Ramazan; sokaklara, hanelere, yüreklere sağanak sağanak boşalan bir telaş ile geliyor, demek ne kadar da ruha duygulu, dokunaklı olurdu, öyle değil mi? Her hanenin bereketi, neşesi, coşkusu olsaydı keşke, öncekiler gibi! Her geçen gün biraz daha yitirdiğimiz saadetimizin damaklarda, dimağlarda kalan son bakiyeleri bunlar herhalde. Daha ne kadar sürer, bilinmez ama çok uzun ömürlü olmadığını tahmin etmek de bir sihir olmasa gerek.
On bir ayın sultanı diyerek ortalığı inlettiğimiz mübarek gelince vitrinlerde bir bereket söylemi, reklamlarda bir “özel kampanya” havası… Ama insanın iç dünyasında aynı bereket var mı? İşte asıl soru burada başlıyor. Çünkü Ramazan, takvimde işaretlenmiş bir ay değil; insanın kendisiyle hesaplaştığı, Allah’a yöneldiği, toplumun kardeşlik bağlarını yeniden hatırladığı bir zaman dilimi olmalıydı. Oysa biz, bu ayı giderek daha çok dünyevi alışkanlıkların gölgesinde yaşıyoruz.
Bugünkü Ramazanların eski tesiriyle var olmadığını, olamadığını kavrayabilmek için evvela onun ruhunu bilmek gerekir. Öyle ya nedir bu Ramazan dedikleri, neden bu kadar önemli ve özel? İşte bunlara bakmak, yetmez onları görmek, anlamak gerekir. Ramazan ile birlikte kaybettiklerimize baktığımızda içimiz biraz burkuluyorsa ya da geçmişe özlem duyuyorsak bizlerde hâlâ diri olan bir şuur var diyebiliriz. İftar sofralarımız fakiri anlamaya yardımcı olacak şekilde değil de bir ziyafet sofrasına dönmüşse açlığın nefsi terbiye etmesini kaybettik demektir. İftara yoksulları değil de ikbalimize katkıları muhtemel kimseleri davet edip onları gösterişli bir sofrayı takdim ediyorsak kardeşliği, paylaşmayı kaybettik demektir ne yazık ki…
Zekât mallarımızı, fitre ruhlarımızı arındırmıyorsa dünyalık sevgisinden, bu iki fiil bizler için bir zaruret hâline gelmiştir artık. Bir kafede oturup bir kahve bile içemeyeceğimiz bir miktar ile yoksulun bir gün karnını doyurmasını bekliyorsak, zekât vermemek için türlü türlü hile-i şeriyeler buluyorsak zekâmızın bizleri sürüklediği serencamı da fark etmiyoruz demektir.
Kaybettiklerimiz sadece bunlarla sınırlı da değil: teravih namazları, huşu yerine sosyal buluşmalara dönüşüyor. İnsanlar oruç tutarken bile öfkesini dizginleyemiyor, kul hakkını çiğnemekten geri durmuyor. Ramazan’ın en önemli amacı olan ahlaki arınma, yerini dünyevi alışkanlıkların devamına bırakıyor.
Bu tablo, iman bilincinin zayıfladığını gösteriyor. Çünkü iman, sadece dilde söylenen bir kelime değil; hayatın her alanına sirayet etmesi gereken bir bilinçtir. Ramazan, bu bilinci tazelemek için bir fırsatken, biz onu tüketim kültürünün gölgesinde kaybediyoruz.
Ramazan’ın ruhunu kavramak, sadece aç kalmakla sınırlı değildir. Oruç, insanın nefsini terbiye etmesi, sabrı öğrenmesi, empati geliştirmesi için bir araçtır. Açlık, yoksulun hâlini anlamak için bir vesiledir. Susuzluk, hayatın kıymetini hatırlatır. Ramazan’ın ruhu, insanın kendisini sorgulamasında, kötü alışkanlıklarını terk etmesinde, Allah’a yönelmesinde gizlidir.
Ama biz ne yapıyoruz? Ramazan’ı bir alışveriş sezonuna, bir tüketim festivaline dönüştürüyoruz. Reklamlar, indirim kampanyaları, “Ramazan paketleri” derken ibadetin özü unutuluyor. Oruç, sabır yerine sadece açlıkla sınırlandırılıyor. İftar, paylaşma yerine gösterişe kayıyor. Teravih, huşu yerine bir sosyal etkinlik havasına bürünüyor.
Ramazan, Allah’a yaklaşmak için eşsiz bir fırsattır. Ancak bu fırsatı değerlendirmek için bilinçli adımlar atmak gerekir: Oruç, sadece mideyi değil, kalbi ve zihni de eğitmeli. Dilimizi yalandan, gözümüzü haramdan, kalbimizi kibirden korumalıyız.
Teravih ve diğer ibadetler, sosyal bir gösteri değil, Allah’a yönelişin bir ifadesi olmalı. Huşu ve samimiyet, ibadetin özünü oluşturmalı.
İftar sofraları sade olmalı, yardımlaşma gösterişten uzak tutulmalı. Zekât ve fitre, gönül temizliğiyle verilmelidir.
Ramazan, Kur’an ayıdır. Kur’an okumak, anlamak ve hayatımıza tatbik etmek, Allah’a yaklaşmanın en güçlü yollarından biridir.
Ramazan, insanın kendisini sorgulaması için bir fırsattır. Günahlarımızı, zaaflarımızı, dünyevi bağımlılıklarımızı fark edip terk etmeye çalışmalıyız.
Ramazan aslında bir aynadır. İnsan, bu aynada kendisini görür, eksiklerini fark eder, yeniden yön bulur. Ama biz bu aynaya bakmayı unuttuk. Onun yerine vitrinlere, ekranlara, sofralara bakıyoruz. Ramazan’ın ruhu, sadelikte ve tevazuda gizliyken biz gösterişte ve tüketimde arıyoruz. Bu da bizi giderek daha duyarsız, daha dünyevi, daha yoz bir hâle getiriyor.
Sonuçta ramazan, iman ve ahlakın yeniden hatırlanması gereken bir zaman dilimi. Ama bugünün Türkiye’sinde bu hatırlama giderek zayıflıyor. Dünyevileşme, iman bilincini gölgeliyor; ahlaki yozlaşma, toplumsal çöküşün işaretlerini veriyor. Ramazan’ın gerçek ruhunu yeniden kazanmak, sadece bireysel bir mesele değil; toplumsal bir zorunluluk. Çünkü Ramazan, bizi biz yapan değerlerin en güçlü hatırlatıcısıdır. Onu kaybedersek aslında kendimizi kaybederiz.
Taşkın ÖNEL
26.01.2026
Akhisar

Follow