İnsan; çabalıyor, planlıyor, hesap ediyor, öğreniyor… Ancak yine de içindeki endişeyi susturamıyor. Zira bu endişeyi susturacak olan tevekkül sadece bir teslimiyet değil; kalpteki “vehn”i (ruhsal zayıflığı) çözme sanatıdır.
- Tevekkül ve Bilişsel Esnekliğin Psikolojik Karşılığı
Tevekkül, bireyin elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a havale etmesidir. Psikolojik olarak bu, “kontrolünün sınırlı olduğunun farkına varmak” anlamına gelir.
Kendi kontrolünün sınırlı olduğunun farkına varan kimse, bu farkındalığında şuurlu/bilinçli olduğu sürece “bilişsel esnekliğe” sahip olur. Yani kişi, düşünce biçimini duruma göre değiştirebilme, farklı bakış açılarını değerlendirebilme ve yeni koşullara uyum sağlama becerisini elde edinmiş olur. Bilişsel esneklikle zihin tek bir bakış açısına saplanmayıp başka bir perspektife kolaylıkla geçebilir. Örneğin; kendinize bir plan çizdiniz ama şartlar istediğiniz sonucu vermedi:
- Tevekkülden ârî olan bir zihin “her şeyim mahvoldu, ben kendimi buna göre ayarlamıştım” diyerek yıkım yaşayabilir.
- Bilinçli bir tevekkül ile bilişsel esnekliğe sahip olan bir zihin ise “bu plan olmadıysa muhakkak benim için Allah’ın (cc) ayarladığı başka bir plan vardır” der.
Şuurlu bir tevekkül ile bilişsel esnekliğe sahip olan bir zihin:
- Değişen koşullara uyum sağlar, değişen koşullar onu yıkıma uğratmaz.
- Alternatif düşünceler üretir, olumsuz koşullara takılıp kalmaz.
- Hatalarından ders çıkarır, tekrar aynı perspektife yönelmez.
- Duygusal dengesini korur, “olanda hayır vardır” diyebilir.
Tevekkül ile bilişsel bir esnekliğe sahip olamayan zihin, endişeye kapılır. Psikoloji, buna “bilişsel katılık” der. Endişe ile hareket eden zihin tek bir perspektif kullandığı için, bir tek o senaryoya inanır ve olmazsa mahvolur. Değişimi tehdit olarak görür, bu sebeple kaygısı artar zira hayat planladığı gibi gitmemiştir. Bilişsel esneklik, tevekkülün psikolojik karşılığıdır. Bilişsel katılık ise endişenin psikolojik karşılığıdır.
Bilişsel bir katılığa sahip olan bir zihin endişe (kaygı/anksiyete) yaşar; sürekli gelecekte olacak olan durumlara karşı belirsizlik duygusu içinde olur. Bu belirsizlik, bireyi korku ve gerginlik yaşamaya iter. Endişeli bir zihin, sürekli “tehlike sinyalleri” üretir.
- Kaygı ve Endişe: Fıtri Duygu, Aşırısı Fıtrata Aykırı
Gerçekte kaygı ve endişe tıpkı gülmek ve ağlamak gibi insan fıtratında olan bir duygudur; bu iki duygu, savunma mekanizmamızı devreye sokabilmemiz amacıyla bize verilmiştir. Bir tehlike anında “savaş ya da kaç” sistemini devreye sokan fıtratta taşınan kaygı ve endişe duygularıdır.
Kur’an’da peygamberlerin dahi bu fıtri duyguyu yaşadığı anlatılır:
- Musa (a.s.)’ın elindeki asası yılana dönüşünce korktu ve endişe ile kaçmaya çalıştı. “Musa, korkuya kapıldı” (Tâhâ Suresi, 67. ayet).
- İbrahim (a.s.), Lut (a.s.)’ın kavminin helak haberini vermek için gelen melekleri görünce korkup endişelendi: “İbrahim, meleklerin gelmesinden ‘bir korku/endişe’ duydu” (Hûd Suresi, 70. ayet).
Aşırı kaygı, endişe ve korku kontrolsüz bir hal aldığında psikolojik bir bozukluğa dönüşür. Kişinin düşüncelerini, ibadetlerini, ilişkilerini etkileyen endişe ve kaygı anksiyete bozukluğu veya obsesif bozukluğa dönüşür. Kaygı ve endişe fıtrîdir, aşırısı fıtrata aykırıdır. Korku ve endişenin kontrollü bir hal alması ancak tevekkül ile mümkündür.
- Kontrol Kaybının Kaynakları: Psikolojik, Biyolojik ve Ruhsal Sebepler
Kişinin sonradan kaygı konusunda bozukluk yaşamasının psikolojik, biyolojik ve ruhsal sebepleri vardır.
- Psikolojik Sebepler:
- Erken Dönem Yaşantılar: Çocuklukta aşırı olumsuz eleştirilen, korkutulan veya aşırı korunan bireylerde “dünya tehlikeli bir yer” algısı oluşur. Bu algı, tehlikelere karşı kontrol etme ve korunma duygularının açığa çıkmasına sebep olur.
- Bağlanma Figürleri: Tutarsızca cezalandırılan çocukların temel güven duyguları zayıflar. Bu durum, yetişkinlikte kontrol ihtiyacını ve kaygı hassasiyetini arttırır.
- Travmalar ve Kayıplar: Ani ölümler, kazalar, ayrılıklar veya ihanet gibi olaylar güven sistemine zarar verir. Zihin “tekrar yaşar mıyım?” korkusuyla sürekli tetikte kalır.
- Biyolojik Sebepler:
Beyinde amigdala (tehlike merkezi) ile serotonin ve dopamin dengesi, bu süreçte önemli rol oynar.
- Amigdala beyindeki tehlike ve korku merkezidir. Serotonin azaldığında amigdala tehdit sinyallerine karşı aşırı tepki verir.
- Serotonin azaldığında kişi huzursuz, karamsar ve kaygılı olur.
- Dopamin azaldığında aşırı endişeli, yorgun ve isteksiz olur.
- Kaygı bozukluğu yaşayan kimselerde genellikle serotonin düşük, dopamin dengesiz ve amigdala aşırı aktif olur.
- Ruhsal Sebepler: Tevekkül Zayıflığı – Kontrol Vehmi
Her şeyi kendi iradesiyle çözmek zorunda olduğuna dair inançtır. Allah (cc)’ya olan güven azaldığında kalp, korku ve kuruntu üretir. Bu hal, Kur’an’da vehmetme olarak geçer. Vehim, şeytanın kullandığı psikolojik bir tuzaktır.
“Şeytan (değerli olan ve Allah yolunda infak edilmeye layık mallarınızı vermeyesiniz diye) sizi fakirlikle korkutup, size fuhşiyatı emrediyor.” (Bakara Suresi, 268. ayet).
- Vehim ve Vehn Ayrımı: Ümmetin İki Hastalığı
Buraya kadar gelmişken vehn ile vehm arasındaki farkı dile getirip ümmetin şu anki hastalığı olan bu iki konuya dikkat çekmek istedim:
- VEHİM (الْوَهْم):
- Bir şeyi var sanmak, gerçekte olmayan bir şeyi gerçek gibi kabul etmek veya sürekli şüphe duymaktır.
- Zihinsel bir yanılsama, tahmin veya kuşku ile ilgilidir.
- Örneğin: “Acaba şu ilaç bana fayda sağlar mı? Bu kişiden bana zarar gelir mi? O kişi bana verdiği sözü tutar mı?”
- Zihin tarafından üretilir, mantık dışı korkulara yol açar ve şeytanın insana karşı kullandığı en güçlü silahıdır.
- VEHN (الْوَهْن):
- Zayıflık, güçsüzlük demektir. İrade zayıflığı, gevşeklik ve cesaretsizliktir. Buradaki zayıflık ve güçsüzlük maddesel değil, manevi olarak zayıf ve güçsüz hissetmektir. Buna, ruhî ve kalp zayıflığı diyebiliriz.
- Vehn, tevekkülle zihni bir esneklik elde edememiş toplumların hastalığıdır.
- Hadiste geçen Vehn bu anlamda geçer:
“Yakında ümmetler, birbirlerini sofraya çağırır gibi, üzerinize üşüşecekler.” Sahâbîler sordular: “Ya Resûlallah! O gün biz az mı olacağız?” Buyurdu ki: “Hayır, bilakis siz o gün çok olacaksınız; ama selin üzerindeki köpük gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı duyduğu korkuyu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehn (الْوَهْنَ) atacaktır.”
Sahâbîler sordular: “Vehn nedir ey Allah’ın Resûlü?” Buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmama.”
Özetle: “Vehim” zihinsel bir kuruntu iken, “Vehn” kalbî ve ruhî bir zayıflıktır; özellikle iman gücünün zayıflaması, dünyaya aşırı bağlanma, ölümü ve ahireti unutmadır. Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetinin kalbine vehn hastalığının gireceğini yani dünya sevgisi ile kalplerin zayıflayacağını haber vermiştir. Tevekkülün zıddı olan vehn hâli, kalbi Allah’a teslim etmekten alıkoyup vehimlere teslim eder.
Modern Psikolojide Vehn: Manevi Tükenmişlik
Vehn’i modern psikoloji, “içsel güç kaybı” olarak isimlendirir. İçsel güç kaybı kişiyi dışsal güçlere bağımlı hale getirir. Modern psikoloji aynı zamanda bu durumu “öğrenilmiş çaresizlik” olarak isimlendirir. Yaşadığı olumsuzlukları değiştiremeyeceğine inanan kişi, sorumluluk almaktan kaçınmaya başlar. Kontrol alanını tevekkül etmesi gereken Yaratıcı’ya değil, dışsal nesnelere (insanlara, yönetime, maddeye) bağlayan kişi bağımlı hale gelir.
Dünya merkezli bir benlik geliştiren kişi, vehn hastalığına kapılır. Kaybetme korkusu yaşadığımız şeyi benliğimizin merkezine koymuşuz demektir. Eğer “hayatımızın merkezine Allah yerine dünya ve içindekileri koyarsak, bu değerler kaygımızın kaynağına dönüşür.” Zira kaygı ve endişe kişinin değerlerinden beslenir. Değeri dünya olanın kaygısı da dünya olur; değeri Allah olanın ise kaygısı değil, tevekkülü olur.
Hayatın merkezi, kişinin bilişsel, zihinsel ve duygusal olarak odaklandığı yerdir. Hayat merkezinde ne varsa kararlarında hep o şeyin etkisi vardır. Kimisinin hayatının merkezinde Allah (cc) vardır, kimisinde bir makam, mevki, insanların onayı ya da başarı… Endişe ve teslimiyet duygusuna yön veren de hayatın merkezine koyulanlardır.
Hayatın merkezine Allah’ı (cc) koyabilmenin tek yolu “yaşam gayesini doğru şekillendirmektir.” Varoluş amacını bilen bir kişi, merkezini doğru şekillendirir. Neden varım? Varoluşum ve yeteneklerim neye hizmet ediyor? sorularına materyalistçe değil, rasyonel bir hizmet bilinciyle cevap veren kişi varoluş gayesini Yaratıcı’ya olan hizmete bağlar. Bu hizmet, hayatın merkezine yalnız Allah’ın (cc) rızasını koyar:
“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyat Suresi, 56. ayet).
Vehn, manevi tükenmişlik hâlidir. Hayatın merkezinde dünya olan kişi, fıtratına yerleştirilen edimsel koşullanmasını doğru besleyememiş ve nefsine yatırım yapmış demektir. Nefis ise kişiyi dünyada ayakta tutacak hazlarla donatılmıştır. Vehn hastalığına sebep olan kişinin nefs odaklı bir yatırım yapmasıdır; tevekkülü besleyen ise kişinin süper ego/vicdan odaklı yatırım yapmasıdır.
- Tevekküle Engel Olan Duygular
Tevekküle engel olan endişeyi besleyen duygularımızı ele alacak olursak:
- KORKU (Havf): Kontrolü Kaybetme Korkusu
Aşırı korku, özellikle “kontrolü kaybetme” korkusu kişiyi Allah’a teslim olmaktan alıkoyar. Her şeyi kontrol etme isteği kişinin yüreğinde büyüttüğü korku sebebiyle olur. Korku duygusu, Yaratıcı’ya duyulan sevgi ve güven ile doğru beslenmezse vehime dönüşür; vehim ise tevekkülü zayıflatıp kişiye endişe ve kaygı yükler. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur…” (Bakara Suresi, 268. ayet) ayeti, korkunun rızık konusunda tevekkülümüzü nasıl zayıflattığının güzel bir örneği.
- KAYGI VE VEHN: Zayıf Düşme Duygusu
Kişinin vehne kapılarak “zayıfım, güçsüzüm” düşünceleri ile olayların sonuçları ile ilgili kaygıya kapılmasıdır. “Bu iş için güçsüzüm, yeterli imkânım yok, ya olmazsa, ya kaybedersem…” Vehn hâli insanın gücü kendisinde zannetmesine sebep olduğu için Allah’ı unutturur. Bu hal, Allah’ın yardımına olan inanca gölge düşürür.
Oysa insanın kabullenmesi gereken bir durum vardır ki, insan zayıf ve eksik yaratılmıştır. Her şeye güç yetirebilmek insanın elinde değildir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah, yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır” (Nisa Suresi, 28. ayet). Zayıf yaratılmış olduğunu kabul edip inanan bir insan, işlerin kontrolünü güç yetirene teslim etmekte zorluk çekmez, çünkü bilir ki kendi kabiliyetleri sınırlıdır ve sadece kendisinden istenilene odaklanır. Yani sonuç odaklı değil, süreç odaklı hareket eder. Tevekkülde de evla olan süreç odaklı hareket etmektir. Zira sonuç, eksik yaratılmış olan insanın değil, el-Kadir ve el-Kaviyy olan Allah’ın (cc) elindedir.
Bu kısmı tarihten bir örnekle taçlandıralım:
Yermük Seferi: Tevekkül ve Teslimiyetin İmtihanı
Yermük seferinde Amr b. As, Heraklius’un büyük bir ordu hazırladığını haber alınca, orduyu böyle tehlikeli bir savaşa sokup sokmama konusunda kararsız kalıyor ve hemen halife Ebu Bekir’e (r.a.) nasıl hareket etmesi gerektiğini soruyor. Halife asla geri çekilmemeleri gerektiğini bildirip tüm orduya ithafen mektup yazıyor ve şöyle sesleniyor:
“Gevşemeyin! İnanmış bir topluluk, inkâr eden bir topluluk karşısında yenilgiye uğramaz, günahlardan kaçının ve her biriniz kardeşinizle olan ilişkisine dikkat etsin. Mektubunuzda benden takviye göndermemi istiyorsunuz. Size, bol ve her zaman hazır askerlere sahip ve herkesten daha kuvvetli olan Allah’tan yardım istemenizi tavsiye ediyorum. Bildiğiniz gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) Bedir gününde sizden daha az sayıda bir kuvvetle galip gelmiştir.”
Ebu Bekir (r.a.), mektubunda orduyu maddi imkanlara değil, tevekküle yönlendiriyor. Hıristiyan ordusu sayılarının çokluğuna ve imkanlarına güvenip inanıyorlar (materyalist bir topluluk); oysa Müslüman, yalnız Allah’a inanıyor, Allah’a güveniyor (tevekkül ve teslimiyet gösteriyor). Nihayetinde 46 bin kişilik Müslüman ordusu, 240 bin kişilik Hıristiyan ordusunu yerle bir ediyor. Bu başarıya sebep olan yalnız “stratejiyi doğru belirledikten sonra Allah’a tevekkül ve teslimiyet göstermek” oluyor.
Buraya kadar görüyoruz ki, kişinin iman iddiasını ispat ettiği yer, Allah’a tevekkül edebilmektir. Zira tevekkül, görmediğin ama varlığına iman ettiğin bir Allah’ın var olduğuna ve seni zayi etmeyeceğine inanıp güvenerek kendini teslim ettiğin yerdir.
Yermük zaferinde Hıristiyan ordusu korkaktı, vehn içindeydi. Günümüzde bu vehn hastalığı Müslüman toplulukları sarmış durumda. Kullarının duygularına dahi hükmeden Allah (cc), nimetler karşısında nankörlük eden/nimetler insanın kendisindenmiş gibi materyalist bir yaşam içinde olan kimseleri, yaratıcı olarak yalnız Allah’ı bilse de vehn ile imtihan eder.
“Yaptıkları (nankörlüğe) karşılık Allah onlara açlık ve korku elbisesini (giydirip iliklerine kadar hissedecekleri şekilde açlığı ve korkuyu) tattırdı” (Nahl Suresi, 112. ayet).
- PESİMİST OLMAK (Kötümser Olmak)
Tevekkülde Allah’ın (cc) kuluna yardım edeceğine dair bir hüsnü zan vardır. Bu zan, kişiyi tevekkülünde diri tutar. Bu zanna zarar veren duygusal bozukluk ise pesimist olmaktır yani olayların kötü sonuçlanacağına dair inanç beslemektir. Allah’a karşı kötü bir zan beslemek ise kişiyi hüsrana uğratır. Zira Peygamberimiz (s.a.v.) bir Kuds-i hadiste şöyle buyuruyor:
“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Ben, kulumun Bana olan zannı üzereyim (Beni nasıl zannederse öyleyimdir)” (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Zikir, 2).
- Pesimist bir kişi, “Zaten ne yapsam işe yaramayacak, sonuç kötü olacak” düşüncesiyle hareket eder. Bu durum, tevekkülün ilk ve temel şartı olan sebeplere sarılma (çalışma ve tedbir alma) aşamasını ihmal etmesine yol açar. Tembellik ile yanlış tevekkülü karıştırmasına neden olur. (Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Deveni bağla, sonra tevekkül et” hadisi, bu durumu engeller.)
- Pesimizm, olumsuz sonuçların kaçınılmaz olduğuna dair bir inanç yaratarak Allah’ın rahmetinden ve yardımından umut kesme (yeis) eğilimine girer. Tevekkül ise, kulun kendi acziyetini itiraf ederek, sonsuz kudret sahibi olan Allah’a güvenmesi yani hayırlı bir sonuca dair ümitvar olmasıdır. Pesimizm, bu ümidi kırar.
- Pesimist kişi, geleceği sürekli olumsuzluklarla kodladığı için, tevekkülün en önemli psikolojik faydası olan iç huzur ve sükûneti (itminanı) yakalayamaz.
- HIRS VE DÜNYA SEVGİSİ (Tûl-i Emel)
Tatmin olmama, elindekilerle yetinmeme, sürekli daha fazlasını isteme ve kaybetme korkusu. Tûl-i emel (uzun süreli/bitmek bilmeyen arzular) nedeniyle sürekli geleceğe odaklanmak.
Tevekkül, kişiye, kanaat etme duygusunu kazandırır, hırs ve dünya sevgisi buna engel olur. Kişi, hedeflerine ulaşmak için meşru olmayan yollara sapabilir veya sonuç istediği gibi çıkmadığında büyük bir hayal kırıklığı ve isyan yaşar. Tevekkülün getirdiği kanaat duygusuna ulaşamaz. Aşırı dünya hırsı, mal, makam, şöhret ve uzun vadeli, gerçekleşmesi zor hedeflere ulaşma arzusu; bu arzuya sahip olan kişi bu imkanlara kendi eliyle ulaşacağını zanneder, bu da onu müstağnileşmeye götürür. Müstağnileşen kişi yetersizlik hissi ile öfke kontrol bozukluğu yaşar.
- TEMBELLİK VE MİSKİNLİK (Yanlış Tevekkül Anlayışı)
Yanlış bir tevekkül anlayışından kaynaklanan bu durum, “Kaderimde varsa olur, benim bir şey yapmama gerek yok” gibi çarpık bir düşünce tarzıdır.
- Tevekkül, bir eylemden sonraki teslimiyet hâlidir. Ancak bu duyguya sahip kişi, üzerine düşen sebeplere sarılma (çalışma ve tedbir alma) aşamasını atlar. Bu, aslında tevekkül değil, sorumluluktan kaçmaktır.
- “Kaderimde varsa olur” anlayışı ile tembellik ve miskinlik göstermek, özellikle şizofreni ve majör depresyon gibi birçok psikolojik rahatsızlığı beraberinde getirir.
SONUÇ: Kalbin Teslimiyeti ve İçsel Güven
Tevekkül eden kişi, hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmiş olduğu için “her şeyin bir anlamı ve önemi var” inancıyla hareket eder. Bu inanç, kişiyi güvenli teslim olmaya götürür. Böylece ruhsal zayıflık ve içsel güven kaybından kurtulmuş olur.
İçsel güveni elde etmiş kişi, kalbin teslimiyeti ile sinir sistemini sakinleştirmiş olur. Böylece kaygının ve endişenin merkezi olan amigdala, her şeyin yolunda gittiği rahatlığı ile psikolojik ve fizyolojik sorun sinyalleri oluşturmaz.
Tevekkülün dar bir perspektiften değerlendirilen “işlerin sonucunu Allah’a bırakmak” tanımı yerine; insanın her işinin ancak Allah’ın el-Müstean, en-Nasır, el-Mu’in, el-Vekil ve bu esmalara eşlik eden diğer isimlerinin tecellisiyle olduğunu bilip bu bilgisinde şuurlu olması, tevekkül ve teslimiyetinde zorluk çekmemesini sağlar.
Tevekkül, bir kulun, zayıf yaratılmış olduğunu kabul ederek (Nisa 28), sonsuz kudret sahibine tam bir teslimiyetle yönelmesi ve böylece Bilişsel Esnekliği ve İçsel Güveni elde etmesidir.
İmren BÜYÜKÖZ

Follow