Kur’an-ı Kerim’de üzerinde en çok durulan kıssalardan biri de Hz. Yusuf’un (as) kıssasıdır. Gördüğü rüyayı babasına anlatmasıyla başlayan hayatı; kuyuya atılması, köle olarak satılması, iftiraya uğraması, zindana atılması, Mısır’ın maliyesinden sorumlu olduğu pozisyona getirilmesi ile devam eder. Her bir aşaması, bizler için ibretlerle dolu olan bu kıssanın, önemli bir noktası da Züleyha ile ilgili olan kısmıdır. Hz. Yusuf’un (as) yüzünün güzelliğinden etkilenen Züleyha, ona karşı büyük bir arzu beslemeye başlar ve bu arzusunu elde etmek için de ona gayriahlaki bir yolla yaklaşmaya çalışır. İstediğini elde edemeyince de Hz. Yusuf’a (as) iftira yolunu seçer. Kadının kocasının konumu dolayısıyla da kimse Hz. Yusuf’un (as) masum olabileceği ihtimalini düşünmez. Öyle ya koskoca valinin karısının sözüne güvenilmeyecek de bir kölenin sözüne mi itibar edilecekti. Böyle bir seçenek hiç olabilecek bir şey değildi, olmadı da. Herkes, Züleyha’nın iffetini savunma durumuna geçmişti, Hz. Yusuf’un (as) iffeti, akıllara gelmemişti.
Züleyha’nın yaptıkları, gücü elinde bulunduran ve Allah’tan korkusu olmayan bir kadının, neler yapabileceğinin bir sembolüdür aslında. Hiçbir kuvvet tarafından kontrol edilmeyen, heva ve hevesin boyunduruğu altında bulunan bir kadının, istediklerini elde etmek maksadıyla hiçbir şeyden çekinmeyeceğini bizlere göstermesi bakımından, bu kıssadan alınması gereken hissemizi sunmaktadır. Aslında Allah’tan korkmayan ve hiçbir ahlaki değer yargısı taşımayan bir bireyin, her türlü kötülüğü yapması beklenir. Bu durum sadece kadına özgü değildir. Ancak kadının toplumun temel yapı taşı olan ailenin başkahramanı olduğu düşünüldüğünde onun yapacağı tahribat, bireysel olmanın ötesinde sosyal bir bozulmayı da zincirleme olarak beraberinde getirecektir.
“Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler, kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Saliha kadınlar Allah’a itaatkârdır …” (Nisa, 34) mealindeki ayet-i kerimede, kadına kıvam verici, ona yol gösterici olarak erkeğin gösterilmesi, kadının toplum düzenindeki asli yerini vurgulayan önemli bir noktadır. Zira pek çok olaydan, duygudan erkeklere nazaran daha çabuk etkilenen kadınların yönlendirilmesi noktasında erkeklere bir sorumluluk yüklenmiştir. Bu durum, kadın ve erkeklerin birbirilerine eşit olarak yaratılmadıklarının, fıtratlarının aynı olmadığının ilahi delilidir aslında. Allah (azze ve celle) bunu, böyle murat etmiştir. Buna karşı koymak, bunun böyle olmadığını iddia ve ispat çabası içine girmek, fıtrata aykırı hareket etmekten başka bir şey değildir. Ayette kıvam vericilik görevinin erkeğe bırakılmasını, feminist düşüncelerin etkisi altında kalanların şiddetle inkâr ettiklerini görürüz. Onlara göre kadının korunmaya ve yönlendirilmeye ihtiyacı olduğunun söylenmesi, kadını aşağılamaktan başka bir şey değildir. Oysaki bir kimsenin daha çok gözetilmeye, korunmaya ihtiyacının olması, onun aşağılandığının ya da yok sayıldığının bir göstergesi olamaz. Bu durum olsa olsa o kişinin daha çok sevildiğinin, önemsendiğinin işareti olur. Nitekim doğar doğmaz korunmaya ihtiyacı olan tüm canlıların bu durumu, onların aşağılandığının değil, önemsendiklerinin göstergesidir. Bütün mahlukatın yavruları doğar doğmaz güçsüz ve çaresizdirler. Annelerinin ilgisine, desteğine, yönlendirmesine ihtiyacı vardır. O hâlde Allah’ın (cc) bunları bu şekilde yaratmasının onlara yapılmış bir haksızlık olduğunu, onları aşağılamak anlamına geldiğini söylemek olur mu? Yani Allah’ın (cc) birini, diğerine ihtiyaç duyacak şekilde yaratması, onu aşağılamak ya da önemsiz kılmak değildir. Onun yaratmasında hiçbir kusur ya da noksanlık yoktur, bunu düşünmek ya da iddia etmek, Allah’a (cc) olan imanın zayıflığını göstermekten başka bir şey değildir.
Züleyha, Hz. Yusuf’tan (as) muradını alamayınca iftira yoluna başvurmadan önce, Allah’ın yarattığı fıtrat hakkında bilgi ve iman sahibi olsaydı böyle bir yola başvurmayacaktı elbette. Zaten zinaya yaklaşma noktasında da Allah’tan (cc) korkardı ve böyle bir fiile asla yaklaşmazdı. Asırlar önce yaşanmış bu hadisenin günümüze bakan tarafı de burada görünüyor işte. Kişide Allah korkusu yoksa onu durduracak başka bir kuvvet olmalıdır. Kanunlar, insanların mağduriyetlerini önleyecek düzeyde ve fıtrata uygun olmalıdır ya da örf, buna göre şekillenmelidir.
Bu kıssada kadına tanınan bu sınırsız gücün, sorgulanmaya bile gerek duyulmadan kadının sözünün doğru kabul edilmesinin, günümüzün büyük bir sorunu hâline geldiğini söylemek yanlış olmaz. Zira kadınının beyanının mutlak doğru kabul edilmesinin, kadının iftira edebileceği, intikam alabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesi, asırlar öncesinde masumiyet karinesi bir peygamberin hayatında büyük sıkıntılara yol açtığı gibi günümüzde de benzer durumlara yol açabilmektedir maalesef. Kadın fıtratını en iyi bilen Allah’ın (cc), şahitlik için en az iki kişi istediği durumlarda, İslam’ın hükümlerine göre hareket ettiğini iddia eden bizler, tek şahidin yeterli olacağını söylüyor ve kim bilir belki onlarca, yüzlerce, binlerce insanın mağdur olmasına sebep oluyoruz. Ya da böyle bir duruma düşmemek adına kadınların toplum içinde bağırarak, zor kullanarak güç devşirmeye çalışmalarına ses çıkarmaz, çıkaramaz oldu insanlar. Babasına, iş arkadaşına, taksi şoförüne, intikam almak istediği eski sevgilisine karşı bu durumu bir silah olarak kullanmaktan çekinmeyen, Allah’tan (cc) korkmayan, kanunların da kendilerine destek oldukları çok tehlikeli bir kitle oluşturduk maalesef. Amaca ulaşmak için her türlü vasıtayı, yolu mübah gören, acımasız ve hırslı Züleyhalar dolaşıyor toplumda. Elbette Yusufların da varlığından çok fazla söz edemiyoruz ama tehlikeli bir mecraya doğru hızla ilerliyoruz. İşte hâl böyle olunca “Nereye gidiyor bu toplum?” diye kendi kendimize, birbirimize soruyoruz. Fakat sadece soru sormak ile bir çözüm üretilmiyor maalesef!
Hayatımızın her alanından Allah’ı (cc) çıkardığımız gibi aile yaşantımızdan da çıkarıverdik. Artık kimsenin hayatımıza karışmasına tahammülümüz yok. Allah (cc) da bize karışmasın istiyoruz, hayatımıza karışma ihtimali olan her türlü durumu ya ortadan kaldırıyoruz ya da ondan hızla uzaklaşıyoruz. Tamamen ladini (seküler) bir hayat sürdürmenin arzusu içindeyiz. Bu dünya hayatı hiç bitmeyecek ve hiç hesaba çekilmeyecekmişiz gibi bir hayat sürmeye başladık. Dünyaya bir defa geldik, onda da hayatın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Tabii bir de böyle bir ilginçlik var, hayatın tadı sanki sadece haramlarla çıkarılabilirmiş gibi bir zehabın içinde kayboluyoruz. Yani harama bulaşmazsak hayatın tadı hiç çıkmayacakmış gibi haz merkezli düşünüyoruz artık. Libidomuz, aklımızı da esir almış.
Hepimizin hayatında artık vazgeçilmez bir yere sahip olan teknolojide işler ters gitmeye başladığında ya da programlar hata verdiğinde kodlarda düzeltmelere, düzenlemelere gidilir. Çünkü bu programları yapanlar, cihazları tasarlayanlar bilirler ki sorunun çözümü kod alt yapısındadır. Bu yüzden oraya odaklanırlar. Aynı durum biz insanlar için de geçerlidir. Şayet insanoğlu bir yerde özünden uzaklaşıp yanlış işler yaparsa onda da kodlar tekrar gözden geçirilmelidir ve bozulan kodlar aslına döndürülmelidir. İnsanın kodlarını yazan ve en iyi bilen elbette Allah’tır (cc). O hâlde saf ve temiz fıtrata bir an önce dönmeli ve döndürmeliyiz. Bunun için de Kur’an ve sünnetten en üst seviyede yararlanmalıyız. En azından bunun için çaba sarf etmeliyiz, Allah (cc) bizleri yalnız bırakmayacaktır bu yolda, yeter ki biz isteyelim.
Taşkın ÖNEL
Akhisar
02.08.2026

Follow