Toplum ve Değişim
Arşiv Yazarlar

Toplum ve Değişim

Toplumlar, kendilerine özgü dinamikleri bulunan ve coğrafyaya, milliyete, inanca göre farklılaşabilen canlı olgulardır. Canlı bir yapıya sahiptir zira olduğu gibi kalmaz. Sürekli bir devinim hâlindedir. Âlimden, zalimden, fertten, toplumdan bir şeyler alır, onu işler ve zamanla özümser. Yapısında bu unsurlardan gelen kısmi ya da genel etkiler görülür ve bu etkiler, bazen hızlı bazen çok yavaş değişimlere yol açar, bu kaçınılmazdır. Hemen hemen bütün toplumlar, bu değişimden nasibini alır. Ancak tüm dünya ile bağlarını koparmış, tamamen izole bir hayat yaşayan kabilelerde bu değişim çok daha yavaştır fakat bunların da değişime hiç uğramadıkları söylenemez. Değişim süvarisi karşısında hiçbir toplum kalesi, tam anlamıyla bir savunma sergileyemez. Toplum, öyle güçlü saldırılarla karşı karşıya kalır ki bütün yapı unsurlarının bu saldırılar karşısında ciddi anlamda etkilendiği görülür. Değişim, toplumun bir nevi kaderidir, eninde sonunda bu kaderle yüzleşecek, değişimin kendisiyle baş başa kalacaktır.

Değişim, insanların kolay kabullenebildiği bir süreç değildir. Bu süreç, çoğu zaman sancılı olur ve eski olandan çok şey alıp götürür, onları yok olmayla karşı karşıya bırakır. Toplum için de aynı durum söz konusudur, o da değişime uzunca bir süre direnemez. Uzun bir zamanda inşa ettiği pek çok kültür unsurunu, değer yargısını kaybeder.

Toplumların veya bireylerin bir kısmı, uzun ve zahmetli süreçler sonunda kazanmış oldukları birikimlerini muhafaza etmeyi, kaybetmemeyi ister. Bunun için de onları koruma yoluna gider. Bu koruma, genellikle yeni olanı reddetme ya da kötü gösterme şeklinde kendini gösterir. Toplumu oluşturan üst aklın ortaya koyduğu bu savunma refleksi, sınırlı zamanda ve ölçüde etkili olur. Yeni olan gelip yerleşir toplumun bünyesine, bu kaçınılmazdır. Doğrusu, değişime direnmek, onu reddetmek pek etkili olan bir yöntem olmamıştır. Toplumlar, er ya da geç değişim geçirmiştir. Kadere karşı gelme, onu reddetme nasıl ki onu engellemek adına hiçbir şey ifade etmiyor ve kader gelip çatıyorsa değişim de gelip bulacaktır toplumu; bu, yadsınamaz bir gerçektir. Öyleyse değişime direnmek, onu yok saymak ya da kötülemek, yeni olanı alıp götürmeyecektir, yenilik kapıya dayanmışsa şayet içeri girmenin de yolunu bulacaktır. Bu, öyle bizim istemememizle gerçekleşmeyecek bir şey değildir.

Geleneklere yapışmak, onları yüceltmek, biz atalarımızdan böyle görmedik, diyerek söze başlamak hakikatler karşısında kafayı kuma gömmekten başka bir şey değildir. Bir kuşak değişmese bile sonraki kuşaklar değişimi coşkuyla karşılayacaktır. Toplumların kültürel değişim serüvenleri incelendiğinde bu durum açıkça görülecektir. O hâlde değişim karşısında nasıl bir tutum sergilenmeli ya da hangi refleksi geliştiren toplumlar daha başarılı olmuşlardır? Mademki değişim mukadderattır, onu en az hasarla atlatmak gereklidir.

Yeni bir durumun zararlı ya da faydalı olduğunu gösteren ölçütler nelerdir, neler olmalıdır? Aslında bu ölçütler de toplumun yapısına, algısına, önem verdiği unsurlara göre farklılaşır. Sadece faydayı, hazzı, keyfi önemseyen; konforlu bir hayatı her şeyin önünde ve üstünde tutan toplumların, yeni olana gösterdikleri tepki pragmatisttir. Yeni olan, hoşuna gidiyorsa, ona fayda sağlıyorsa veya onu eğlendiriyorsa hiçbir direnç göstermeden değişimi kabullenir. Etki tepki süresi bu tür topluluklarda, toplumlarda çok kısadır. Değişim süratli bir biçimde toplumun kılcallarına varana kadar işler. Modern dünya, değişime bu minval çerçevesinde yaklaşmaktadır. Yeni olan bir şeyin iyi ya da kötü oluşunu belirleyen, ahlaki veya dinî herhangi bir ölçütü yoktur; fayda sağlasın, eğlendirsin yeter. İlginç olan, bu tür bir yaklaşımın daha çabuk kabul edilmesi, daha geniş bir coğrafyada ve geniş kalabalıklar arasında yayılmasıdır. Değişimin neredeyse hiçbir direnç ile karşılaşmadan kendini kabul ettirdiği bu kitlenin, nefsani arzular için pek çok şeyi yok sayabileceğini göstermesi dikkate değer bir noktadır. Böyle toplumları frenleyebilecek herhangi bir örf, inanç, değer yargısı söz konusu değildir. Dünyayı, kendi çıkarlarına hizmet eden bir sahaya dönüştürmek isteyen küresel ve egemen güçler, bu tarz toplumlar inşa etmek amacını güderler ki istedikleri gibi at koşturabilsinler veya menfaat temin etsinler. Bunu gerçekleştirmek için de tüketmeyi ama çılgınca tüketmeyi, eğlenmeyi, keyif almayı, bencilliği; medya, sinema, televizyon, reklam kanalları, sivil toplum kuruluşları gibi hemen her türlü kanalı kullanmak suretiyle insanları etkilemeye çalışırlar. Başarılı olmak için servetlerinden yüklüce miktarlar harcamaktan, kukla olarak kullanabileceklerine dağıtmaktan asla imtina etmezler. Toplumu oluşturan büyük çoğunluk da günü kurtarmanın, anı yaşamanın hesabını yaptıklarından bu durumdan pek de şikâyetçi olmuyor hatta bundan hoşnut bile oluyor. Toplumu ifsat eden, kaosa sürükleyen, şiddeti özendiren, ahlaksızlığı yaygınlaştıran bu durumu sorgulamak bile istemeyen geniş halk kitlesi, dünyayı ben mi kurtaracağım, diyerek bir kenara çekilmeyi günlük kazanç olarak görebiliyor.

Değişime karşı çıkanların sarıldıkları bir diğer argüman olan örf de değişime karşı koymak için yeterli olmayabiliyor. Bazen bu direnç, iyi ve doğru olanı da kabullenmemek şeklinde bir sonuca götürebiliyor. Geçmişlerin tecrübeleri ve bilgi birikimleri üzerine inşa edilen örfün; toplumu sınırlayan, koruyan bir gücü vardır. Kültürel ögeleri dışarıdan gelen etkilere karşı muhafaza eder. Örfün, özellikle Doğu medeniyetlerinde güçlü bir yapıya sahip olduğu görülür. Bu toplumlarda örf, tüm bireyleri bir araya getiren, bir arada tutan bir harç gibidir. Mekke’de vahyin indiği dönemde de kuvvetli bir geleneksel yapı bulunuyordu. İlahi emir ile karşılaştıklarında atalarından devraldıkları örf, onları müthiş bir karşı koyma noktasına getirdi. Yeni olana, değişime karşı çıktılar, direnç gösterdiler. Yeni olanın doğru olma ihtimalini dahi düşünmediler, koşulsuz bir reddediş tutumu sergilediler. Bu örnek, örfün toplum üzerindeki kuvvetli etkisini göstermektedir. Fakat bu direnmenin; toplumun dönüşmesi, değişmesi gibi bir realiteyi engelleyemediğini tekrar görmüş oluruz. Arap toplumu, yeni olanı kabul etmiş ve benimsemiştir.

Değişim karşısındaki direnç noktalarının bir diğeri de inançlardır. İnancın semavi ya da beşeri olması, durumu pek de değiştirmez. İnanç kuralları, yeniyi kabullenme noktasında çok esnek değildir. Doğru olduğuna inandığı ilkeleri hareket noktası olarak görür. Bütün değerlendirmelerini de bu ilkeler ışığında yapar.

Gelenekçi ya da inançlı toplumlarda değişim, çok hızlı olmaz. Çünkü yıllarca doğruluğuna inanılan ilkelerin terk edilmesi, yaptırım gücünün yok sayılması pek de kolay olmayan bir durumdur. Pragmatist veya hazcı toplumlarda değişimin kabul edilmesi, diğer toplumlara göre daha kolay ve hızlıdır. Ancak bu tür toplumlarda aile denen kurum, ahlak denen değer yargısı hemen hemen hiç yoktur. Bireysellik ve sınırsız özgürlük ön plandadır ki böyle toplumlarda yaşayan insanlarda acıma, yardım etme, kendini başkasının yerine koyma, diye bir şey söz konusu değildir. Her şey, kişinin nefsine göre şekillenir. Öyle olmasaydı müreffeh Batı, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan acılara bu kadar duyarsız kalabilir miydi? Servetiyle neredeyse bütün Afrika kıtasını açlıktan kurtarabilecek birini; servetini korumak, daha çok artırmak yoluna itebilir miydi? Ki servetinin tamamını ömrü boyunca harcayamayacağı kesindir. Egemen sömürgeciler, birilerinin yokluğun pençesinde can vermesine aldırış etmeden sırf kendi zenginliklerini arttırmak için bu kadar mücadele ederler miydi?

Değişim, kaçınılmaz bir olgudur, nihayetinde gelip bulur insanı, toplumu. Direnmek, imkânsız ve anlamsızdır. Lakin yeniliğin sınırsız bir özgürlük sunularak kabul edilmesi de yok edici bir etkiye sahiptir. O hâlde Allah’ın kullarını ıslah ettiği gibi, kullar da değişimi ıslah edebilmelidir. Onu sınırlayan ama engellemeyen örfi kurallar, inanışlar olmalıdır yoksa kaos insanı yiyip bitirecektir.

Taşkın ÖNEL

19 Ocak 2023

Bolu

GRUBA KATIL