“İnsan aklının ürünü olan bütün beşerî sistemler/dinler, İslam’ın sıradan tonlarına bile tahammülleri olmayan sistemlerdir.” (sayfa 14)
Her devirde mutlak surette İslam’dan ve onun getirilerinden rahatsız olan, hükümlerini örtbas etmek isteyen, Müslümanların davasını umarsızca tekmeleyen ve iğreti yaşamlarıyla sapıtmışlığın kitabını yazan birçok iki ayaklı bulunmaktadır. Bunların varlığına inat, vahyi gün yüzüne çıkarıp her yerde Rabbinin sözlerini haykıran ve peygamber mirası olan tebliğ faaliyetiyle insanları hidayete çağıran şahsiyetler de tarih sayfalarında yer almışlardır. Her iki taraf da birbirini yok etmek/ortadan kaldırmak için uğraşmış fakat zafer, daima umudunu Allah’a bağlayanların olmuştur.
Bir işe Allah rızası için koyulmanın en güzel örneği, zannımca ömrünü Allah’ın rızasına adamış şahsiyetleri araştırmak, tanımak, tanıtmak, yazmak ve okumakla olur. Yaşantısıyla pek çok kişinin hayatını aydınlatan bir şahsı ince ayrıntılarıyla okuyucuyla buluşturan, bunun gibi daha birçok eseriyle geçmişin karanlık ve üstü kapalı mevzularını bir dedektif edasıyla eserleriyle aydınlatan araştırmacı yazar Ali Kaçar’ın bu yazıya konu olan eseri ise Davetten Şehadete Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler.
Kitap, her bölümünde mutlaka insanın yüzüne şiddetli bir rüzgâr misali çarpan gerçekleri barındırıyor. Kayseri’de gerçekleştirdiğimiz küçük çaplı bir kitap tahlili programı vesilesiyle inceleyerek ve not alarak okuduğum kitap, göründüğünden daha geniş bir kapsama sahip. Edebiyatçı olması nedeniyle ilgimi çeken bir dava adamıydı Hasan el-Benna. Fakat kitap boyunca hayatının neredeyse her safhasına şahit olduğumdan edebiyatın onun için çok geri planda kalmış bir mesele olduğunu fark ettim. Aslında evet, öğretmenlik mevzusu onda çok derinlerde yatan bir sevda. Bunu üniversite son sınıftayken hocasının sorduğu soru neticesinde verdiği cevapta açıkça görüyoruz. Neredeyse bir sayfa tutan sözlerinin içinde bana göre en çarpıcı kısım tam şurası: “Ben en iyi kişinin (…) yorgunlukla ve zorlukla dolup taşmasına rağmen hak ve hidayet uğrunda cihadı rahat ve lezzet olarak değerlendiren (…) kişi olduğuna inanıyorum.” (sayfa 28) Şüphesiz okuyucu, okuduğu kitapta kendinden bir pare bulduğu, sırtında taşıdığı yükün aynısını taşıyan hayatları müşahede ettiği vakit okuduğundan lezzet alır, damağında kalan tat bambaşka olur ve o sayfaların ömrüne kattığı anlam değer kazanır. Nitekim Benna’nın öğretmenliği seçme sebebini açıklayan bu bölüm başta olmak üzere tüm kitap, benim için farklı bir kıymete sahip. Gayesi tebliğ olan her adam gibi kılıcı ve Kur’an’ı, aynı çemberin içine koyan bu şahsiyet, sayısız hayatta iz bırakmış, İslam’ın nurunu çekinmeden her kesime yöneltmiştir.
Faaliyetleri ve sarfettiği sözler, beraberinde Benna’yı “Bir siyaset adamıdır.” ya da “Bir siyaset adamı değildir.” şeklinde tanıtmaları getirmemelidir. Zira o dünyevi maslahatların ön planda tutulduğu ve her türlü dalavereyi içinde barındıran bu olguyu dahi tabiri caizse dize getirmeyi amaç edinmiştir.
Siyaset kelimesinin sözlükteki ilk anlamı, “bir işi gözetme” şeklindedir. Hasan el-Benna ve onunla aynı yolu paylaşanların yegâne işi İslam olduğundan ve gözetilmesi gereken tüm hüküm ve kurallar İslam’da bulunduğundan Benna, siyaseti bildiği yoldan uygulamak ister. Nitekim onun “siyasete girerken amacı, Mısır’daki kanunları; anayasadaki, devletin dini İslam’dır maddesine uygun hâle getirmekti” (sayfa 14) Biz Müslümanların yapması gereken dini, dünyaya değil; dünyayı, dine uydurmaktır. Bu da Benna’nın amacının hakikatini bir nebze de olsa doğrulamaktadır.
Kitabın ilk bölümü özetle, Hasan el-Benna’nın ailesi ve çocukluğundan, eğitiminden, yukarıda sözünü ettiğim eğitimci olmak istemesinin nedenlerinden ve davet sevdasının ilk tomurcuklarından bahsediyor. Kısa bir bölüm olmasına rağmen okuyana Benna’nın hayatından alması gereken her şeyi almış gibi hissettiriyor. Küçük yaşta uğradığı suikasta verdiği tepki, gençliğinde arkadaşlarıyla beraber kurduğu cemiyetler, ara sıra yer verilen konuşmaları, İsmailiyye’ye girerken dilinden dökülen dualar, onun gerçekten peygamber önderliğinde yaşadığını, çizgisinden taşmamaya gayret ettiğini gösteriyor. Arkadaşlarıyla kurduğu cemiyetlerden birinin ismine burada yer vermek istiyorum: “Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti”. Zamanın, daha doğrusu zamanların en yüce sorununu tespit edip buna yönelik çalışmalar yapmak, topluluğun ismini de bu gayrete uygun şekilde koymak, açıkçası ilgiye mazhar olması gereken bir güzellik. Kalplerde asla yer bulamayan bir sorunu küçük yaşlarda (ortaokul 3. sınıf) defetme mücadelesine girmek, gerçekten mümin olabilmenin mahiyetini gözler önüne seriyor. Ayrıca farklı bir cemiyet için çizilen kurallar ve bu kuralları çiğneyenler için verilen para cezaları, koyuldukları işin ciddiyetini üstlendiklerini de açıkça gösteriyor.
Benna, tebliğ faaliyetleri sırasında, meraklısı için “Önce nereden başlanmalı?” sorusuna cevap olacak şu sözleri sarf ediyor: “İnsanlarımızın bu tür ağır nefsani meşgalelerin içinde olmasına, başıboş dolaşmasına, kahvehanelere doluşmasına, fesadın kaynağı olan, ahlakı bozan salonlara gidip gelmesine şaşırıp dururduk.” (sayfa 27) Benna, davet için birilerinin ayağına gelmesini, kendisinin keşfedilmesini, aranmasını beklemez; bizzat halkın ayağına gider, halk neredeyse, nerede vakit öldürüyorsa tam da orada çağrısını gerçekleştirirdi. İşte onun tebliğ hayatının ilk dönemlerinde ilgi çekici bir başka husus da tam burada kendini gösteriyor: Kahvelerden başlayan davet. O ve takipçileri, daveti sırtlarında taşımanın hazzını tam anlamıyla tadabilmek için faniye dalmış olanlara, bakiyi tanıttılar. Yanlarına alamadıklarının ayağına gidip hak çemberini genişletmek için dil döktüler. Zorlamadan, aşağılamadan, itidali elden bırakmadan sürdürdüler davetlerini. Hasan el-Benna da her daim şefkatle yaklaşmayı, doğru olanı doğruca aktarmayı, ahlaki öğütler vermeyi tercih etti. “Çünkü Benna, dinden korkutmayı değil, dini sevdirmeyi ve ona uzak olan insanları, ona ısındırmayı hedeflemiştir.” (sayfa 35)
Hasan el-Benna hakkında az çok bilgi sahibi olan biri bile onun o meşhur sloganını bilir. Hatta ismini yalnızca bu sloganıyla duyan bile olmuştur. “Gayemiz Allah…” sözleriyle başlayan bu slogan; kurduğu her cemiyetin, yürüdüğü her yolun kilit taşı özelliğinde. Fakat Benna’nın kıyıda köşede kalmış o kadar derin cümleleri var ki kitabı okuyan, bunları da okuma ve üzerinde düşünme fırsatı bulacaktır. Örneğin, Müslümanların en büyük sorunlarından biri olan lider meselesiyle ilgili kurduğu cümle, okuyanı sarsacak ve bir avuç ayak takımına ağzının payını verecek nitelikte: “Biz Allah u Teala’nın lider seçmediği herhangi bir insanı lider edinip ne onun için haykırırız ne de ondan bizim için bağırıp çağırmasını isteriz.” (sayfa 34)
Kitabın ikinci bölümü Müslüman Kardeşler Cemiyetinin kuruluşundan söz ediyor. Cemiyetin kuruluşu 1928’de gerçekleşiyor ve zaman geçtikçe dinî ve –İslami düsturlar temelindeki- siyasi statüsü yükseliyor. Cemiyetin kuruluşu esnasında gerçekleşen konuşmalar içerisinde altı çizilesi bir cümle var ki Hasan el-Benna dahi kardeşlerinin bu kuvvetli imanlarından etkileniyor: “…biz dini yaşamak, onun yolunda ölmek, bununla ancak kendisinin rızasını aramak için Allah’a söz veren bir cemaatin, sayısı az ve araçları zayıf olsa bile zafere kavuşmaya layık olacağına inanıyoruz.” (sayfa 45)
Bölüm, muhaliflerle ettikleri mücadelelerle devam ettikten sonra cemiyetin temel hedefleriyle son buluyor. İslam’ın garip gelip garip gitmesi gerçeği ve Müslümanların kendilerine yurt edinememeleri, pür iman bir kalp için yaralı bir mevzudur. Bu mevzuların bir nebze olsun iyileşebilmesi ve dinin geleceğinin kavi olabilmesi için halifeliği, İslam’ın bayrağı olarak görmektedir. Neticede Müslümanların bayrağını; ömrünü Kur’an, sünnet, cihat, ibadet, merhamet ve ciddiyet ile süslemiş Müslüman bir lider tutmalıdır.
Üçüncü bölüme geldiğimizde Benna’nın Kahire’deki çalışmalarını görüyoruz. Bu kısımda bana göre söz edilmesi gereken en mühim şey, kadınlar için yapılan çalışmalar. Müslüman Kız Kardeşler kolunun kurulmasıyla faaliyetlerin içerisinde sadece erkeklerin değil, kadınların da bulunduğunu görmüş oluyoruz. Bu topluluğun yemini ise İslam’ın titizlikle tasavvur ettiği iffet olgusunu ayaklar altına alan ve sorumluluklarından bile isteye kaçan her kadın için mesaj niteliğinde: “İslam adabına sımsıkı yapışacağıma, gücüm yettiğince fazilete çağıracağıma Allah’ın üzerine yemin ediyorum.” (sayfa 71)
Dördüncü bölümde Benna’nın tasavvuf ile ilişkilerine yer veren cümleler mevcut. Yazar, kendisinin bazı tarikatların içinde bulunduğunu fakat hurafe ve bidatlere dalanlarla hukukunun olmadığını, kendisini tasavvufun bütün öğretilerine asla teslim etmediğini, sapkın düşüncelerin tasavvufi düşünceden ayıklanması gerektiğini belirtmiştir.
Beşinci bölüm, tabiri caizse teşkilatlanma ahlakını ele alan hususi bir bölüm. İslam birlikteliği şuursuz ve savurgan kişilerin bir araya geldiği bir birliktelik değildir. Bu din, mensupları tarafından korunan, savunulan, yaşanan ve yaşatılan bir dindir. Her canı isteyen, seküler yanı rahatsız oldu diye ayetlerin önüne geçemez, ne idüğü belirsiz mecralara peşkeş çekmek için İslam’ın hükümlerini yok sayamaz. İnsanı var eden ve yok eden ipler aynı adresteyken insanlığın üzerindeki bu kendini bilmezliği körükleyen enerji nereden geliyor bilinmez. Bu bölümün ilk sayfasında İslami cemaatin ne demek olduğunu açıklayan şu cümlelere, bir nevi bölümün taslağı denebilir: “İslami cemaat, hareket; rastgele, tesadüfen, şartların veya dünyevi birtakım menfaatlerin bir araya getirdiği insanlardan oluşmaz. İslami cemaat, şuurlu bir birlikteliktir; belirli bir hedefi ve bu hedefi gerçekleştirmek için kendine has kuralları, uyacağı yöntemi vardır.” (sayfa 93)
Bu bölümde değinmek istediğim bir husus daha var ki bu da yine okuyanın zihnine etkili bir ahlak metodu yerleştiriyor. Her işine, her hareketine “Allah için” bilincini yerleştiren grupların düşmanla savaşı da Allah ve onun dini içindir. Bilirler ki onun rızasını almadan biten işler, sahibine fayda sağlamaz. Bu nedenle Müslüman Kardeşler de nefisle cihadı ön planda tutmuş, nefsi alt ettikten sonra Allah’a yaklaşmanın tadını almışlardır. “Ancak düşmanla cihattan önce her bir Müslüman Kardeşler mensubunun kendi nefsiyle cihad etmesi gerekecektir.” (sayfa 104)
Bölümün sonundaki “Hasan el-Benna’nın Genel Olarak Tavsiyeleri” başlıklı kısmı dikkatle okumak, eminim ki birçok kişiyi daldığı uykudan uyandıracaktır.
Altıncı bölüm, Benna’nın siyasetle ilişkisini ortaya koyuyor. Fakat ben kitap incelemeleri yaparken genel muhtevadan ziyade konuyu bir iki cümle ile açıklayıp okuyucunun gözden kaçırabileceği naif noktaların üzerinde durmayı tercih ettiğimden bu bölümde de iki küçük cümlenin verdiği önemli mesajlardan bahsedeceğim. Bunların ilki Benna’nın okumaktan büyük feyiz aldığım Müslüman Kardeşler hakkında yaptığı konuşmalarından birinde geçen şu cümle: “Siz, kendinizi başkalarının reddettiği yükün taşıyıcısı olarak görmelisiniz.” (sayfa 140) Evet, biz Müslümanlar, daha doğrusu dininin bilincinde olan; hakkı, hak ettiği yere koyan ve ayetlerin çıkmazında (!) debelenenleri münasip bir düzlüğe çıkarıp hakikati haykıran Müslümanlar; ahirete dek, herkesin köşe bucak kaçtığı, vahyi çiğnemek için sıraya dizildiği bu devirde Rabbimizin bize layık gördüğü bu kutsal yükün taşıyıcısı olacağız.
Peki, bu yükü taşıyan biz Müslümanlar, gerçekten teslim olduğumuz kapıya sadık mıyız? Uyduğumuz, boyun büktüğümüz sistem, gerçekten Rabbimizin razı olduğu sistem mi? Yaşadığımız yerde ülkenin tabi olduğu din, diğer bir deyişle resmî din, İslam diye duyduğumuz rahatlık bizi kurtaracak mı? Yoksa Benna’nın şu sözlerine kulak verip derdimizi tazelemeli miyiz? “Anayasasının birinci maddesinde devletin resmî dini İslam’dır diyen bir devletin anayasasının diğer maddelerinin birinci maddeye uygun olması gerekmez mi?” (sayfa 164)
Yedinci bölümde Filistin meselesinin Hasan el-Benna üzerindeki seyrinden, sekizinci bölümde milis güç ve gerçekleştirilen suikastlardan, dokuzuncu bölümde İhvan’ın çeşitli suçlamalar neticesinde kapatılmasından söz etmektedir. Onuncu bölümde ise Hasan el-Benna’ya düzenlenen suikast, farklı ağızlardan anlatılmıştır. Tedavi edildiği takdirde tehlikeli bir yarası olmadığı söylenmiş fakat Benna kendi hâlinde bir odaya terk edilmiştir. Neticede suikast esnasında aldığı yaradaki kanama sonucu şehit olmuştur.
Şüphe yok ki dünya, İslam’ı tanımadıkça, onu tanıyanları acımasızca infaza sürükledikçe ve kıyamet gerçeğine sırtını döndükçe çeşitli çileler yerküreyi öbek öbek saracak, kurtuluş ümitleri bir bir solacaktır. Kişi, tutunacağı dalın sağlamlığını iyice tespit etmeli, naçar bir akıbet istemiyorsa Allah’ın seçtiği lider ve onun takipçileri dışında hiç kimsenin boyunduruğu altına girmemelidir.
Hasan el-Benna’nın hayatından ziyade tebliğ yapmanın ne demek olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini anlatan bu eser, ciddiyetle okuyanın yakasını kolay kolay bırakmayacak, bir süre fikir âleminde yaşatacaktır. Zaten Müslüman dediğin, fikirden ibaret bir beden değil midir? Velhasıl düşünmek, düşündükçe yürümek, yürüdükçe çoğalmak; İslam’ın yüceliğine layık bir ilerleyiştir, Allahualem.
Arşiv
Genel
Yazarlar
Müslüman Kardeşlerin Üzerindeki Zarif El: Hasan El-Benna
- by Rüveyde Bera Pala
- 21 Eylül 2026
- 0 Comments
- 0 Views

Follow