İbadet ve Eğitim
Arşiv Genel Yazarlar

İbadet ve Eğitim

Settar ve sübhan olan Allah’a hamd olsun. O (cc), eksikliklerden münezzehtir. Eksik ve kusurlu olmak yaratılmışların sıfatlarıdır. İnsan sürekli ve bitmeyen bir savaşa mahkûm gibi, kendiyle, çevresiyle, nefsiyle ve şeytanlarla mücadele ederek ömrünü tamama erdirir. Bu zayıf yaratığın nefsi yetmezmiş gibi bir de hoşuna giden o kadar çok şeyle bezenmiş ki dünyası, insanın tek başına mücadele etmesi neredeyse imkânsız. Gerçekten insan ne kadar zayıf ve aciz değil mi? En büyük silahı olan aklının dahi doğru olanı seçebilmesi için rehbere ihtiyacı var.

Kur’an-ı Kerim’de insanın olumsuz yanlarından bahsederken zayıf, unutkan, nankör, zalim, cahil, cimri, menfaatini gözeten, hırslı ve dünya malına düşkün gibi birçok dikkat edilmesi gereken yönlerine vurgu yapılır. Bu yönleri insanı zayıflatıp savunmasız bırakabilir.

İnsanın sahip olduğu yegâne güç olan akıl nimeti yukarıda saydığımız olumsuzluklarla birleşince korkunç bir canavara dönüşebiliyor. Dönüştüğü bu canavarın kabiliyetlerine tarihte ve günümüzde şahit oluyoruz. İnsan bu yönleri ile eğitilmeye ve terbiye edilmeye muhtaçtır.

Ben merkezli bireylerin, yaptığı her iyiliğe karşılık bekleyenlerin, menfaati için diğer insanların haklarına girenlerin, geçici bir çıkar için zulmü meşru görenlerin, cehaleti marifet sananların ve kendini her zaman kusursuz zannedenlerin bolca bulunduğu bir toplumda yaşam kalitesi ne seviyede olabilir ki?

Gerek ilahi gerekse beşerî kaynaklı bütün öğretilerde insanı toplumsal yaşama uygun canlı olması için eğitimsel bir süreç vardır. Beşerî kaynaklı öğretilerin yaptırım gücü yine insani kontrole tabii iken, ilahi dinlerde kontrol ve mükâfat ya da cezalandırma direkt yüce yaratıcının elindedir. İlahi kaynaklı dinlerde  kontrol için kolluk kuvvetlerine veya mahkemelere çok bir iş kalmadan, birey vicdani ve imani olarak sorumluluk bilincine ulaşmış olur. Bu bilincin sürekliliği için ise insanın hayatında yerine getirmesi gereken bir dizi periyodik ilahi emirler var. Bu ilahi emirler aslında yine insanın kendi hayatını düzene sokan ve dengeli bir yaşam sürmesini sağlayan amellerdir.

Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc), insanların hiçbir ameline ihtiyaç duymaz ve bu amellerden ona (cc) sadece takva ulaşır.  ”  Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O’nun size hidayet vermesine karşılık Allah’ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver.” (Hac, 37). Yani insan güzel bir amel işlerse bu kendi lehinedir. Kim de kötü bir amel işliyorsa yine kendi aleyhinedir. Tam bu noktada insan kendine bazı sorular sorup cevaplara ulaşmalı.

“Neden ibadet ediyorum veya etmeliyim?” sorusuna makul ve tatmin edici cevaplar bulmalıyız. Yaptığımız ya da yapacağımızın farkında ve bilincinde  olmazsak  bize bir faydası olmayacaktır. Bu bilincin adı “kulluk bilinci”dir aslında. Kul olma bilinci oluştuğunda, insan hem kendini hem de rabbini daha iyi tanır ve anlar. Allah (cc) bizden bir amelde bulunmamızı istemiş ise bu bizim için gerekli olduğundandır. İnsan gibi bir canlı başıboş bırakılırsa düzen bozulur ve dünya kaosa teslim olur. İnsanı seçkin ve ayırt edici  kılan özelliklerin daha aktif ve sürdürülebilir olması ise yaratıcıyı ne kadar  tanıdığı ile orantılıdır. Yanlış anlaşılmış bir ilah anlayışı herkes için ve her açıdan büyük bir tehlikedir. İlahi dinlerin karşılaştığı en büyük tehlikedir yanlış anlaşılması.

 

İnsanın rabbini tanıması için yüce Allah (cc) elçileri aracılığı ile kitaplar göndermiştir. Ayrıca kevni ayetleri okuyabildiğimizde o yüce yaratıcı hakkında bilgilere ulaşabiliriz. Ve yine onu (cc), elçisi olan Hz. Muhammed’den (sav) öğreniyoruz.

Gönderildiği günden bugüne kadar korunmuş olan Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar için bir hayat sistemi vardır. Hatta hayatın ta kendisi vardır. Bu hayat kitabının ilk geldiği toplumda, Hz. Muhammed’in (sav) önderliğinde bir toplumun yeniden ve tepeden tırnağa inşasını görüyoruz. Öyle bir toplumu inşa etti ki, bu toplum kendi kız çocuklarını diri diri gömecek kadar kalpleri taşlaşmış, güçlü olanın zayıf ve güçsüz olanı ezdiği bir toplumdan, yeryüzünde barışı ve merhameti temsil eden bir topluluğa evrildi.

Bunu burada söylemek veya yazmak çok kolay olsa da kapalı bir toplumu dönüştürmek, değiştirmek ve yeniden insan olarak yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak o kadar kolay bir iş değil.

Statülerin ağırlıklı olarak doğuştan getirildiği, verili statülerin ağırlığı nedeniyle sosyal hareketliliğin düşük olduğu, toplumsal tabakalar arasındaki sınırların görece katı olduğu, bireylerin toplumsal konumlarının çoğunun doğuştan elde edildiği toplumlardır kapalı toplumlar. Bu yüzden statünün otoritesini tehdit eden söz ve hareketler sert bir direnişe karşılaşırlar. Hz. Peygamberler (sav)’in karşısında böyle bir toplum vardı.

Resulullah (sav) bu toplumu dönüştürürken kaynak sadece söz değildi elbette. O sözlerin vücut bulması gerekiyordu ki çoğu zaman bunu ilk önce Peygamber (sav) kendi hayatıyla tatbik ederek öğretti. Bir toplumu sadece konuşarak dönüştüremezsiniz. Söylenen sözün yaşamda bir karşılığı olmalı. Sözün içeriği hayatta etkisini gösterip örneklik teşkil etmeli.

Allah Teâlâ, insanlığa son müdahalesini peygamber ve kitap göndererek; Hz. Peygamber’in örnekliği ve Kur’an’ın rehberliği ile yapmıştır. Allah’ın emriyle ağır bir sorumluluk üstlenen Hz. Peygamber bu süreçten yüzünün akıyla çıkmış ve insanlık tarihinde emsali olmayan bir değişim ve dönüşümün baş mimarı olmuştur. Yanlış ilah anlayışı, anlamsız ibadet şekilleri ve çarpık ahlaki yaşantı yerine tevhidin hâkim olduğu bir sistemin kurulması ve mükemmel bir şekilde uygulanmaya başlanması bu değişim ve dönüşümün bir sonucudur. Hz. Peygamber vazifesini ne olduğunu ve nasıl yapması gerektiğini iyi biliyordu.

Hz. Peygamber, kurumsal yapının oluşmasında ve Müslümanların vahdetini gerçekleştirmede ibadet mekânlarının fonksiyonunu yakinen bildiği için, Medine’ye teşriflerinde henüz ikamet edeceği yeri hazırlatmadan mescidin inşasına başlamıştır. Çünkü o, Müslümanların eğitiminin, İslam maarif sisteminin temelini teşkil ettiğinin farkındaydı. Bu sebeple mescit, hem örgün hem de yaygın eğitimin merkezi olacaktı.

Eğitim, hedefi sürekli ileri olan toplumların en başta kurumsallaştırması gereken yapıdır. Çünkü doğru eğitim olmadan, doğru insanlar yetiştiremezsiniz. Doğru insanın yetişmediği yerde ibadette, ticarette, adalette ve ahlakta problemler yaşanır. İbadetler Müslümanlar için en güzel eğitim şeklidir. Çünkü bu sistemde eğitmen bizzat insanı yaratan ve en iyi bilen Allah’tır (cc).

 

İbadet ve Eğitim

” Ben, cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.

Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum.

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.” (Zariyât, 56,57,58)

Yaratılışın gayesini açık bir dille belirten bu ayetlerde,” sadece” kelimesi dikkat çekiyor.

Ehlinin tercüme ve yorumlarından anlaşıldığına göre; “sadece” vurgusunun iki önemli anlamı ve açılımı var. İkisi bir arada ve bir bütün olarak algılandığında; coğrafi literatürdeki enlemler ve boylamlar gibi, kulluğun ve ibadetin, yatay ve dikey boyutlarını belirlemiş oluyorlar.

Birincisi; insanoğlunun, hayatı boyunca, bilinçli olarak yapıp ettiği her şey, sadece ve sadece kulluktur. O kadar ki; nefes alıp verirken bile, ya Allah’a, ya da Allah’tan başka ilahlara kulluk ve ibadet etmiş olur.

İkincisi; kulluğun ve ibadetin, sadece ve sadece Allah’a yönelik olması, diğer ilahların şiddetle reddedilip kovulması gerekir. Çünkü; Elest Bezmi’nde yahut ruhlar aleminde verdiğimiz söz, yaptığımız ahit bu anlama gelir ve böyle bir sadakati gerektirir.

İşte bu açıdan bakıldığında; her eğitim aynı zamanda bir ibadet, her ibadet de aynı zamanda bir eğitim demektir. İbadeti eğitim olarak ele aldığımızda namaz, zekât ve oruç gibi ibadetlerin sadece bir eylem olarak görmemiz eksik kalıyor.

Peki İbadetler bizi nasıl eğitir ya da dönüştürür. Daha öncede dediğimiz gibi İslami eğitim içten dışa, özelden genele doğru olduğu için, iyileşme bireyin duyularıyla başlayıp düşüncesine daha sonra hareketlerine nüfuz ediyor. Günde en az beş kez yüce Allah’ın (cc) huzuruna çıkan bir insanın yaşamı daha kontrollü olacaktır. Kulluk bilinci sağlam temellere oturtulup İbadetlerdeki ihlas ve takvayla beslendikçe hem ruhsal hem de fiziki olarak karşılığı alınmış olacaktır.

Mesela oruç ibadeti sadece insanın kendini aç bırakması değildir, oruç eğitim ve terbiyedir. Anlamaya anlamlandırmaya yönelik eğitim, hırslara, aç gözlülüğe, bencilliğe, kibre ve asiliğe karşı terbiyedir. İnsanın, kendini var edene karşı beslediği saygı ve yüceliğinin karşısında acziyetini kabul ediştir. Dünyada başka hiçbir güç milyarlarca insanı bir komutla yemeden içmeden kesemez. Bu komuta itaat içsel bir anlamanın, imanın ve terbiyenin sonucudur. Öyle ki insan kimsenin görmediği yerlerde dahi bu komutun dışına çıkmaz. Yani hile yok kandırmaca ve zorlama yok. Gönülden gelen bir teslimiyet olunca bırakın midesini düşünmeyi canını bile bu yolda seve seve ve huşu içinde feda eder. Dikkat edersek uçtan uca geniş bir hareket yelpazesinden bahsediyoruz. Adımını atmasından başlayıp canını feda edeceği bir yolun yolcusu olanların hayatları, düşünceleri ve hedefleri paramparça değil yek pare olur. Bu da istikrarlı bir yaşam sürmenin en güzel yoludur. İslam, insanı tamamlayan inanışın ve yaşayış yolunun adıdır. Her bir ibadet diriliş ve yenileniştir.

Hac ibadeti bütün renkleri, dilleri, kültür ve milletleri tek renk tek yapı etrafında birleştirip, ırkçılığı, gösterişi, sınıf farkını, sosyal statüyü, seçkinliği ve beşerî makamları yerle bir ediyor. Namaz ibadeti nice eğilmez başları eğip, kibirli nefisleri secdeye vardırarak kulluğun tadına vardırıyor, oruç ibadeti en büyüğün kim olduğunu hatırlatıp insanı aczi ile tanıştırarak nefislere galebe çalıyor, aslolanın nimetin var olmasının değil o nimetten faydalanabilmenin Allah’ın (cc) izni ile olduğunun farkına vardırıyor.

Kulluk bilinçli olduğu zaman kulluktur. Bilinçli ve gönülden gelmiyorsa kölelik olur. İbadetlerimiz bilinçle yapılmazsa ağır bir yükten öteye geçmez.

Erdal Tuğrul

GRUBA KATIL