
Tarih boyunca insana dair ilahi yaklaşım seyri iman ve itaat üzere olagelmiştir. İman edilecek Yaratıcı ve iman edilecek naslara karşı; iman etmekle mükellef ve iman edilecek naslara karşı benliğini, aklını, yüreğini boyun eğdirmeye iman ekseninde zorunlu hissettirilen insan vardır. İman ekseni üzerine bina edilir insan. Onun içindir ki sorumluluklar hep imandan sonra gelir. İnsanın en büyük sorumluluğu ise Allaha karşı olanlardır. Sorumluluklar iman ve teslimiyet ile anlam bulur. Teslimiyet ve iman kavramları görünüşte aynı amaca yönelik anlam içeriği olan ve ortak noktaları olan iki kavram gibi durabilir. İslam ile teslimiyet aynı kökten gelir. Teslimiyet kavramı iman edilecek hususlara dair genel bir kavramdır. Teslimiyet, Kelime-i Şehadet ile Allah’ı tek ilah ve tek mabud olarak görmeyi, emir ve yasaklarına göre yaşayacağına dair şehadette bulunmayı ve imtihan vesilesiyle başına gelecek olan her türlü musibete gönül rızasıyla kabullenmeyi ifade eder. Bu hususlara teslimiyetini ifade edene de Müslüman denir. Kişi Müslüman olduktan sonra iman kavramı daha bir önem kazanmaya başlar. Teslimiyet ile İslam’a giren insan, Rabbinin istediği şekilde iman etmek zorundadır. İman edenler ve bu teslimiyet bilinci ile iman iddiasında olanlar, iman kavramına Allahın yüklediği anlam gibi bakmak ve ona göre iman etmek zorundadırlar: “İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit “Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!” derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler.)” (Bakara:13), “Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf:106),
“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır” (Hacc:11) Bu ayetin tefsirinde Mevdudi şunları kaydeder: “Bu tip insanlar zamana göre hareket eden ve kazanan tarafa geçmek için İslâm ile küfür arasındaki sınırda duran kimselerdir. Bu tür bir insan zayıf bir karaktere sahip olduğu ve İslâm’la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için “nefs”inin bir kölesi olur. İslâm’ı kişisel çıkarı için seçer: Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm’a bağlı kalır; Allah’tan razı olur ve imanında “sebat” eder. Tam tersine, eğer “iman”ı ondan bazı fedakârlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah’ın ilahlığı, Resul’ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve “İman”ın her şeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir. Bu, kapalı bir şekilde ifade edilmiş büyük bir gerçektir. Kararsız insan aslında hem bu dünyada hem de ahirette ziyandadır ve bir kâfirden bile kötü durumdadır. Kâfir kendisini sadece bu dünyanın faydalarını kazanmaya ayarlar, az veya çok bunda başarılı olur. Çünkü o kendisine Allah korkusu, ahirette hesaba çekilme ve İlahi kanunun koyduğu yasaklar gibi sınır ve engeller koymaz. Aynı şekilde gerçek bir mümin de sabır ve sebatla Allah yolunda ilerler ve bu dünyada da başarı kazanması mümkündür. Fakat dünya malının hepsini kaybetse de, o ahirette kurtuluşa ereceğinden emindir. Buna karşılık “Kararsız Müslüman” hem bu dünyada, hem de ahirette ziyan içindedir. Çünkü o, şüphe ve kararsızlık içindedir ve iki dünyadan birini seçememektedir. O Allah’ın ve ahiret hayatının varlığına karar veremediği için, kâfirin rahatlığı gibi bir kararlılıkla sadece dünya hayatına yönelemez. Allah’ı ve ahiret hayatını düşündüğünde ise dünyanın çekiciliği ve ilâhi davete cevap verdiğinde hayatta karşılaşması muhtemel olan güçlükler ve uymak zorunda kalacağı sınırlamaların korkusu onun sadece ahiret hayatı için yaşamasına izin vermez. “Allah’a ibadet” ile “dünyaya tapma” arasındaki bu çatışma onu hem bu dünyada, hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan kılar.”
Allah, iman edenleri tarih boyunca devamlı imtihanlardan geçirmiştir. İmtihanın derecesi kulun dayanma gücüne göre, imanına göre ve inandığı değerler uğruna vereceği mücadeledeki samimiyete, kararlılığa göre değişiklik arz etmiştir. Tam bir ihlas ve iman ile inancı uğruna gösterdiği sabır ve mücadele, bir kulun dayanma sınırlarını zorlayacak noktaya geldiği Kuran’da örnekleri ile bize sunulur. Akabinde vaad edilen Rabbin hoşnutluğu, cennet ve bu dünyada nimetler sıralanır. Sınırları zorlayan ve Allahın yardımı ile altından kalkılacak ağır bir imtihan süreci ile karşılaşan iman sahipleri; her daim Allahın kendileri ile birlikte olduğu ve rızasını kazanmanın yolunun sabır ve sebattan geçtiği bilinci ile hareket ederek imanın hakkını vermişlerdir. Özün ortaya çıkması; iman ile ve imanın gereklerini yerine getirme bilinci ile doğru orantılıdır. Bazen insan havsalasının yani aklının, zihninin, almadığı, anlamlandıramadığı pek çok şeyi sorgulamadan yapabilmesi, yapabilme gayreti ile ileri atlaması imandan başka bir kavram ile açıklanamaz. Hz.İsmail (a.s.)’in bıçak altına yatması, Hz. İbrahim’in ateşteki metaneti, Hz. Yusuf (a.s.)’ın zindanı tercihi, Hz. Ali (r.a.)’ın öldürülme bilinci ile Rasulullah (s.a.v.)’in yatağına yatması, Rasulullah (s.a.v.)’in mağaradaki sakin tesellisi; özün ortaya çıkması ve imanın karşısında hiçbir dayanağın olmadığına olan inancı ortaya koyan örneklerdir. “Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.“ (Tevbe:40)
Hz. Musa (a.s.)’nın denize ulaştığındaki güveni, Allahtan başka kalbine kimse veremezdi. Denize ulaşmadan deniz yarılmazdı. Denizi yaran elindeki asa değildi. Asa sadece bir araçtı. Tam bir teslimiyet ve iman ile yüründüğünde, arkada düşman önde deniz aşamasına gelmeden deniz yarılmazdı. Allah, özünü açığa çıkaran, kalitesini ortaya koyan ve iman üzere olup imanı için canı dahil her şeyi vermeye hazır olanlara her daim yardımını göndermişti. Ateşe tutulmayan maden, curufunu atıp özünü ortaya çıkaramazdı. Denizin yarılacağını bilmeden denize yürüdü Hz. Musa (a.s.). Bıçağın altına yatan İsmail (a.s.), bıçağın kesmeyeceğini bilmiyordu. Ateşin suya dönüşeceğini bilmiyordu İbrahim (a.s.). 950 sene Allahın dinini anlatan Hz. Nuh, nasıl’ını sorgulamadan gemiyi yapmıştı. Ashab-ı Kehf, putperest Roma hükümdarına karşı duruşlarında öldürülecekleri bilinci ile hakkı haykırmışlardı. İmanın kalpte yaptığı dönüşüme, itaat boyutu ile Kuran’a geçmiş bir örneği aktaralım: “Talut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna. Kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Talut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.” (Bakara:249), “Allahu Teâla sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim:27)
İman, imtihan edildikçe ve bu imtihandan kul, yüzünün akıyla çıktıkça değer kazanır. Müslüman her türlü imtihan ile cenderelerden geçirilir, imtihan şuurunda olup iman ettiği esaslara vâkıf olarak bu imtihanları Rabbinin bir lütfu olarak görmesi ve ona göre imani bir tavır koymasıyla değeri ortaya çıkar. Hak- Batıl kavramlarına örnek olarak verilen şu ayet üzerinden imanın ‘öz’ ünün ortaya çıkarıldığını da söyleyebiliriz: “(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp erittikleri şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah örnekleri böyle vermektedir.” (Rad:17)
Mevdudi bu ayet hakkında şunları söyler: “Nasıl, madenler saflaştırılmak için ocakta eritilirken üzerlerinde bir köpük tabakasının zuhur etmesi gayet tabii bir hadise ise, kötü insanlar da aynı şekilde, saflaşmak üzere zulüm ocaklarından geçirilen iyi insanlar işkence çekerken, onlardan ayrılarak yüzeye çıkarlar ve harici bir unsur haline gelirler.” Seyyid Kutup ise tefsirinde şöyle der: “Su gökten iner ve derelerde akar. Yolunda birikmiş çerçöpleri önüne katıp götürür. Böylece suyun üzerinde bir köpük tabakası oluşur. Zaman zaman bu köpük suyun üzerini tamamen kapatır. Tıpkı süs eşyası ya da hayat için gerekli olan kap kacak ve araç gereç yapmak için eritilen altın, gümüş, demir ve kurşun madenleri gibidir. Bu madenler eritilirken, üzerlerinde bir tortu oluşur. Bu tortu asıl madeni tamamen örter. Ama tortudur bu, az sonra gidecek geride saf maden kalacaktır. Hayat sahnesindeki hak ile batılın durumu da tıpkı bunun gibidir. Batıl her tarafı kaplar, üstün görünüp kabardıkça kabarabilir. Gelişip her tarafı sarabilir. Ama köpükten ya da tortudan başka bir şey değildir. Çok geçmeden bir gerçekliği olmadığı, kalıcı bir şey olmadığı ortaya çıkacaktır. Ama hak, hep sessiz ve sakindir. Hatta kimi zaman bazıları hakkın köşesine çekildiğini, bozulduğunu, kaybolduğunu, hatta ölüp gittiğini sanabilir. Fakat hak, hayat kaynağı olan su gibi, saf maden gibi yeryüzünde insanların yararı için hep varlığını sürdürecektir. Davaların, düşüncelerin, söz ve davranışların mahiyetini doğuracağı sonuçları bu şekilde belirler. O bir ve her şeyden üstün olan, karşı konulmaz bir güce sahip yüce Allah’tır. O’dur evrenin ve hayatın gidişini planlayan; görüleni ve görülmeyeni, hak ve batılı, kalıcı olanı, geçici olanı bilendir. Allah’ın çağrısına olumlu karşılık veren kimse en güzel şekilde ödüllendirilir. O’nun çağrısına olumlu karşılık vermeyenler ise, ödleri patlatan bir korkuyu hak ederler. Her biri dünya dolusu mala, bir o kadar daha mala sahip olup, bunları vererek bu korkudan kurtulmayı ister. Ama bundan kurtulmaları mümkün değildir. Bu tutum yaptıkları yanlış hesaptan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden onların yatakları cehennemdir. Ne kötü yataktır bu!”
Kalplere yerleşen imanın hangi derecede olduğunu kul bilemez. İmtihanlara verdiği reaksiyonla kalitesi ortaya çıkar. Tıpkı ateşle imtihan edilen madenin curuf ve özünün ayrıştırılması, ortaya çıkarılması, asıl cevherin görünür olması gibi açığa çıkarılması gerekir. Yakın tarihte Müslümanlar üzerine biraz gidildiğinde tüm söylemlerini bir kenara bırakan ve bedel ödeme aşamasında çark eden olumsuz örnekler yaşandı bu topraklarda. Kurtubi tefsirinde Rad Suresi 17. Ayet hakkında konuyla ilgili şunları kaydeder: “Bu yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’e ve onun kalplere girip etkileyen buyruklarına verdiği bir misaldir. Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’i; hayrının genelliği, faydasının da kalıcılığı itibariyle yağmura benzetmektedir. Kalpleri de dere yataklarına benzetmektedir. Bu kalplere Kuran-ı Kerim’den girip yerleşeni, dere yataklarına genişlik ve darlıklarına uygun olarak giren sulara benzetmektedir.“ bu yorum işin özüdür desek yeridir. Kalplere Kuranın hükümleri nüfuz ettikçe, dere yatakları dolmaya başladıkça ilk anda susuz dere üzerindeki çer çöp, su dolmaya başladıkça yüzeyde yer kaplar ve billur su devamlı akıcı olduğunda çer çöpten eser kalmaz.
Mekke ortamında, zor zamanda iman eden ve imanlarının başlarına neler getireceğini bilen o sahabeler; nefislerini bu vesileyle ıslah etmiş, nefislerini Allahın hükmüne boyun eğdirerek içlerindeki özü ortaya çıkarmış ve eşsiz bir örnek nesil oluşturmuşlardır. Korkak olanlar en cesurları arasına girmiş, cimri olanlar en cömertleri arasına adını yazdırmış, dünya malını tek hedefi haline getirenler, ertesi gün aç kalacak kadar elindekileri dağıtmış, şan şöhret sahibi olan bu şan ve şöhretin insanlar nazarında değil de Allah katında olduğu bilincine vararak köleleri ile aynı safta savaşıp onur ve izzet kazanmışlardır. “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” (Nur:55)
İman eden kul, olması gereken yere ulaşmış ve artık ötesi Allaha kalmış ise Allah vadini yerine getiriyor ve düşmana karşı ummadık yerden güçler oluşturuyordu. İman etmiş ve bu imanın bedelini seve seve vermeye hazır o seçkin Sahabe ile Rasulullah (s.a.v.), beklemedikleri ve ummadıkları bir yardımı Bedir’de, Huneyn’de, Hendek’te görmüşlerdi: “Sen mü’minlere: “Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım iletmesi size yetmez mi?” diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.” (Al-i İmran:124-125), “Rabbinizin yardımına sığınıyordunuz. O, ‘Ben size, birbiri peşinden bin melekle yardım ederim’ diye cevap vermişti.” (Enfal:9), “Bundan sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azaplandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır.” (Tevbe:26)
Girişte bahsettiğim teslimiyet ve iman ilişkisi ekseninde ayırımı yapmak için bu örnekleri verdim. Kişinin iman ettiğini söyleyerek İslam’a girmesi ile yani teslimiyetini ifade etmesi ile iman üzere gereklerini yapması arasında fark vardır. Gerçek iman, teslimiyet sözündeki samimiyet ile ortaya çıkar. İman sözündeki samimiyet; itaat ve imtihanlar karşısındaki duruşu ve gözden çıkarması istenilen geçici değerler karşılığında verilecek kalıcı değerlere karşı teslimiyet bilinci ile anlam bulur. Bunun içindir ki iman etmiş olan Müslümanlara Rabbimiz şu ayet ile iman etmelerini tekrar ister: “Ey iman edenler, Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Nisa:136)
Musa (a.s.)’ın kıssası bu anlattıklarıma başlık oluşturacak nitelikte bir bölüm içerir. İman eden, Hz. Musa(a.s.)’ın peşinden güvenerek Firavun zulmünden kaçan o insanların iman etme sözleri, zulüm vesilesiyle söylenen ve kurtuluş sözü olarak açık mucizeleri görüp iman eden bir durumda görünmektedir. Tıpkı bedevilerin Rasulullah (s.a.v.)’a iman ettiklerini söylemeleri gibi: “Bedeviler, dedi ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; ancak “İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Hucurat:14)
Hz. Musa (a.s.)’ın kavmi belki bu bedevilerden daha çarpıcı ve daha etkili iman imkânlarına sahiptiler. Çünkü son haddeye kadar mucizelere şahit olmuşlar en sonda denizin yarılıp dev dalgalar arasından geçip kurtuluşa ermişlerdi: “Bunun üzerine, Musa’ya: “Asanla denize vur!” diye vahyettik. (Musa söyleneni yapınca) deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi.” (Şuara:63) İmanlarını daha da arttıracak sıralı mucizevi olaylar gelişiyordu. Susuz kaldıklarında su bulmaları ve gökten inen nimetler tam tersi teslimiyetlerini daha da zayıflatıyor ve şımarmalarına sebep oluyordu: “(Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman biz ona: “Asanı taşa vur” demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece herkes (her kabile) içeceği yeri bilmişti. Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Bakara:60), “Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.” (Bakara:57) “Siz (ise şöyle) demiştiniz: ‘Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın.’ (O zaman Musa da):’Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır’a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır.’ demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.” (Bakara:61)
Allahu Teâlâ Hz. Musa’ya, Filistin’e gitmelerini emretti. Hz. Musa, orada bulunan zalim bir topluluğa karşı kavminin savaşmalarını ve onları bu mukaddes beldeden çıkarmalarını emretti. Fakat İsrailoğulları buna cesaret edemedi: “Ey Musa! “Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız” demişlerdi” (Maide:24) Kalplerine iman yerleşmemiş olan İsrailoğulları, Firavun ülkesinde zillet ve aşağılanmaya alışmışlardı. Allah (c.c.), onları Tih çölüne attı: “Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir millet için tasalanma” dedi” (Maide:26) Kırk yıl boyunca zillete düçar bırakılan İsrailoğulları, kutsal topraklara ulaştıklarında Hz. Musa kardeşi Harun (a.s.)’ı kavminin başında bırakarak 40 gününü Tur dağında geçirdi. “Hatırlayın ki, Tur dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” (Bakara:93)
Allahın kuvvetle tutmalarını istediği emir ve yasaklar içeren, nasihatler bulunan vahiyle, Musa (a.s.) kavmine dönüyordu: “Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.” (Araf:145) Her iki ayette de dikkat edilirse levhalarda yazılanların sımsıkı, kuvvetlice tutulması istenmiştir. Levhalarda ne yazdığı, içeriğinin ne olduğu konusunda Araf Suresi 145. Ayet için, Seyyid Kutub şunları kaydeder: “Bu levhalarda, Musa’ya her konuya ilişkin öğüt, her konuda ayrıntılı açıklama vardır. Aslında önemli olan, bu levhalarda risalet ve risaletin amacı konularıyla ilgili her şeyin var olmasıdır. Uzun bir müddet Allah’ın dininden uzaklaşmış ve zillet tarafından karakteri değiştirilmiş bu ümmetin düzeltilmesi için gereken her çeşit açıklama, yasa ve direktif bu levhalarda bulunuyordu. Hz. Musa’nın bu levhaları sıkıca, kuvvetlice tutmasını ve kendi kavmine, bu levhalardaki zor yükümlülüklere kendileri için en iyi ve durumlarını düzeltecek tek çare olmaları nedeniyle yapışmaları gerektiğini bildiren yüce ilâhi emir risalet ve hilafetle ilgili yükümlülüklerin sıkıca, ciddiyetle yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle İsrailoğulları’nın karakteri, Mısır’daki uzun süreli kölelik ve zillet hayatı ile bozulduktan sonra, bu tür direktiflere daha çok muhtaçtı. Onun içindir ki, İsrailoğulları’nın doğru yoldan sapmış, koflaşmış, yılgınlığa kapılmış ve kaypaklaşmış karakterini dürüstlük, ciddiyet, açıklık ve özgürlük üzerine eğitmek amacını güden bütün emirler; kesin bir ifade ile pekiştirilmiş bir tonla gönderilmiştir. İsrailoğulları gibi uzun süreli olarak zillet ve kölelik hayatını yaşayan, dikta rejimlerine boyun eğen, zalim idarelere kölelik yapan ve bunun sonucunda kaypaklık ve düzenbazlığı huy haline getiren, zorluklarla karşılaşmamak için işin kolayına kaçan her toplumun karakteri de İsrailoğulları’nın karakteri gibidir. Aynı şey günümüzde yaşayan birçok insan topluluğu için de geçerlidir. Bu topluluklar akidenin yükümlülüklerinden kurtulmak için akidenin kendisinden kaçmakta, kalabalığa uymaktadırlar. Zira kalabalığa uymak, onlara fazla bir yükümlülük yüklememektedir”
“Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): “Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!” dedi.” (Araf:150) Tevhid inancı bozulmuşsa toplumsal düzenlemeler içeren hükümlerin hiçbir değeri yoktur. Onun içindir ki ‘la’ sözü imanın başına konulmuş reddedilecek ne kadar batıl ve hükümsüz değer yargısı varsa kalpten sökülüp atılması istenmiştir. Onun içindir ki 13 yıl boyunca Rasulullah (s.a.v.), Mekke’de ‘La İlahe İllallah’ sözünü haykırmış, kalpteki dönüşümü sağlamadan toplumsal dönüşümü ilgilendiren vahiyler ile muhatap olmamıştır. Allahu Alem, Musa (a.s.)’nın levhaları atmasının sebeplerinden birisi de bu olsa gerek. Toplumun ıslah edildiği ve Rablerine karşı tam bir teslimiyet ile yöneldiklerini düşünen Musa (a.s.), sıkıca tutmaları ve içindeki hükümlere uymaları istenilen levhaları yere atmıştır.(elka). Mevdudi bu ayetin tefsirinde önemli bir noktaya değinir. “Anlaşılıyor ki, Hz. Musa, dinin temeli ve kendisi demek olan tevhid inancının böyle kısa bir zaman içinde sarsıntıya uğraması karşısında, esas meseleyi kökünden halletmek için ayrıntılara ilişkin olan hidayet ve rahmetin faydalı sonuçları durumunda bulunan levhaları geçici bir süre için bir tarafa bırakmış ve her şeyden önce kardeşini bütün gücüyle kendine çekme teşebbüsünde bulunmuştur. Bu olayda esas tevhid inancında meydana gelen bir sarsıntı ve toplumsal bir bunalım ve inanç zaafı konusunda, ayrıntı ve teferruat sayılan tâlî meselelerin bir tarafa bırakılarak, sıkıyönetim ilanına misal olabilecek bir özellik var demektir.” Seyyid Kutup ise şunları kaydeder: “Hz. Musa’nın bu hareketi, sert tepkisinin ifadesidir. Bu levhalar onun yüce Rabbinin sözlerini taşıyorlardı. Musa peygamberin öfkesi, aklını başından almadığı müddetçe, onları asla atacak değildi”.
Devamında gelen ayetler de Musa (a.s.)’ın yumuşak başlı kardeşi Harun (a.s.)’ın sözleri üzerine kalbi yumuşamış, öfkesi dinmiş bir şekilde Rabbine yönelişi ve levhaları tekrar alışı anlatılır: “(Musa da) Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen merhametlilerin en merhametlisisin! dedi. Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan sonra, Rabbin elbette bağışlayan ve esirgeyendir. Musa’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (haberi) vardı.” (Araf:151-154) Yaptıkları hatayı anlayan ve buzağıya tapınmayı bırakıp tövbe eden İsrail oğullarından 70 kişi ile huzura davet edilmişlerdi. Mevdudi tefsirinde bu durumu şöyle ifade eder: “Cemaatleri adına, İsrailoğulları’nın işlemiş oldukları buzağıya tapma günahından dolayı, Rablerinin önünde af dilemek ve nihayet O’na itaat etme konusundaki sözleşmeyi yenilemek üzere Beni İsrail’den yetmiş kişi Tur-i Sina’ya çağrıldı.” Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayet ile ilgili şunları kaydeder: “Musa bıraktığı levhaları tekrar eline aldı ki, aldığı levhaların nüshasında, bir hidayet ve hakkın beyanı, bir rahmet, hayır ve olgunluğa irşad eden bir nimet vardı. Fakat bu herkese değil, Rab’leri için yüreklerinde korku taşıyanlara, yani Allah için günahlardan korkup sakınanlara mahsus bir hidayet ve rahmet vardı.”
Hz. Musa (a.s.)’ın kıssası Kuran’da en çok yer verilen kıssadır. Şiddetli imtihanlardan geçirilen bir kavmin ısrarla şirk unsurları üzerine meyilli olmalarına, her türlü ahlaksızlığı hayatlarının amacı yapmalarına, Peygamberlerini öldürecek kadar haddi aşmalarına ve her defasında Allahın rahmet kapısının, tövbe kapısının açık oluşuna Rabbimiz bizi Kuran ile şahit kılmıştır. Elbette ki tarihi bir gerçekliği ile en detayına kadar Kuran’da yer verilen bu kıssanın anlatılmasındaki murad, sadece hikaye boyutu değildir. Rabbimiz bizlerden ders çıkarmamızı ve bu olumsuz kişilik bozukluğu yaşayan kavmin geçirdiği evreleri bize sunarak aynı hataları yapmamamızı istemektedir. Rasulullah (s.a.v.)’in verdiği mücadeledeki ana unsurlar ile Hz. Musa (a.s.)’ın kavmi için istediği ve görevlendirildiği maksat aynıdır: Allahtan başka ilah yoktur. Hiç kimse, hiçbir canlı, hiçbir otorite Allah ile ortak edilemez. Allahın insanlar üzerindeki yetkisi, otoritesi, hükmü ve insanların boyun eğip itaat edecekleri tek merci, kulluk yapacakları tek mabud Allah’tır. Musa (a.s.)’ın levhaları sımsıkı tut denilmesine rağmen atması, Allahtan aldığı vahye saygısızlık değil, şirke bulaşmış, Allaha ortak koşmuş, kendi elleriyle yaptıkları altından buzağıya tapınmaları vesilesiyle akideleri bozulmuş bir kavme; o levhalardaki hükümlerin, yasaların hiçbir faydasının olmayacağı inancıydı. Aynı inanca Rasulullah (s.a.v.) da sahipti. Allah’ı tek İlah, tek Rab kabul ekseninde mücadelesini vermişti. Allah nazarında iman kalbe yerleşmemişse ya da kalbe yerleşen bu imanda ortaklar varsa o kişinin yaptığı ibadetlerin hiçbir hükmü yoktu. Bu kıssada ifade edildiği gibi ‘buzağı sevgisi kalplerine içirilen (ve uşribû)’ bir kavme toplumsal hüküm ve kanunlar hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’a rağmen Müslümanların kalplerine içirilen, emdirilen her türlü şirk unsuru temizlenmedikçe akli ve kalbi teslimiyet ve gereklerini yerine getirme pratiği hayat bulmayacaktır. Amelde günahkar olmak ile düşüncede şirk içerisinde olmak tamamen bir birine zıt iki durumdur. Rasulullah (s.a.v.) kıyamete kadar geçerli olan akaid ve amel boyutunu bizlere vahiy öncülüğü ve rehberliğinde sunmuş ve o yolda ömür tüketmemizi istemiştir. Mekke’de yardım taleplerine bile imanı şart koşmuş, kalplerde yerleşen şirk unsurlarının temizlenmesi akabinde saf ve duru bir kalbe imanı yerleştirmişti. Allahın muradı buydu. Kafirlere karşı kafirlerin yardımı değil, Kendisine zor olmayan binlerce Melek ile yardım etmişti. 13 yıl boyunca Mekke’de tevhid inancı işlenmiş, işkencelere rağmen tüm uzlaşılara kapıları kapatmıştı. Tek bir kelimeye davet ediyordu: La İlahe İllallah…

Follow