Dünyaya, hidayete, rahmete, merhamete, adalete ve davete gözlerimizi açtıran Rabbimiz Allah’a (c.c) hamd olsun. Hayatıyla ve davetçiliğiyle bizlere mükemmel bir numune-i imtisal olan yüce Allah’ın Rasulüne (sav) salât u selam olsun.
Eğer bir yerde gündem cennet ise, sözler hep cennetli ise, cennetle yatılıp cennetle kalkılıyorsa, hayalleri süsleyen hep ama hep cennet ise; işte o vakit, orada cehennemin gözyaşlarına şahit olabilirsiniz. Cennet denip cennet isteniyorsa, cennet işleniyorsa; cehennemin, istenmediğinin farkına vararak arkasına bile bakmadan çekip gittiğini göremeseniz de hissedebilirsiniz.
Cennete doymak isteyenlerin, cennette yaşamaya niyetli olanların yükleneceği bir vazifedir davet/tebliğ. Aziz peygamberlerimizden (yüce Allah’ın selamı onların üzerine olsun) bizlere mirastır davet. Cennet gibi “sonların en güzeli”ne, daha doğru bir ifadeyle “başlangıçların ve meskenlerin en muhteşemi”ne davet eder bizleri “davet” sorumluluğu.
Cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değil
Şanı yücelerden de yüce ve ekber olan Allah (azze ve celle), kendisine kulluk, ibadet ve itaatle geçirmemiz için, bizi gönderdiği şu geçici ve sonlu dünya âleminde; ya rızası doğrultusunda bir yaşam sergileyip sonsuz mükâfatlar ve ecirler yurdu olan cenneti kazanacağımızı, ya da nefsî arzulara, şeytanî yollara uyarak ömür tüketip feci ve elim azapların olduğu alevler diyarı cehenneme düşeceğimizi, gerek kerim kitabı Kur’an’la gerekse şerefli elçisi Muhammed Mustafa’nın (aleyhisselatu vesselam) sünnetiyle bize bildirmiştir. Bunun böyle olduğuna, bütün müminler iman eder ve tercihlerini cennetten yana yapmanın somut halini, hayatlarıyla ispat etmeye gayret ederler. Hakiki ve ideal cennet kazanımının başka yolu yoktur. Diğer şekilde, ‘cenneti arzulamayan bir tek insanla bile karşılaşmanın mümkünsüzlüğü’nün şaşkınlığını yaşamıyor değiliz. “İdealite” ile “realite”nin çatıştığı en belirgin noktalardan birisi olarak sayabiliriz bu durumu. İnsanların ekseriyetinin cennet hayalleri kurduğu ama cennet için kıllarını bile kıpırdatmadıkları apaçık ortadadır. Böylesi zıtlıklara hayatlarında cömertçe yer verenlere, ya ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!’ ya da amiyane tabirle ‘Yok öyle üç kuruşa beş köfte!’ demek gerek. Zira “cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değil.” Bu sözün ardına “Zalimler için yaşasın cehennem”i de ekleyelim ki, dünya zulmünü göğüslerini gere gere, kanla doldurdukları göbeklerini kaşıya kaşıya sırtlayan zalimler, ayaklarını denk alsınlar ve cehennemin narında en yakın zamanda kavrulsunlar inşallah!
İnsan kendini bildi bileli yeryüzünde cennet konuşulur. Bu demek oluyor ki cennet ve dünya söyleşisinin ilk muhatapları Âdem babamız ve Havva validemizdir (Selamların en güzeli onların üzerine olsun). Onlar ki yeryüzü sürgününde cennete ulaşmanın yollarını birlikte arayanlardır. Bizler ki onların çocukları olarak o gün bugündür cenneti konuşuyoruz, ona varabilmenin kilometre taşlarını bizlere öğretecek araştırmalar içine giriyoruz. Bizim konuşmamızla kalmayacak elbette bu cennet muhabbeti, bizden evvel konuşulduğu gibi bizden sonra da konuşulmaya devam edilecektir. ‘İnsanlığın en kadim meselesi’ denilen meseleler vardır ya hani, cennet de onlardan biridir hiç şüphesiz. Şu halde olacakları tahmin etmek zor değil; her doğan erkek yeni bir Âdem olacak, Havva’sını bulacak ve beraberce cenneti, cennete ermenin, cennete layık olmanın yollarını aramaya koyulacak. Velhasıl ata yadigârı bir arayışı, geçmişten geleceğe taşımanın bahtiyarlığını yaşayacak. Bu denli yüklenişe can kurban! Bundan uzak durma bedbahtlığına kim düşer ki?
Azık; inanç, azim ve sabır!
Cenneti, insan önce kendinde; içinde, kalbinde, zihninde, tüm hücrelerinde yaşamalıdır. Sonra evinde, barkında, eşinde, aşında, evlatlarında, ana babasında, kardeşlerinde, bahçesinde, sokağında, caddesinde, mahallesinde, bulvarında, okulunda, iş yerinde, köyünde, kasabasında, ilçesinde, vilayetinde, bölgesinde ve dahi tüm ülkesinde yaşamaya, yaşatmaya yönelmelidir. Harita büyük, evet farkındayız; lakin olacağı da, olması gerekeni de bu! Büyük hedeflere, ülkülerin en büyüğüyle varılır. Düzlüklerden yüce dağlara gözleriyle hülya dizenler, öyle bir güne ererler ki; gözleriyle bakma devri geçmiş de ayaklarıyla basıvermişler o gözlerini alamadıkları zirvelere. Azık mı? İnanç, azim ve sabır!
İnsanların içi cehenneme dönmüşken, hayatlar cehennem rengine bürünmüşken cennet nasıl bulunur, onunla nasıl olunur ki? İçinden yanmayan dışına ışık vermez imiş. Kendinde, benliğinde vahyin nurlarını barındırmayanlar, ölçü olarak biricik rehber ve kılavuz olan Elçi’yi (aleyhisselatu vesselam) almayanlarda nasıl bir cennet algısı olabilir ki? Evine geldiğinde eşine, aşına, çocuğuna cehennem kesilenlerde, cennet düşü nereye düşer ki? Yaratan’ın rahmetine sığınanlar, kulluğu yalnızca O’na yapmakla beraber yardımı da yalnızca O’ndan isteme müminliğini gösterenler ancak cennet surlarına sancak dikebilir. Eşler, neden hanelerini cennetten bir bahçeye çevirmek gibi bir mutluluğa imza atmak dururken, cehennem çukuru olsun için huzurlarına neşterleri vurur da vururlar? Evlerde cennet melteminin esmesi, hane sakinlerinin elinde. İçeri girerken hemen kapı önüne bırakılan ayakkabılar misali; akıllardaki, kalplerdeki bütün şerleri, şeytanilikleri de dışarıda bırakmalı hane ehli. Toplumu toplum eden adımlar ailelerde mevcut olduğuna göre, cennetin ışıkları buradan, hemen evlerden yanmalıdır. Cennet renkli aydınlık şuleleri, insan yapısı modern ampulleri sonda bırakır.
Cennet iklimini oluşturmanın yolu, muhkem bir cennet/davet dili kurmaktan geçer
Sınırlı ve geçici olan dünya hayatına bağlanmanın, ayakları ve kalpleri kaydırıcı şeytandan mülhem hile ve desiselere kanmaktan sakınmak için lazım gelen davettir. Aklı başında bir insan ve dahi bir Müslüman, sonu gelmeyecek olan bir mükâfat okyanusunu mu tercih eder yoksa her an kuruyup son bulma ihtimali olan bir oyun ve eğlence gölünü mü? Aklın yolu bir olduğuna ve patikalara gerek kalmadığına göre cevap, malumun ilamı olacaktır.
Cennet iklimini oluşturmanın yolu, muhkem bir cennet/davet dili kurmaktan geçer. Şimdiye değin, yılanın deliğinden çıkması için kullanılan tatlı dil; şu saatten sonra yılanların deliklerine ebediyen tıkılması, hapsedilmesi ve acıların, hüzünlerin, sorunların, kavga ve kargaşaların nihayetlenip tüm bunların yerine imanın, ihlâsın, cihadın, sevginin, huzurun, şefkatin, barış ve esenliğin hâkim olması adına kullanılmalıdır, kullanılmak zorundadır.
Kalıcı olan güzellik, bir cennet doğuşu getirendir
Ahiret yolcusu bütün kulların, dünya üzerindeyken kalıcı güzelliğe kilitlenmeleri gerekir. İçinde hayânın, edebin, başkası için de yaşamayı öğrenmenin, sevginin, sevginin kaynağından beslenmenin, insan olmanın ve insan kalmaya çalışmanın, hesabı kolay kılmanın, Rabbe ibadetin hakikatiyle bağlanmanın ve cenneti yaşamanın olduğu bir kalıcı güzellik… Kalıcı olan güzellik, bir cennet doğuşu getirendir. Kalıcı olan güzellik, davetle başka yürekleri en güzelle buluşturmak, tanıştırmak, barıştırmak ve kaynaştırmaktır.
Unutulmaya, unutturulmaya yüz tutmuş izzetli bir tavrın, tarzın ve hatta farzın ta kendisidir davet. Onu yaşayan, onu yaşatan; gerçek kurtuluşun, cennetin taliplisi olacaktır. Gayelerin en ulvisi olan yüce Allah’ın rızasına erişecektir. Her gün veya her hafta veya her ay veya her yıl yeni bir kişiyi tevhidin hakikatiyle tanıştırmanın hayali, gayreti ve umudu ile yaşayanlara ne mutlu! Yüce Rabbimiz, bizleri de onlardan eylesin. Âmin.
Fatih PALA
fatihpalafatih@gmail.com

Follow