İnsan, yapısı ve yaratılışı itibarıyla zayıf yaratılmıştır. Geçmişteki insanların hayatlarına baktığımızda, her ne kadar kendilerini dev aynasında gören zalimler, krallar, hükümdarlar gelmiş olsalar da, kimisi bir sivrisinek ile kimisi bir damla su ile hayatlarından olmuşlardır.
İnsanoğlu, en değerli varlığı olan hayatını dahi korumaktan aciz iken, kendini her şeyden üstün ve güçlü olarak görmesi cahilliğinin en büyük kanıtı olsa gerek. Bir Müslüman olarak bizler, kendi zayıflığımızı ve acizliğimizi bilip, her şeyin en sonunda kendisine döneceği Rabbimize sığınmaktan başka çaremiz olmadığının idrakine varmalı ve Rabbimize yönelmeliyiz.
Bazen dünya nimetlerine o kadar çok dalıyoruz ki, bu nimetleri bize bahşeden Rabbimizi unutabiliyoruz. Halimiz öyle bir boyuta varıyor ki elimizdeki malı mülkü kastederek, “Bunları ben kazandım. Bunların hepsi benim. Bundan sonra sırtım yere gelmez.” diyecek cüreti gösterebiliyoruz. Oysa bu zannı yaşayıp da tarumar olan nice insanlar, kavimler, topluluklar olduğunu ve bir gecede her şeyin ters yüz olduğunu Rabbimiz bize göstermedi mi?
Zengin yatıp fakir kalkan, canlı yatıp cansız olarak kalan insanlar görmedik mi? Bir deprem, bir felaket gelip de insanların biriktirdiği bütün birikimleri alıp götürmedi mi? Bir hastalık gelip ağızların tadını kaçırmadı mı? Ve en nihayetinde her şey ölüm ile son bulmadı mı?
Her şey bu kadar pamuk ipliğine bağlı iken, bir Müslüman nasıl olur da Allah’ı unutarak hayatına istikamet verebilir? Allah’a sırtını dayamadan, O’na tevekkül etmeden nasıl yaşayabilir? Bu yaşayışta nasıl mutlu, huzurlu olabilir?
Rabbimiz Âl-i İmrân suresinin 160. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
“Eğer Allah size yardım ederse, hiçbir kuvvet sizi yenemez. Fakat sizi yardımsız ve yüzüstü bırakırsa, O’ndan başka sizi kim kurtarabilir? O hâlde müminler ancak Allah’a dayanıp güvensinler.” Sadece bu ayete bakacak olsak bile, her işimizde Allah’a (c.c.) dayanıp O’na güvenerek yol alabileceğimizi anlayabiliriz. Kişi Allah’a (c.c.) dayandığında korkudan emin olur. Kişi Allah’a (c.c.) dayandığında onun yardımcısı Rabbi olur.
Allah’a (c.c.) tevekkülün ne kadar kıymetli olduğunu şu hadis-i şerif ne kadar da güzel özetliyor:
Ömer b. Hattâb (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah) kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam dolu kursaklarla dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33; İbn Mâce, Zühd, 14)
Allah’a (c.c.) güven noktasında hayvanlar çoğu kez insanlardan çok önde olmuşlardır ki, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerif de bunun en güzel ispatıdır. İnsan bazen gaflete düşüp kendine o kadar çok güvenir ki, bu kibir onu hayırlı işlerden alıkoyar. Sonra “kendi kendime yeterim” düşüncesi, zamanla yaşadığı zorluklar ve musibetlerle yok olur. Eğer kişide biraz ilim ve hikmet kalmışsa, yaratanına sığınıp ona güvenip sırtını O’na yaslar. Bu bir tembellik değil, bir hakikattir. Tabii elinden geleni yaptıktan sonra. Ne güzel söylemiş Peygamber Efendimiz: “Deveni bağla, öyle tevekkül et!” (Tirmizî, Kıyamet, 60)
Kişide ilim ve hikmet kalmamışsa, bu defa kendi acizliğini fark edip başka insanlardan, kendisi gibi beşer ve zayıf olanlardan yardım istemeye başlar. Bu ise insanı başka bir çıkmaza sürükler. Hâlbuki Allah (c.c.), bu acizliğini kendisini hatırlasın, Rabbine dönsün diye göndermiştir.
Çocuğu olmayan bir tanıdığımız vardı. Dünyevî, beşerî bütün çabaları gösterip doktor doktor, hastane hastane gezmesine rağmen Allah (c.c.) ona bir çocuk nasip etmemişti. Derken bir tanıdığı ona, “Hiç dua ettin mi?” diye sorunca, o an aklına gelir; hiç dua etmediği… Hayatta da bazen böyle olmuyor mu? İlk müracaat etmemiz gereken Rabbimiz iken, bizler ondan istemeyi, O’na sığınıp tevekkül etmeyi ne de çok unutuyoruz. Hâlbuki Allah (c.c.), kulunun duada yakarışını görmek için musibet gönderir ya da istediği şeyi geciktirir.
Rabbimiz Necm suresi 39. ayetinde şöyle buyurur: “İnsana çalıştığının karşılığı vardır.” Ne kadar da güzel Allah’ın (c.c.) ayetlerini dinleyip bu istikamette sebat etmek. İşte Peygamber Efendimizin de (s.a.v.) işaret ettiği hakikat bu değil miydi? “Deveni bağla, öyle tevekkül et!” diye. Elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a (c.c.) tevekkül etmek hakikat, hiçbir şey yapmadan tevekkül ettiğini iddia etmek ise tembelliğin bir göstergesidir.
Müslümanlar olarak bizler başarı ve zafer kazanmak için Allah’a (c.c.) tevekkül etmeyiz. Çünkü biliriz ki başarı da zafer de Allah’ın (c.c.) dilemesiyle olur. Bize düşen, sadece sorumluluklarımızı bilip yerine getirmektir. Çoğu insan tevekkül edince başarılı olacağını, zafere kavuşacağını zanneder. Hâlbuki bilmez ki bu dünya imtihan dünyasıdır ve Allah (c.c.) bazen varlıkla bazen darlıkla insanı imtihan eder. Bize düşen her durumda Allah’a (c.c.) itaat ve taatte bulunmaktır.
Biz Müslümanlar olarak huzur bulmak ve Allah’a (c.c.) sığınmak için O’na tevekkül ederiz. Gücümüzün, takatimizin bittiği yerde “Benden bu kadar, gerisi Allah’a (c.c.) kalmış.” demeyiz. İşimizin başında da, ortasında da, sonunda da O’na sığınıp tevekkül ederiz. Bir işe Allah’ın (c.c.) ismiyle başlarız. O bizi muvaffak kılar ise O’na hamd ederiz. Bize başarısızlık tattırırsa da yine de bundan bir hikmet ararız. Gayesi dünya olanlar ancak gerisin geri dönerler.
Rabbimiz Talâk suresinin 3. ayetinde mealen şöyle buyuruyor: “Kim Allah’a (c.c.) tevekkül ederse, O ona yeter. Allah (c.c.) emrini mutlaka yerine getirendir.” Ayet ne kadar da ibret verici değil mi? Allah’ın (c.c.) emri mutlaka yerine gelecek! Biz bazen sanıyoruz ki her şey bizim çabamız ve gayretimiz sayesinde oldu. Hâlbuki Allah (c.c.) dilemezse bizim çabamız, gayretimiz olmaz. Veyahut istediğimiz kadar çaba, gayret göstersek de, Allah’ın (c.c.) emri bizim istediğimizin zıttı bir şey ise o çaba ve gayret beyhude kalacaktır.
O yüzden biz bilemeyiz, Allah (c.c.) bilir. Helal ve doğru bildiğimiz yolda gücümüz ve takatimizin yettiği kadarıyla mücadele ettikten sonra Allah’ın (c.c.) emrini bekleyeceğiz. Her zaman kader, gayrete âşık olmayabilir.
Bir gün birileri İmam Gazâlî hazretlerine “Tevekkül nedir?” diye sormuşlar. O da “Bütün dünya bir araya gelip engellese dahi, Allah’ın (c.c.) senin için takdir ettiği şeyin sana ulaşacağına; bütün dünya bir araya gelip sana yardım etmeye çalışsa bile, Allah’ın (c.c.) senin için takdir etmediği bir şeyin sana ulaşmayacağına inanmaktır.” diye cevap vermiş.
İmam Gazâlî, bu sözünün dayanağını, Peygamber Efendimizin şu sözüne başlamış olsa gerek: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Bil ki, eğer bütün insanlar sana bir fayda sağlamak için bir araya gelseler, Allah’ın senin için yazdığından başkasını sana sağlayamazlar.
Ve eğer sana bir zarar vermek için birleşseler, Allah’ın senin hakkında yazdığından başkasına da güç yetiremezler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 59; İbn Abbâs’tan rivayet)
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Sana isabet edecek olan seni geçmez; seni geçecek olan da sana isabet etmez.” (Ebû Dâvûd, Sünne, 57) Sonuç olarak, her şey Allah’ın ilminde bellidir. Ne kadar çabalarsan çabala, takdir edilen olur; ama insan yine de elinden geleni yapmakla mesuldür.
Allah (c.c.) hiçbir zaman kulunu ebediyen darda bırakmaz. Bir gömlek ne kadar daralırsa, yırtılması o kadar çabuk olur. Gecenin en karanlık anı, sabaha en yakın andır. Fecir olacak, şafak sökecek demektir. Sabrın sonu elbette selamete varmak olacaktır. Ancak bunu bile bile yine de sabredemeyebiliyoruz. Zayıfız, aciziz, aceleciyiz. Ama her şeye rağmen Allah (c.c.) hâlimizi biliyor. O’nun bilmesi bize yeter. Her ne halde olursak olalım, önemli olan O’nun bilmesidir. Değil mi ki yaprak dahi O’ndan habersiz, O’nun izni olmadan kımıldamaz. Rabbimiz her hâlimizi biliyor. O’na tevekkül edersek huzur buluruz. O bize bir çıkış yolu gösterir. O’na gereği gibi tevekkül edersek, yeri gelir İbrahim (a.s.) gibi bizi ateşten korur; yeri gelir Yunus (a.s.) gibi balığın karnında rızıklandırır; yeri gelir Yusuf (a.s.) gibi kuyulardan çıkarıp Mısır’a aziz eyler.
Tevekkül, geçmişe üzülmemek ve geleceğe göz dikmemek suretiyle, şu anı bekleyiş bulanıklığından arındırmaktır. Tevekkül görünmeyen bir güçtür; seni kendinden bile korur. Bazen düştüm sanırsın, oysa o düşüş sana yeni bir hayatın kapısını aralar. Tevekkül, insanı koruyan sessiz bir zırhtır. Tevekkül, sebeplere sarılmakla başlar, sonucu Allah’a (c.c.) bırakmakla tamamlanır.
Bir imtihan size ansızın geldiği gibi, bir kurtuluş da ansızın gelecektir. Allah’a (c.c.) tevekkül edip ümitsizliğe kapılmamak gerekir.
Sonuç olarak, değerli okuyucu kardeşlerim; Allah’a (c.c.) teslim olan huzur bulur, nefsine teslim olan ise durulmaz. Durulmayan da huzur bulamaz. Biz ne karar kılarsak kılalım, kararın üstünde bir karar vardır. O yüzden teslim olup tevekkül eden huzur bulur.
Her şeyin kontrolü sende olmak zorunda değil. Bazen her şeyi sen düzeltmek istiyorsun, öyle değil mi? İlişkileri toparlamak, işleri yoluna koymak, evin huzurunu sağlamak, kendini ve herkesi memnun etmek… Ama yoruluyorsun. Çünkü bu kadar yükü taşıman hiç istenmedi. Kontrol isteği, çoğu zaman kalbin yorgunluğudur. Çünkü ne kadar çabalarsan çabala, hayat sana sürprizler sunar ve sen de fark edersin: Bazı şeyleri ancak Allah (c.c.) düzene koyabilir. Tevekkül demek çabayı bırakmak değil; çabalayıp ardından sonucu Allah’a (c.c.) bırakmaktır. Kula düşen, elinden geleni yapmak, dua etmek ve sonuca teslim olmaktır. Her aşamayı kendi eliyle tutmaya çalışan yorulur. Sen yetişmeye çalışırken Rabbin zaten planını çizmiştir. O sebeple bazı kapılar kapandı, bazı yollar karıştı, bazı insanlar gitti. Belki sen anlamadın ama Allah (c.c.) bildi. Çünkü sen sadece bir kuldun. Kontrol edemediklerin seni çaresiz değil, teslim olmuş yapmalı. Çünkü çaresizlik seni tüketir ama teslimiyet seni besler. Bir şeyi Allah’a (c.c.) havale ettiğinde içinden bir yük kalkar.
Bazen dua ettin ama olmadı. Çünkü zamanlamasını sen değil, Rabbin belirleyecekti. Belki de istediğin şey seni değil, sen onu zorlayarak kendine zarar verecektin. Allah (c.c.) sana sadece kalbini yönetme sorumluluğu verdi; başkasının kalbini değil, geleceği değil. Sadece senin niyetin, gayretin ve teslimiyetin değerlidir.
Kemal ÜNLÜTAŞ

Follow