Kaygının Sabahı: Tevekkül
Arşiv Genel Yazarlar

Kaygının Sabahı: Tevekkül

İnsanoğlu gündelik hayatın oluşturduğu zeminde yaşamını sürdürür. Burada alışkanlıklar, kararlar, beklentiler ve tepkiler olağan bir akış hâlindedir. Bu akış içerisinde insan yeni güne gözünü açar. Her sabah yaşanmayan tecrübelerin belirsizliği, yeni keşiflerin sevincini doğurur. Fakat her zaman keyifli bir serüven değildir bu. Nitekim bilinemeyenin verdiği huzursuzluk zihni işgal ettiğinde kaygı bedeni sarar, eli kolu bağlar ve böylece kişi geleceğe dair umdunu manipüle eder. Gündelik hayatta rutinlerin içine gizlenen bu kaygı, insanın yaşamla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir ve dünyaya bu perspektiften baktırır. Örneğin ayın sonunu çıkarmaya çalışan biri için para kaygısı, ya hırsa ya da tükenmişliğe yol açar. Günlük kararların sonuçlarını bilememenin oluşturduğu kaygı, hem bugüne hem de geleceğe dair karamsarlığa sürükler. Toplumsal beklentileri karşılayamamın getirdiği anksiyete, kişinin toplumsal kimliğinde derin yaralara sebep olur.  Dolayısıyla da bu tür kaygıların, ekseriyetle var olma biçimini sorgulamaya iten soruların gölgesinde filizlendiğini ve buna verilen cevapla düşünce ve kimliğimizin biçimlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıdaki örneklere bakıldığında kaygının dışsal bir tehditten kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak dışsal tehdite karşı bir sonuç olduğunu söylemek daha doğru bir ifade olacaktır. Çünkü insan bir etkiye karşı verebileceği sayısız tepkiden yalnızca birini seçer. Aslında hangi tepkiyi seçeceğine karar verirken sayısız olasılığa muhataptır. Ancak insanın sınırlı bilgi ve idrakine rağmen sınırsız olasılığın olması bir kafa karışıklığına, yani kaygıya sebep olur. Kudretinin ötesindeki bilinmeyenle mücadelesi, bilmediği şeyi kontrol etmeye çalışması, bilinç katmanında devamlı bir tedirginlik doğurur. Bu tedirginlik, “İnsan bilmediği şeyden korkar” sözünü haklı çıkarır niteliktedir.

Kaygıyı olasılıklar ve insanın seçimleri çerçevesinde inceleyecek olursak Soren Kierkegaard’a atıfta bulunmak gerekir. Bir 19. yüzyıl filozofu olan Kierkegaard, kaygının “özgürlüğün baş dönmesi” olduğunu söyler. Ona göre insan, seçme imkanın ağırlığını hissettiğinde başı dönmeye başlar. Kierkegaard bunu bir uçurumun kenarından aşağıya bakarken hissedilen baş dönmesine benzetir. Fakat buradaki baş dönmesinin sebebi düşme korkusu değil, seçme özgürlüğünün kişiye atlama imkanını da sunması ve kişinin düşme ihtimalini akla getirmesidir.[1] Benzer şekilde, gündelik hayatta verdiğimiz en ufak karar bile sınırsız olasılıklar arasından bir seçimdir. Devamlı olarak seçme eyleminde bulunmak ise bilincin yüzeyinde uyanık bir tedirginlik oluşturur. Fakat diğer yandan Kierkegaard kaygının bütünüyle patolojik olduğunu iddia etmez. Kaygının sorunu çözmeye itmesi, benliğin ve gerçekliğin farkına vardırması bakımından harekete geçiren bir boyutu da vardır.[2] Kaygının bu anlamdaki yapıcı-onarıcı işlevi, 12. yüzyıl âlimi Gazzâlî’nin “havf” kavramı ile daha derinlikli olarak çözümlenir.

Havf (الخوف) kavramı sözlükte; korkmak, endişe duymak anlamında yer alıp “hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesinden veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinden duyulan kaygı ve korku” şeklinde tanımlanır. Gazzâlî, bu kavramı psikolojik bir zemine çekerek “ileride kötü bir durumla karşılaşılacağı beklentisinin insanın ruhunda sebep olduğu elem ve huzursuzluk” tanımını yapar.[3] Kierkegaard’da gördüğümüz özgürlüğün baş dönmesi, insanın eylemlerindeki sorumluluğunu idrâk ederek kendisini dönüştürmesine yol açan havf hâliyle paralel gerçekleşir. Çünkü dinî vecibelerin yerine getirilmesindeki teşvik, insanı günah işlemekten ve harama yaklaşmaktan alıkoyan şey, havf hâlidir. Havf hâli insanı kendiyle yüzleşmeye ve ardından dönüşüme sevk eder. Bu dönüşümü, Gazzali “recâ” olarak adlandırır.

Recâ (الرجاء) Arapça’da umut, beklenti anlamlarına gelmekle birlikte; kulun Allah’ın rahmentine güvenerek ümit içinde olmasını ifade etmek için de kullanılır. Recâ’nın tahlilini yapan Gazzâlî’ye göre havf, kişinin gelecekle ilgili olumsuz beklentilerinin kalpte meydana getirdiği üzüntü; recâ ise olumlu beklentilerden kalpte hâsıl olan hazdır.[4] Mümin hissettiği kaygının ardından dönüşüm ümidi duyar. Havf’ın recâ ile dengelenmesi bir iman sıçramasına yol açar ve havfı (duyduğu endişeyi) takva bilincine eriştirir. Burada takvalı olan ise müminin, eyleminin sonucunda kesin bir başarı beklentisini vermeyen bilinçtir. Çünkü mümin için elinden geleni yapıp gerisini Allah’a bırakmak faziletli olandır. Bu fazilete ise tevekkül adı verilir.

Allah’a güvenmek, işini O’na havâle etmek manasındaki tevekkül; esasında tedbir aldıktan sonra sonucunu Allah’a bırakmak demektir.[5] Zira insan eylemlerinden mesuldür. Fakat mesuliyetin ağırlığıyla hissettiği kaygıyı iyiye yönlendirmelidir. Böylece denebilir ki tevekkül; endişeyi yok etmez ama ona bir “yer” sunar: insanın gücünün yettiği ve yetmediği arasındaki sınır. Mümin, kendi kabiliyetinin sınırından Allah’ın sonsuz kudretine bakar ve O’nun merhametiyle teskin olur. Şüphesiz “Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.”[6]

Zeynep KOÇ

 

 

[1] John Lippitt, “Soren Kierkegaard”, Standford Encyclopedia of Philosopy.

[2] William McDonald, “Soren Kierkegaard”, Internet Encyclopedia of Philosophy.

[3] Mustafa Kara, “Havf”, DİA.

[4] Süleyman Uludağ, “Recâ”, DİA.

[5] Mustafa Çağrıcı, “Tevekkül”, DİA.

[6] Talâk 65/3.

GRUBA KATIL