Osmanlılarda Kadın Hekim Var Mıydı?
Arşiv Genel Yazarlar

Osmanlılarda Kadın Hekim Var Mıydı?

“İslâm kültür ve medeniyetinde kadının durumu” hakkında pek çok görüş ileri sürülmüştür. Konuya kaynaklar çerçevesinde insaflı, dürüst ve ilmî ahlâk çabalarıyla değil de, objektiflikten uzak, sığ ve tek taraflı yaklaşanların bakış açısı hep Batı kaynaklı olmuştur. Osmanlı kadınını sürekli harem hayatı ile ilişkilendiren ve onu kafes arkasına hapseden bir bakış açısı zaten ne kadar tarafsız olabilir ki?

Bu yazıda, İslâm tarihinin başlangıcından itibaren kadına verilen değer hakkında kısaca durulacak, Müslüman kadınlardan bilim alanında başarı gösterenlerden bazılarının isimlerinden söz edilecek ve nihayet makalemizin ana fikrini meydana getiren “Osmanlı toplumunda kadın hekim var mıydı?” sorusuna cevap aranmaya çalışılacaktır.

İlk Devirler

Hz. Muhammed’e peygamberlik geldiğinde ona ilk inanan ve ilk Müslüman olan kimsenin, eşi Hz. Hatice olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber ile ilk namaz kılanlardan biri de yine odur.

Hz. Peygamber’in kadınlarla ilgili bazı sözleri şöyledir:

“Aranızda en hayırlı kimseler, kadınlarına karşı huyu en iyi olanlarınızdır.”

“Kadınlarınız üzerinde sizin hakkınız, sizin üzerinizde de kadınlarınızın hakkı vardır.”

“Kadınlar hususunda Allah’tan korkunuz. Çünkü siz, onları Allah’tan emanet aldınız.”

Hz. Muhammed, en çok kime hürmet, şefkat ve bağlılık göstermek gerektiğini soran bir sahabiye, “annene” diye cevap vermiştir. “Ondan sonra kime?” diye tekrar soran sahabiye, tekrar “annene” demiştir. Aynı soru üçüncü kez tekrar edilince cevap yine “annene” olmuştur. “Ondan sonra kime?” şeklindeki dördüncü soruya, bu kez “babana” demiştir.

Annelerin durumunu bu kadar yücelten bu sözün haricinde şu söz hepimizce malumdur:

“Cennet, annelerin ayakları altındadır.” Bu ifade, şu manaya gelmektedir: Anneleri sevmek, onlara iyilikte bulunmak, güzel muamele etmek, karşı gelmemek ve onların sözünü tutmak, cennete girmek için bir vesiledir.[1]

Bilime Destek Veren Kadınlar

İslâmiyet’in ilk dönemlerinde kadınlar, hasta bakımı ve ilaç uygulanması gibi konularda yeni kurulan İslâm Devleti’ne büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Öyle ki kadınlar savaş sırasında erkeklerle beraber cepheye gitmişler, savaş sırasında yaralıların yaralarını sarmışlar ve hastaları tedavi etmişlerdir. Hatta savaşa katıldıklarından ve yaptıkları işlerden ötürü ganimetten pay almışlardır. Toplum içinde böylesine müstesna bir statü kazanan kadın; sağlık, hasta bakımı ve hemşirelik hizmetlerinde önemli bir mevkide yer almıştır. Savaşa katılan kadın sahabiler olduğu gibi barış zamanı hastalara bakan ve ilaç uygulayan kadınlar da vardır.[2]

Bu hususta Dr. Besim Ömer Paşa, Hastabakıcılığa Dair adlı eserinde İslâm dünyasındaki hastabakıcılık hizmetlerini anlatırken ilginç bilgiler verir ve ilk hastabakıcı Hz. Rüfeyde Hanım’dan bahseder. Rüfeyde Hanım’ın özellikle Hendek ve Hayber gazalarına katılarak cephede bizzat yaralı mücahitleri tedavi ettiğini, gazilere baktığını hatta sahabeden Saʼd hazretlerinin ok isabetiyle yaralanması üzerine onu, kendi çadırına götürüp orada baktığını söyleyerek İslâm dünyasında ilk hastabakıcının Rüfeyde Hanım olduğunu belirtir. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse Besim Ömer’e göre, Hıristiyan Batı’da Florence Nightingale ne ise bizde de Rüfeyde Hanım, odur.

Besim Ömer Paşa, konuyla ilgili olarak ayrıca şunları söyler:

“Müslüman hükümetlerde, gerek Arap ve gerekse Türk kadınlarının savaş alanlarında yaralıları tedavi etmek hususunda yaptıkları hizmetler, pek büyük ve pek çoktur. Harp meydanlarındaki yaralıları tedavi ve mücahitlere hizmet ve yardım konusunda ilk kez kurulan kadın grubu, Hz. Peygamber zamanında Hendek ve Hayber gazalarında Rüfeydetü’l-Ensariye ve Ümmüyetü’l-Gıfariye’nin idareleri altında bulunanlardır. Bu durumda ilk Müslüman hastabakıcı kadınlar, Hz. Rüfeyde ve Ümmüyetü’l-Gıfâriye’dir.”[3]

Diğer taraftan yazı yazan ve okuyan kadınlardan Şifa Hatun, ilk kadın okuma yazma öğreten hoca hanımlardandır. Aynı şekilde Hz. Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Kerime, Ümmügülsüm önde gelen hanımlardandır.

Bilgin hanımlar arasında en başta Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’yı anmak gerekir. Yine Hz. Peygamber’den hadis rivayet edenler; Ümmü Habibe, Ümmü Abd, Hz. Ebubekir’in kızı Esma, Sevde Hanım, Kays’ın kızı Fatıma, Ebu Leheb’in kızı Dürre, Abdülmuttalib’in kızı Safiye, Cahş’ın kızı Zeynep, Hâris’in kızı Meymune ve diğerleridir.

Şair hanımlardan bazıları ise Hz. Muhammed’in kızı Fatıma ve sütkardeşi Şeyma, Hansa, Âtike, Naciye hanımlardır.

Tarih boyunca İslâm dünyasında bilgi sahibi meşhur hanımlara; Mısır, İspanya, Türkiye ve hatta Afrika çöllerine varıncaya kadar birçok ülkelerde rastlanmıştır. İslâm düşünce tarihini süsleyen Rabiatü’l-Adeviye, bunlardan en meşhurudur. Tefsir, Fıkıh, Tasavvuf, Kıraat, Hadis, Hat sahalarında birçok bilim kadını vardır.[4]

Osmanlılarda Kadının Sağlık Hayatındaki Yeri

Osmanlı Devleti döneminde sağlık alanında hizmet veren kadınların faaliyeti, görevi ve toplum içindeki yeri henüz yeterince araştırılmamıştır. Hanedan mensuplarından hastane yaptıran hanımların olduğunu biliyoruz. Darüşşifa adı verilen hastanelerin bir bölümü sultanların eşleri veya anneleri tarafından vakıf eserleri olarak inşa ettirilmiştir. Manisa’da Hafsa Sultan (1539), İstanbul’da Haseki Sultan (1550) ve Nurbanu Sultan (1582) darüşşifaları örnek olarak gösterilebilir.[5]

Darüşşifa yaptıran hanımlara karşılık, buralarda çalışan kadın sağlık personeli var mıydı? Varsa bunlar kimlerdi? Tabibe veya hekime olarak adlandırılan kadın doktorlarla “kâbile” olarak adlandırılan ebeler bunlardan birkaçıdır.

  1. yüzyılda Amasya Darüşşifası’nda başhekimlik yapan Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun Cerrâhiyetü’l-Haniyye adlı eserinde ebenin yanı sıra tabibe kelimesi de kullanılmıştır. Kitapta yer alan minyatürlerde kadın hekimin cerrahi müdahaleleri dikkat çekicidir.

 

Tabibe Hanım, bir kızı tedavi ederken

(Cerrâhiyetü’l-Haniyye‘den nakleden Nil Sarı, s. 16)

O dönemler için çoğumuzun belki de hayal edemeyeceği gelişmelerden biri, kadın hekimlerin gerektiğinde erkekleri tedavi etmek üzere saraya çağrılmalarıdır. Örneğin Sultan I. Abdülhamid’i (1725-1789) erkek hekimlerinden yanı sıra kadın hekimler de tedavi etmiştir. Bir diğer örnek ise, sarayda görevli hekimlerin Sultan Abdülmecid’i (1823-1861) tedavideki başarısızlığı üzerine Meryem Kadın’ın saraya davet edilmesidir. Sultanı başarıyla tedavi eden bu hanıma aylık maaş bağlanmış ve hareme serbest bir şekilde giriş izni verilmiştir.[6]

Medeniyet tarihimize ışık tutan mezar taşlarındaki bir bilgi ise şöyledir: İstanbul Küçük Ayasofya Camii haziresinde bulunan 1802 tarihli bir mezar taşında iki kez geçen “tabip kadın” ifadesi, bu taşın bir kadın hekime ait olduğunu anlatmaktadır. Burada yer alan:

Bulmayıp derdine derman tabip kadın ah!

satırı, tedavi sanatıyla uğraşanların da ecele yenik düşeceklerindeki buruk acıyı anlatan manidar bir yazıdır.[7]

Hekime Hatun

Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) döneminde yapılan Topkapı Sarayı’nda üç ayrı hastane bulunuyordu. Bunlardan ilki, Birun (dış hizmet) görevlilerine; ikincisi, harem ağalarına ve üçüncüsü de Enderunlulara (iç hizmet) aitti. Sarayın harem kısmında kadın hekimler vardı.[8] Diğer taraftan Enderunlulara ait hastanede hastalara ayrı ayrı salonlar, hamamlar ve hizmetçiler tahsis edilmişti.[9] Bunlardan Topkapı Sarayı harem hastanesi, hamamı ve mutfağı günümüze kadar gelebilmiştir.

Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’ndeki bir belgede Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrine ait 1513 tarihli bir maaş defterinde Topkapı Sarayı’ndaki görevliler sayılırken bu arada adı yazılmayıp “Hekime Hatun” diye anılan bir kadın hekimden bahsedilmektedir. Söz konusu defterin “Tabipler” (Tabibân) başlığı altındaki bölümünde Hekime Hatun’a günlük 2 akçe ücret verildiği kayıtlıdır.[10]

Topkapı Sarayı Harem Hastanesi

Hekime Hatun yani kadın doktor! Buna göre Osmanlı Sarayı’nda bundan tam 512 yıl önce kadın hekimlerin var olduğu anlaşılmaktadır. Daha önce mevcut olup olmadığı ise bilinmemektedir. Çünkü bu konuda elimizde herhangi bir arşiv kaydı yoktur. Ancak bu durum, daha önce kadın hekim olmadığı anlamına gelmez. Geriye doğru yapılacak araştırmalar belki de yeni bilgiler ortaya koyacaktır.

Bu tespitten hareketle, “Hekime Hatun”un Topkapı Sarayı’nda çalışan ilk kadın doktor olduğunu iddia etmemiz tabii ki mümkün değildir. Harem hizmetine dışarıdan hiç kimse alınmadığı için sarayda görevli kadın hekimlerin yine cariyelerden bu işe yatkın ve becerikli olanlar arasından seçilip yetiştirildiği tahmin edilebilir. Hekime Hatun, kuşkusuz harem dairesinde çalışıyor ve buradaki kadınlardan hastalananları tedavi ediyordu.

Hekime Hatun’un sarayda yiyip içtiği, yatıp kalktığı hatta giyim kuşamı da saray tarafından karşılandığı göz önünde bulundurulursa günlük aldığı 2 akçenin bahşiş benzeri bir meblağ olup hiç de kötü bir ücret olmadığı anlaşılır. Çünkü o tarihte 1 altın, 50 akçe değerindeydi. Böylelikle günde 2 akçe demek, 25 günde bir altın demekti.

 

 

Yavuz Sultan Selim dönemine ait 1513 tarihli bir arşiv belgesinde sanat ve meslek sahiplerinin maaş kayıtları sayılırken Hekime Hatun’a 2 akçe yevmiye verildiği görülmektedir.

(Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, defter no: 10052, sayfa 4)

Konunun önemine gelince; 16. yüzyıl başlarında Türkiye’de devlet hizmetinde kadın hekim bulunması, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Çünkü o tarihlerde dünyada, resmen kadın hekim unvanını almış bir hanım henüz mevcut değildi.

Diğer taraftan eğitim kurumlarındaki öncelik de yine bize aittir. İngiltere’de ilk kadın öğretmenin yetiştirilmesine 1848’de başlanmış ve kız çocukları Oxford ve Cambridge gibi okullara ancak 1873’den itibaren kabul edilmiştir. Bu ülkede kadınlar için “London School de Medicine for Women” adlı ilk tıp okulu 1874’te açılmıştır. Benzer şekilde başka Avrupa devletleri de İngiltere’den farksız bir durumda değildi. Bizde ise kızlara ait okullar 1852 yılında kurulmuş, hanımların yüksek tahsil kurumlarına devam etme imkânı 1862 yılında sağlanmıştır. Yani her iki durumda da öncelik, Hıristiyan Batılı ülkelerinden evvel bize aittir.[11]

Görülüyor ki Türkiye’de kadın hekimler, bu tarihten yüzyıllarca önce devlet kadrolarında görev almış bulunuyorlardı.

Sonuç

Osmanlı döneminde tedavi sanatıyla uğraşan kadınlar, yaptıkları tedaviyi niteleyen “tabibe”, “hekime”, “kâbile”, “aşıcı kadın” gibi meslek adlarıyla anılırdı. İsimlerini arşiv belgelerinden öğrenebildiğimiz; Tabibe Gülbeyaz Hanım, Ebe Sitti Hatun, Ebe Perihan Hatun ve Emir Ebe Kadın gibi bazı kadın sağlık görevlileri dışında, sarayın maaş defterleri ile diğer kayıtlarında sadece meslek adlarıyla anılan ve hatta kayıtlara hiç geçmemiş ama insan sağlığına yıllarca hizmet eden kadınların pek çoğunun adını bile bilmiyoruz. Tabibe ve hekime gibi meslek adlarıyla anılan Osmanlı hanımlarının ne gibi tedavilerle uğraştığı hakkında da yeterince bilgi sahibi değiliz. Ancak Osmanlı tarihi boyunca ebelerin zaman zaman hekim, zaman zaman da hastabakıcı görevini yürüttükleri söylenebilir.[12]

Görüldüğü üzere Osmanlı kadını, sağlık ve sosyal hizmet çalışmalarında toplumla iç içe olup çabası, gayreti, fedakârlığı, merhameti, sabrı ve çalışkanlığı ile yüzyıllar öncesinden bizlere örnek olmuştur.

Bu vesileyle toplum sağlığının devamı ve sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi hususunda katkı, mesai ve güzel hizmetleri bulunan bütün ninelerimizi saygı, minnet ve gıpta ile anar, torunları olarak yaktıkları meşaleyi devralıp açtıkları nurlu yoldan yolumuza devam edeceğimizi ifade etmek isteriz.

Ahmet Zeki İZGÖER

[1] M. Tayyib Okiç, İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1979, s. 8-9, 13-15.

[2] Ahmet Zeki İzgöer, “İslâm Tarihindeki İlk Müslüman Hastabakıcı: Rüfeyde Hanım”, Medeniyet Bülteni, sayı 59, İstanbul Nisan 2022, s. 18.

[3] Besim Ömer, Hasta Bakıcılığa Dâir, Haz: Cevdet Erdöl, Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İstanbul 2022, s. 20, 22.

[4] Okiç, a.g.e., s. 8, 22-24.

[5] Nil Sarı, “Osmanlı Sağlık Hayatında Kadının Yeri”, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, sayı 2-3, İstanbul 1996, s. 13.

[6] Nil Sarı, s. 18-19.

[7] Nil Sarı, s. 19-20.

[8] Midhat Sertoğlu, “Osmanlı Sarayında Kadın Hekimler”, İstanbul Sohbetleri, Bedir Yayınevi, İstanbul 1992, s. 48.

[9] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, TTK, Ankara 1984, s. 511.

[10] Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, defter no: 10052, s. 4.

[11] Sertoğlu, a.g.e., s. 48-50.

[12] Nil Sarı, s. 36.

GRUBA KATIL