca ve vahşice şehit edildi; fakat biz, hep aynı sözcükleri duyduk: “Allah, bize yeter; O, ne güzel vekildir.” İşte tevekkülün en saf haliydi bu. Dünya namına her şeyini kaybetmiş bir topluluktan öğreniyorduk tevekkülün en saf ve hiçbir şey bulaştırılmamış halini. Bizler, ekranlarda güçsüz kadınları, yaşlıları ve çocukları gördük hep. Asıl kahramanları göremedik ama verdikleri mücadeleye bakınca anladık teslimiyetin onlara kazandırdığı cesareti.
Geçtiğimiz günlerde, bir video düştü önüme. Batılı bir kadın, gözyaşlarıyla Allah’tan sadece bir şey istiyorum, diyordu. “Gazzeli annelerin sabrından ve teslimiyetinden az da olsa ben de istiyorum” diye yalvarıyordu. Allah (c.c) biliyor ya birçok insanın hayret ettiği bir sabır bu. Fakat belli ki Avrupa halklarında değişik bir his uyandırmış.
Hayatları endişe üzerine kurulu insanların böyle bir tevekkül ve sabır karşısında hayrete düşmüş olması, aslında oldukça normal. Endişe, hayatı esir almış ise korku gelir yerleşir kalbe ve o kalp artık kendini hiçbir yerde güvende hissedemez. Tedbir üstüne tedbir güvenlikler, sigortalar, herkesten ve her şeyden şüphe duyma gibi bir sürü içsel problem açar insanın başına.
Şimdi kim daha güçlü ve kimin dayanağı daha kuvvetli? Kalbinde ve aklında bütün endişeleri yok etmiş, bütün işlerini en güçlüye havale etmiş olan mı yoksa sokağa çıkarken bile endişe duyan, ekonomide küçücük bir kıpırdamada yüreği oynayan, kapısının önündeki okula bile çocuğunu servisle gönderen, son derece konforlu ve güvenlikli evlerinde başını yastığa endişesiz koyamayan mı daha güçlü?
Endişe, bir nevi itimatsızlığı getirirken; tevekkül, tam anlamıyla teslimiyet ve teslim olduğuna mutlak güveni gerektirir. Tevekkülün olduğu kalpte endişeye mahal olmaz. Tevekkül eden kalp, ne sahip olduğu güce ne de elinde bulundurduğu iktidara güvenir. Hani Kur’an-ı Kerim, bize Huneyn gününü haber verir ve o savaşı bize ibret alalım diye anlatır:
“And olsun, Allah birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz” (Tevbe, 25).
Yine Kur’an-ı Kerim, Talut ve Calut kıssasını anlatır. Çokluk ya da yazlık olmanın bir ölçü olmadığını gözler önüne serer:
“Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç onu tatmazsa bendendir. Küçük bir bölümü hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: ‘Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir; Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 249).
Allah’ın (c.c) izniyledir olacak olan veya olması engellenen. Doğru bir Allah inancı, doğru tevekkülü getirir. İnsan, yaradılışı itibari ile muhtaç ve zayıftır. Allah (c.c) ise güçlü ve muhtaç olmayandır. İman edenler sadece Allah’a (c.c) güvenip dayanırlar:
“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler” (Al-i İmran, 160).
İşte Allah’ın (azze ve celle) koyduğu ölçüler böyle. İnsan, Allah’a güvenip dayandığında ve işlerini en güzel şekilde yaptığında asla yardımsız bırakılmaz. Bu yardımın önüne geçebilecek hiçbir güç yoktur. Bırakın yardımın önüne geçilmesi, Allah’ın (c.c) yardım ettiği tarafı yenebilecek güç de yoktur. Bugün İslam toplumları, sahip oldukları konuma bakarak, hangi ırmaklardan geçip gücünü, takatini kesen neleri tattıklarına bir bakmalı.
Zaferin, inananların olacağına dair kesin vaadler varken endişeye ve tereddüde kapılmadan, tevekkülün en saf hali ile Allah’a (c.c) güvenip dayanandan daha güçlü kim vardır?
Erdal TUĞRUL

Follow