Bismillahirrahmanirrahim.
Müslüman için davet sorumluluğu, Allah Teâlâ’ya yöneldiği andan itibaren başlayan bir süreçtir. Nasıl ki kapıdan giriş yapıldığında artık evin içindeyiz demektir, aynı şekilde kalbimiz İslam’a açıldığı andan itibaren de bu sorumluluk, üzerimize bir vecibe olacaktır. Lakin bu sorumluluk, gelişigüzel bir şekilde değil, kendine münhasır metotlarla icra edilmesi gereken ameldir.
Bu doğrultuda diyebiliriz ki bir Müslüman, öncelikle İslam’ı -elinden geldiğince- hakkıyla yaşamalı, kendisinden kötü görüntüleri izale etmeli ve yaşamış olduğu bu mükemmel hissiyatı muhataplarına izhar etmelidir. Çünkü biz Müslümanlar şu hakikatin farkındayız ki İslam, bireysel değil, tam tersine cemaat olarak yaşanan, cihanşümul bir dindir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) özelinde bizlere tebliğ misyonunu yüklemiştir:
“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (Mâide, 67)
İnsanları Allah’a davet etmek, İslam ümmeti için sürekli bir yükümlülüktür. Çünkü bizler, resullerin sonuncusu olan bir peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyiz ve onun risaletini taşıyacak olan da bizleriz: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Âl-i İmrân, 3/104) Bu mübarek risaletten miras kalan iki tür davet vardır: Birincisi henüz İslam ile tanışmamış olanlara imanı ulaştırmaya yönelik davet, ikincisi ise iman edenlere öğüt verip hatırlatmaya ve imanlarının daha da kökleşmesini sağlamaya yönelik davettir:
“Nasihat ver! Çünkü nasihat muhakkak ki müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 55)
Ne yazık ki İslam ümmeti bugün, geçmişinin aksine İslam’a dair bilgisi ve arzusu tarih boyunca ulaşmış olduğu en düşük seviyeye kadar gerilemiştir. İslam’ı yaşama kaygısı da ne yazık ki bu gerilemelerinin çok çok altındadır.
İslam ümmeti bugün, bir konuttan geri kalan harabe, terk edilmiş bir bina gibidir. İslam ümmetinin bu görüntüsüne bir de diğer milletlerin oluşturduğu kirli ittifaklar eklenince durum daha da vahim bir hâle gelmektedir. Bu yüzden günümüzde tebliğ görevi, geçmişe nazaran daha büyük bir öneme sahiptir. Artık davet, içeriği soyut bir hatırlatma ve çağrı değildir.
Tüm bu olumsuz tabloya rağmen ümmet olarak hepimiz, bu harabe yapının -Allah’ın izniyle- yeniden imar edileceğini ve önceki gibi tüm haşmetiyle tarihte yerini tekrar alacağına inanıyoruz. Çünkü bu hususta gelen tüm müjdeler, İslam’ın yeniden sahne alacağına, yeryüzünde iktidara sahip olacağına yöneliktir. Yeryüzünde İslam’a karşı küffarın açmış olduğu tüm yıkıcı savaşlara rağmen bu, böyle olacaktır.
Bu inanç ve tevekkülle beraber İslam ümmetinin oldukça zor bir davet görevi olduğu da aşikârdır. Çünkü bizler, bir gariplik dönemi yaşar hâldeyiz:
“İslam, garip olarak başladı ve başladığı gibi garip olacaktır.” (Müslim)
Bu görevin çok büyük bir gayrete ve basirete ihtiyacı vardır. Çünkü “birinci gariplik” döneminde İslam, en azından genel esaslarıyla insanlar tarafından biliniyordu. Bu genel esaslar da bir ve yüce Allah’a, vahye, nübüvvete ve ahirete iman etmekti.
Bu esaslarla birlikte o dönemin garipliği, ona iman edenlerin sayıca az, zayıf, insanların nazarında pek değersiz görülmeleri ve küffarın çokluğu ve onların yeryüzündeki azgınlıklarından kaynaklanıyordu.
İlk gariplik döneminin aksine “ikinci gariplik” döneminde ise durum biraz farklıdır. Çünkü ilkine göre gariplik durumu, İslam ümmetinin tüm hâllerini kapsamaktadır. İslam, günümüzde “diğer” insanlar için garip olması bir tarafa, Müslümanlar için dahi garip bir hâl almıştır.
Kendini İslam’a nispet edenlere bu dini gerçek hâliyle sunduğumuz vakit ondan korkaklar ve “Sen bunları nereden çıkarıyorsun! Bizim bildiğimiz İslam bu değildir.” diyebilirler. Tepkiler herkesçe malumdur. Yani hemen hemen herkes bu durumu yaşamış olabilir.
Bir yatırın etrafında durup ona ellerini sürerek senelerce yahut asırlarca önce ölmüş, orada yatandan bereket dileyen ya da duasında aracı kılan kimseye: “Bu şirktir, böyle yapman caiz değildir” diyecek olsak bizlere “Bunu nereden çıkartıyorsun? Sanırım sen, İslam’ı manevi havasından soyutlamaya çalışıyorsun.” diyebilir.
Allah’ın indirdikleri dışında şeriat koyan, Allah’ın şeriatı dışında bir başkasına razı olan birine: “Bu şirktir.” dersek bizlere: “Bunu da nereden çıkarıyorsun? Bu, senin yaptığın bir aşırılıktır. Harici misin sen? Dünya değişiyor.” diyebileceği gibi “Bazısı şirk olabilir ama bu şirkten daha alt mertebedir. Bu, dinden çıkartmayan bir şirktir.” da diyebilir.
Herhangi bir profesöre “Sizin okuttuğunuz dersler Batılıların kaynaklarıdır, öğrettiğiniz şeyler İslami kavramlarla ve İslam akidesiyle çatışmaktadır.” diyecek olsak bizlere: “İslam ile ne alakası var! Sizler İslam’ı her şeye dâhil etmek arzusundasınız. Bizim öğrettiklerimiz birer ilimdir, İslam ise bir dindir. Dinin ilimle ne ilgisi var!” diyebilirler.
Sonu gelmeyen meseleler… Gerçek İslam’ı insanlara sunduğumuz vakit ürkerler ya da en azından garipserler. İşte bu noktada tebliğin zorlukları ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu zorluklar “bilgi” alanında yaşanırken ameli noktada da ortaya konacak olan davetin zorluklarına karşılık gayret daha çok olacaktır.
Her ne kadar davetin başlangıç noktası “bilgilenmek” de olsa tek başına bilgi yeterli değildir. Çünkü vahyin başlangıcını teşkil eden ilk aşama: “Oku” (Alak, 1) olmuştur. Bu vahiyden bir süre sonra da yüce Allah: “Şunu bil ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed, 19) ayetini indirmiştir. Şunu net olarak söyleyebiliriz ki ilim, selefin anladığı bilgidir. Yalnızca mücerred bir bilgi değildir. Beraberinde amel gerektiren bir bilgidir. Öyle ki bilgi, hakikati bilmek aşamasından, hakkıyla amel etmek aşamasına intikal etmiştir, etmelidir.
Muhataplarımıza, “lâ ilâhe illallah” mefhumunun ince noktalarını anlatmak gereğini İslam’ın ilk gariplik döneminde Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok çaba gösterdiği nokta olarak müminleri lâ ilâhe illallah gereğince eğitmesinde görebiliriz. Bu eğitim, aşama aşama devam ederek yapısı köklü ve sağlam temeli eğittikten sonra diğer insanların eğitimiyle devam etmiştir. Bu ikinci gariplik döneminde de davet, hem tanıtmak hem de eğitmek hususlarında çok fazla çaba ortaya koymayı gerektirmektedir.
İslam’ın bir kısmına vâkıf diğer bir kısmına da vâkıf olamayan, aynı zamanda da İslam’ın tümünü bildiğini sanan bir topluma İslam’ı anlatabilmek, çok da kolay olmayan bir çabayı gerektirebilir.
Davet sonrasında ise yapılması gereken eğitim faaliyetleri de davet gibi, çok fazla çaba harcanacak bir meseledir. Çünkü bir yandan gerekli İslami terbiyenin aşılanması, ayrıca insan psikolojisinin hazırlanması, nefsin alışageldiği şeylerden kolayca vazgeçememesi gerçeği ve kişinin kendisinden beklenen tüm yükümlülükleri kabule hazırlanışı; diğer yandan eğitilen şahıslardan müteşekkil büyük bir oluşum ve yapılanmanın gereklikleri ve bu oluşumun karşı karşıya kalabileceği her türlü sorunlar da büyük bir çaba sarf edilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla diyebiliriz ki irşat ve tebliğ noktasındaki mücadele hiçbir zaman ihmal edilmeyecektir.
Cemaat olma bilincine sahip ve bireysel anlamda İslam’ı dertlenen bireyler olarak insanları nasıl davet edeceğimizi bilmemiz de son derece mühim hususlardandır. Çünkü bugün İslam dünyası büyük bir zorluklarla ve buhranlarla karşı karşıyadır. Hatta diyebiliriz ki tarih boyunca karşılaştığı en zor durumlardan birine duçar olmuştur. Bu bunalım içerisinde insanlığın İslam’a olan ihtiyacı, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirildiği gündeki ihtiyacından daha az değildir. Basiretle ve sağlam adımlarla bu görevi ifa etmeye çalışmalıyız ki aksi bir durumda hedefimize ulaşamayabilir, tüm çabalarımız boşa gidebilir.
Bu doğrultuda diyebiliriz ki cemaatler “İnsanları nasıl davet edelim? Davette kullanılacak doğru metotlar nelerdir?” sorularını yerinde analiz etmelidir. Bazen birçok kusur bulunabilir, bazen gereksiz acelecilikler olabilir, bazen de beklenmedik sapmalar vuku bulabilir. Bu sorunların şifası da geçmişten ibret almakta, çalışmaların her daim gözden geçirilmesinde saklıdır. Büyük bir ciddiyet ve vakar da davet yolunda gösterilecek çabaların en güzel süslerinden olacaktır. Böyle olduktan sonra da artık yüce Allah’tan bizleri muvaffak kılması için şöyle dua edeceğiz:
“Ben gücümün yettiği ölçüde ıslah etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah iledir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na döneceğim.” (Hûd, 88)
Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.
Selam ve dua ile…
Sercan AKBAYRAK

Follow