Yüce Allah’a, hamd u sena; biricik örneğimiz, rehberimiz ve öğretmenimiz Rasulullah’a salât u selam olsun.
Kitaplar olmasa imiş, hayat da olmaz imiş. Kalbimiz okuyarak atmaya başladı yavaş yavaş. Okuyorum, okuyorsun ve okuyor; ne kadar güzel! Ah böyle olsa ama okumuyoruz, okumuyorsunuz ve okumuyorlar maalesef! Bunlar, uzak tespit olmaktan ziyade, yakınımızı çepeçevre kuşatmış vaziyette. Okumak güzel, evet; peki, yazmanın lezzeti nasıl imiş? Eğer yazmaya kapı aralamıyorsa okumak; onu nereye kondurmalıdır ki? Okumanın, yazmanın nesi olduğuna dair kitap yazanlar olmuştur.
Şimdi bize, bu sözleri sarf ettiren okunaklı ve pek dokunaklı esere geçmek gerekirse eğer; şehadet bilincini hem kendi zamanına hem de gelecek tüm zamanlara nakşeyleyip de giden bir şehid adamın -Seyyid Kutub’un- diğer kitapları kadar gündem edilmeyen, üzerinde durulmayan ve aslında bunun doğru olmadığını bana düşündüren kitabı, İslami Etüdler. Bu düşünce, onu tanıtma görevini yükledi üzerime. Şimdiye değin böylesi heyecan ve umut verici, harekete geçirici bir kitap neden genç dimağlara sunulmadı, sorusunu sordurucu bir eser var karşımızda.
İslami Etüdler’in en az Yoldaki İşaretler kadar beni etkilediğini özellikle ifade etmeliyim. Ve satır aralarında ilerlerken tüylerimi diken diken eden bu şehid sözlerin; ta şehadetinden -29 Ağustos 1966’da şehid olmuştu- on dört sene evvel (1952) yazıldığını da görünce bir şehidin yaşamının ölümüne eşdeğer olduğunu içten içe, derinden derine hissettiğimi açıkça belirtmeliyim. Bu eserdeki yazıların, o dönemin Mısır’ında yayın hayatına devam eden Davet gazetesinde ve er-Risale dergisinde neşredildiğini not düşmekte fayda var.
Kitapta Neler Var?
Eserde; itikadi, içtimai, siyasi, ekonomik, edebî, hukuki, ailevi, ahlaki mevzulardan Müslüman Kardeşler cemaatine ve şehid imam Hasan el-Benna’ya kadar çok yönlü bir konu dağılımı var. Seyyid Kutub’un yaşadığı yıllarda topluma ve toplumun meselelerine karşı gamsız ve kayıtsız kalmadığını, soru ve sorunlara karşı mümin duyarlılığı içerisinde konuların bam teline bastığını ve çözüm yollarını arşınladığını görüyoruz. Halka üst perdeden bakıp yalnızca edebiyat yapma sevdasında olanlara büyük bir ders verici nitelik taşımıştır yaşadığı o günlerde. Kitap içerisindeki makalelerde zaman zaman yaşadığı ülke olan Mısır özeline girmesi yani yerel gündemlere parmak basması kaçınılmazdır. Zira orada yaşıyor, oradaki insanları dikkate almadan edemiyor ki! Bir yazar, hele bir de şehitliğe giden bir yolun taliplisiyse eğer insanlara meşale olma görevini zirve noktasına kadar yapmak zorundadır ve nihayetinde Seyyid Kutub bunu yapmıştır da. Sözleri, bıçak gibi kesmiştir, muhataplarını. Yazmakla kalmamış, meydanlara kazımıştır cümlelerini.
Şehadetiyle ülkesinin sınırlarını aşarak nice memleket insanlarını etkileme bahtiyarlığına erişen bu kutlu şehid, mevzu bahis eserinin hemen başında Tağutların Yıkılışı’nı ve Allah’ın Rasulü’nün Zaferi’ni konu ediniyor. İnkılapçı bir kimlik ve misyonla tarihe el atan bir “önder”in, yıkarken en harika olanı yapmanın ustalığını gösterdiği o izzetli günleri resmederek kitabının daha başında okuyucuyu harekete bandırıyor. Oturarak okuyorsanız eğer ayağa kalkma ve haykırma ihtiyacı hissedersiniz bir müddet sonra. Ki biliyorsunuz ne tağutların kökü kurumuştur ne de muvahhidlerin mücadelesi son bulmuştur. Hak ile batılın amansız kavgası, ilk insandan son insana kadar uzanan bir iletişim uzantısı işlevi görür gibi, yayıldıkça yayılır.
Aile Kurumunun Önemi ve Nüfus Planlamasının Yersizliği
Ailevi hususlardan birini ele alırken bir kadının tek bir erkeğe tahsis edilişini büyük bir hikmet olarak karşılar ve biyolojik açıdan en sağlıklı ve en yararlı yolun bu olduğunu belirttikten sonra, çocukların en nezih ve en temiz bir şekilde vücut bulmasına tek çare olarak yine bunu görür. Bu sözlerinden olarak onun ne kadar derin bir ilmî birikimi, üzerinde taşıdığını da anlayabiliyoruz.
O dönemde Mısır hükûmetinin nüfus planlamasına gitmesine şiddetle karşı çıkar. Eğer başka ülkelere karşı kuvvet gösterisinde bulunmak isteniyorsa bunun, nüfusun önüne geçmekle değil, aksine nüfusun önünü açmakla olacağını hatırlatır. Mesela yine o günlerde Almanya, İtalya, Rusya, Japonya gibi ülkelerin hatta küçücük İsrail’in bile kat kat nüfus artırma derdinde olduğuna dikkatlerini çeker yetkililerin.
Asıl Köle Kimdir ve Özgürlük Nedir?
Seyyid Kutub, köleliğe öyle bir tanım getiriyor ki belki de bu tür bir tanımla ilk kez karşılaşıyorsunuz. Sosyal sistemlerin ve ekonomik şartların zoruyla özgürlüklerini yitirme durumunda bırakılan, efendiler tarafından ticaret metası ve hayvan muamelesi gören kişilerin köle olmadığını bilakis asıl kölenin, sosyal sistemlerin ve ekonomik şartların en ufak bir şekilde bile tutsaklığa zorlamadığı hâlde, buna isteyerek can atan kişi ve kişilerin olduğunu, beyinleri zonklatıcı şekilde sunar. Peki, ya özgürlük? Özgürlüğün yumruğunun bazen kanayabileceğini ama kahredici bir nitelik taşıyan darbeyi vurma bahtiyarlığının daima onun olduğunu, böylesi darbeyi daima onun indirebileceğini söylüyor Seyyid Kutup. Tabii ki bunun, Allah’ın yeryüzündeki kanununun bir gereği olduğunu da eklemeyi unutmuyor. Çünkü özgürlük onun için, geleceğin zirvesindeki en yüce gayedir, kölelikse geçmişin uçurumlarına doğru tepe taklak yuvarlanan çarpık bir dönüştür. (Şimdiden tavsiye hakkımızı kullanmak gerekirse eğer bu eseri okuyacak olanların, kölelik bahsini özellikle ve ağır ağır, sindirerek okumaları istirhamımdır.)
Kalem Sahipleri Neler Yapabilir?
Sözün o esrarlı gücüne, belli bir zaman sonra inanmaya ve onun etkisini görmeye başlar. Yazdıklarıyla toplumu zor günlerde nasıl ayakta tuttuğunu kendisi bile anlayamaz. Bunun, Rabbinden gelen bir lütuf olduğunu kavrar. Ve artık tarihe mal olmuş şu müthiş sözlerini tüm mücahitliğiyle bayraklaştırır: “Muhakkak ki kalem sahipleri çok şey yapabilir. Ancak bir şartla; düşüncelerinin yaşayabilmesi için kendileri ölecekler, bunu göze alacaklar. Düşüncelerini, etleriyle ve kanlarıyla besleyecekler. Hak olduğuna inandıkları şeyi söyleyecekler. Her kelime uğruna kanlarını feda edecekler. Şüphesiz düşüncelerimiz de kelimelerimiz de hareketsiz cesetler olmaktan kurtulamayacaklardır. Ne zaman ki biz, onların uğrunda ölürüz, onları kanlarımızla besleriz; işte o vakit dirilik kazanırlar, diriler arasında yaşama şansını elde ederler. Bunun başka yolu yoktur.” Ne kadar sarsıcı, ne kadar heybetli ve ne kadar öğüt verici mücahid sözler bunlar, değil mi? Belki de pek çok Seyyid Kutub okuyucusu, bu sözlerinin hangi eserinde geçtiğini merak etmişlerdir. İnşallah, bu vesileyle kaynağını göstermiş oluyoruz kardeşlerimize.
Kalem sahipleriyle ilgili söyleyecekleri yukarıdaki sözleri ile sınırlı kalmaz. Masalarının başında oturup da zarif kelimeler seçen, süslü cümleler düzen ve parlak hayaller kuran ve bunlar için kendilerini zorlayan yazarlara nasihat etmekten beri durmuyor şehid yazar. Çekilen onca zahmetin boşuna olduğunu, boş yere kendilerini yorduklarını dile getiriyor ve ruhun parlaması, kalbin aydınlanması ve yüreklerde bir kıvılcım çakılması için düşünceye, imanın ateşinin gerekli olduğunu serdediyor. Kelimelerin ve cümlelerin hayatını buna bağlıyor.
İnsanlık Düşmanı Batı!
Kitabın bazı yerlerinde şehidin, “Batı Sömürgeciliği”ne karşı isyan bayrağı çektiği alenen görülüyor. Sayıları milyonları bulan ülke evlatlarının yüreklerine kin, nefret ve intikam tohumlarının ekilmesini, kendi ayakları üzerinde durma yetkinliğine sahip olmaya başladıkları andan itibaren, Batı’nın insanlığın düşmanı olduğunu ve ellerine geçen ilk fırsatta onu yerle yeksan etmeleri gerektiğini inkılapçı bir öncülükle haykırıyor. Ve “Yeter artık!” diyor.
Kelimeler… Mumdan Yapılan Gelinler…
Kitabın sonlarına doğru Şehid İmam Hasan el-Benna’dan ve onun müthiş hareket ve cemaat dehasından bahis açmayı da bir ödev biliyor Seyyid Kutub. Yüce Allah’ın ona bahşettiği davetçi kimliğiyle halkları, dize yani rahmet denizine halka halka getirmesi ve şerefli ömrünü şehadetle bereketlendirmesi, pek az kimsenin nasibidir. Kutub’un, kelimelerin mumdan yapılan gelinler gibi olduğu ve ne zaman onların yolunda ölünürse işte o vakit ruh kazanacakları, hayat bulacaklarına dair sözleri, el-Benna’nın şehadeti vesilesiyle dilinden onurluca dökülür.
Eserin sonunda, 50’li yılların başında yaptığı Suriye ve Lübnan gezisi sonrası Müslüman Kardeşler üzerindeki izlenimlerini paylaşıyor. Onlara, sadece Mısır’ın değil, tüm dünyadaki Müslümanların ihtiyacı olduğunu, diğer ülke topraklarındaki kardeşlerinin kendi siyaset ve yöntemlerini merak ettiklerini büyük bir iştiyakla bildiriyor. Sonra da vahyi esas alarak çok geniş bir perspektifle davayı tüm insanlara ulaştırma bilincini yaşatmak gerektiğini ve evrensel boyutta yürüyecek dava erlerinin büyümesini ümit ederek; sözlerini, selam verip rahmet dileklerinde bulunarak bağlıyor.
Şehadetinin altmışıncı seneidevriyesinde, ihtiyaç duyanlar için -ki her zaman duyanlardanım- yolumuzu aydınlatma görevini hâlâ sürdüren aziz şehidin bu kıymetli eserini zihinlerinize misafir etmeyi, sorumluluğumun verdiği bir zorunluluk olarak gördüm. İslami Etüdler’in en az Yoldaki İşaretler kadar önemsenmesini, öncelenmesini ümit ve temenni eder, “ey şehid, yolun yolum oldu benim” diyerek sözlerimi bağlarım.
Fatih PALA
fatihpalafatih@gmail.com
Arşiv
Genel
Yazarlar
Şehadetinin 60. Yılında Seyyid Kutub’u İslami Etüdler Eseriyle Yeniden Hatırlamak
- by Fatih Pala
- 21 Eylül 2026
- 0 Comments
- 0 Views

Follow