Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun. O rahman ki, kâinatın bütününü bir denge üzerine yaratmıştır. “Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu” (Rahman, 7). Yaratılanlar bu mizana göre yaşadıkları müddetçe huzuru ve mutluluğu bulabilirler.
Selam, kendisiyle, insanlara kitap ve mizan gönderilen Hz. Muhammed’e (s.a.v) ve O’ndan önce gönderilen bütün peygamberlere olsun.
“And olsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır” (Hadid, 25). Bu okuduğumuz ayet-i kerime’de, dikkat edilirse yüce Rabbimiz, üç unsura dikkatimizi çeker: Kitap (vahy), mizan (ölçü, akıl) ve demir (güç, sertlik ya da yaptırım).
Kitap yani Kur’an-ı Kerim ve O’ndan önce gönderilmiş olan bütün kitaplar. Her şeyin yaratıcısı tarafından gönderilmiş olan bu vahy, bize; tasavvurumuzu, bilincimizi, aklımızı, şahsiyetimizi, olaylar karşısındaki tutumumuzu, inşa edeceğimiz teorik değeri veriyor. Bu bir yol haritasıdır, pusuladır, koordinatları veren yol gösterici bir rehberdir. Öyle bir rehberdir ki yolu inşa eden ve o yola yolcuyu ram edenden gelen bir rehber. Kısaca mutlak hakikatlerle dolu olan, kendisine uyanı asla yanıltmayan, her şeyin anlamını O’nda bulduğu bir rehber. Pusulasız bir gemi okyanusta amaçsız ve hedefsiz dolaşır durur, ta ki menzili olmayan bir kara parçasına varıncaya dek. Pusulasız yola çıkmış ise varacağı yerde karşılaştıklarına boyun eğmekten başka çaresi olmaz.
İkinci olarak, “mizanı indirdik” diyor Kur’an-ı Kerim. Mizan ise terazi yani ölçüyü ayarlayan şey demektir. Müfessirlerden bazıları, burada mizandan kastın akıl olduğunu söylerler. Birinci kavram olan vahy, bizim için yol gösterici verilerdi. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, hak ile batılı, doğru ile yanlışı ve daha hayatımızda yer alan birçok karşıtlıkları vahyin bize verdiği verileri kullanarak ayırt etmede kullanacağımız terazi ise akıldır. Vahiy, akılla buluştuğu zaman hakikat ortaya çıkar. Biri diğerinden ayrı tutulursa görevini tam anlamı ile yerine getiremeyecektir. Nitekim tarihte aklını kullanmadan vahyi kullanarak İslam adına çıkmış birçok grup görmemiz mümkündür. Bu gruplar ya da mezhepler İslam inanç sistemine de Müslüman toplumlara da ciddi zararlar vermiş hatta Müslümanlar arasında savaş dahi çıkarmışlardır. Yine sadece aklına güvenip vahyi inkâr edenler içinse Kur’an-ı Kerim’de sert uyarılar vardır. Örneğin; Velid b. Muğire hakkında indiği rivayet edilen ayetler: “O, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Yine kahrolsun nasıl ölçtü biçti. Sonra baktı. Kaşlarını çatıp suratını astı. En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. ‘Bu olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihridir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir’ dedi” (Müddessir,18-25). Aklına güvenip onu ilahlaştırarak vahye sırt dönmek, bir anlamda aklı da yok etmektir. Çünkü akıl hakikate varmıyorsa, faydanın yerine zararı tercih ediyorsa, kârın yerine zarar, iyilik yerine kötülük, barış yerine savaş, Tevhid yerine şirk seçiliyorsa akıl sorgulanır bir duruma gelir. Bundan dolayı akıl vahiyle beslenip şekillenmeli, kendi haline bırakılan akıl, tehlikelidir. Başıboş akıl tehlikeli diyorsak üreteceği fikirlerden dolayı değil ahlaksız ve pusulasız bir aklın üreteceği bombalar, silahlar, çarpık ilişkiler, fitne fesattan dolayı tehlikelidir. Kaldı ki İslam, kendine karşı ya da insan fıtratına karşı üretilen sapkın fikirler karşısında kendini ve insanı müdafaa etmede emsalsizdir. Doğru anlaşılan İslami bir bilginin hiçbir akıl karşısında acze düşmeyeceği ayan beyan bir hakikattir.
Ayet-i kerimede üçüncü unsur ise sureye adını veren demirdir (Hadid). Yine çoğu müfessirin görüşüne göre demir, gücü simgeler. Vahiy ve akıl birleşip hakikati ortaya çıkarınca güçlü olması, adaletin ayakta tutulması içindir. Adalet güçlü olmaz ise güçlü olanın adaleti sergilenir ki bu bir keyfiyet durumudur. Adalet ise keyfiyeti kaldıramayacak kadar hassas ve önemli bir kurumdur. Gün gelir güçlü olan yargılanmak zorunda kalır ise adalet tecelli edemez. Adalet güçlü olduğu kadar sözünü geçirebilir. Toplumsal huzurun dayanağı ise herkesin eşit ya da adil muamele görmesine dayanır, bunu sağlaması beklenen kurum, adalet kurumudur.
Kuvvet ve iktidar adaletsiz olursa zulüm kaçınılmaz olur ve mübah görülmeye başlanır. Zulmün mübah görüldüğü toplumlarda ise anarşi ve gayri ahlâkî yollarla hak arama çokça görülür. Böyle toplumlarda ne huzurdan söz edilebilir ne de insanlar emin ve güvende olabilir. İşte bu yüzden yüce Allah (c.c), mizandan sonra demiri “indirdik” diyor. Yani adaletin demir gibi sert ve caydırıcı bir kuvvete sahip olması gerekiyor. Nasıl ki kitap ve mizan kuvvetten mahrum olduğu zaman hedeflediği toplumu oluşturamıyor ise aynı şekilde bu ikisinden mahrum olan kuvvet de zulme dönüşür. Bu üç unsurun hakkıyla bir arada olması da özlenen o mükemmel toplumu oluşturacaktır. Bugünün Müslüman toplumlarında dikkat edersek bu üç unsurdan biri ya da ikisi mevcut değildir. Varsa da hakkıyla uygulanmıyor.
Gerçek anlamda vahye iman etmiş ve terazisini bu iman üzere kurmuş her birey, Kur’an-ı Kerim’de çokça bahsedilen “adalet”in ne kadar önemli bir mesele olduğunun bilincindedir. İslam öyle bir dindir ki emrettiği her fiilde bireysel menfaati koruduğu gibi muhakkak toplumsal bir faydayı da o fiilin içine yerleştirmiştir. Bunun böyle olması, sosyal barışın ve toplumsal huzurun adeta teminatı gibidir.
Adalet, İslam dininin gerek fert gerekse toplum düzeyinde üzerine durduğu en temel ilkelerdendir. Kur’an-ı Kerim’de adalet, Allah (c.c) katında insanlara üst düzey bir makam kazandıran kulluk bilincinin (takva) bir yansıması olarak zikrediliyor. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Takvaya en uygun olan budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır” (Maide, 8). Aynı surenin başka bir ayetinde, “Hükmettiğin zaman aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adil olanları sever” (Maide, 42). Adaletin gerçekleşmesi için İslam şart aramaz. Adalet; inanca, mezhebe, meşrebe, akrabalık bağlarına bakmaksızın gerçekleştirilmelidir: “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah, onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır” (Nisa, 135).
Yukarıda saydığımız ve daha fazlasını da buraya yazamadığımız ayet-i kerimelerde adalet emredilirken referans olarak, Allah’tan korkmak, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmak, daha hayırlısına ulaşmak gibi mükâfatlar gösterilmiştir. Aslında Müslümanların işledikleri her amelin neticesinde bekledikleri mükâfat, tam olarak yukarıda saydıklarımızdır. Bu, dünyalık bir beklentinin olmadığı vaadlerdir. İşte içinde riyanın, art niyetin, menfaatin, adaletsizliğin ve daha nice kötü emelin barınamayacağı davranışlar, tam da bu sebebe dayanır. Eğer işlenen bir amele dünyalık hesaplar karışırsa içerik değişecek, ne amel ne de işleyen asla hedefine ulaşacaktır. Hüküm sahibi Allah (c.c) ise kuralları koyan da O’dur. Kurallara uyulduğu müddetçe istenilen ve müjdelenen akıbet gelecektir. Aslolan Allah’ın (c.c) hakikatte insanlardan ne istediğidir. Bunu anlamanın yolu, vahyi doğru anlamaktan geçer.
Vahyin doğru anlaşılması da Kur’an-ı Kerim’in tabiri ile “temiz akıl sahibi” olmayı gerektirir. “(Bu Kur’an,) ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır” (Sad, 29). “Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a’ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler” (Rad,19). “(Ki o,) temiz akıl sahipleri için bir hidayet rehberi ve bir zikirdir” (Mümin, 54).
Kur’an’a genel olarak bakıldığında; aklın da eğitilip bir forma sokulmasından (doğru kullanılabilir hale getirilmesinden), işlevsel hale getirilmesinden sonra kullanılmasının doğru sonuçlara götüreceği ön görülüyor adeta. Aklın kazanması gereken üç önemli özellik; bilgi (ilim), adalet (denge ve merhamet), vicdan (sevgi, sağduyu) olarak sıralanabilir. Bu minimum özelliklerin de işlevselleştireceği akıl, sünnetullahı (tüm anlamların, varlıkların ayetlerini), kanunlarını aramaya ve uygulamaya koyulacaktır. Böylece teslimiyet, kulluk bağlamında, her şeyi kendi mecrasında anlamlandırmak, açıklamak ve konumlandırmak eylemi gibi genel bir sorumluluğunu kuşanmanın yolu açılacaktır. Aklın kendi yolunu bulabilmesi, vahyin belirlediği sistematiği bilmesi, vahye tabi olmasıyla mümkündür.
Tek yönlü, seküler, kontrolsüz, hedefsiz ve sadece maddi düşünen bir aklın insana faydadan çok zararı dokunur, hem sadece aklın sahibine değil yaşadığı toplum da bu zarardan nasibini alır. Öyle ise mutlaka yapmamız emredilen aklımızı, nasıl kullanacağımızı bilmek de önemli ve gereklidir. Rabbimiz, bize bunu da öğretmektedir. Aklın, işlevini engelleyen birçok faktör vardır. Bunlar ön yargılar, yanlış yargılar, insanların çoğunluğunun doğru olarak kabul ettiği aslında ise yanlış olan davranışlar ve yanlış duygular olarak sıralayabiliriz.
Kur’an, kişileri, tüm önyargı ve yanlış mantık yürütmelerden, öteden beri gelen ezberlerden ve geleneklerden sıyırarak, özgür iradeleriyle değerlendirmeler yaparak karar vermeye çağırmaktadır. “Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir” (Zümer, 18). “Ve (yine) kendilerine: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler” (Bakara, 13). “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 170).
Akıl temiz olarak kullanılmaya başlandı mı artık insan için yeni ve sağlam bir kapı açılmış olur. Bilinçli bireylerin oluşturduğu toplumlarda adalet de dahil bütün insani gereksinimler bihakkın yerli yerinde olur.
Toplumsal barış ve huzur ortamının sağlanması, aklın temiz geliştirilmesi ve vahye, bu temiz akıl ile yeniden bakılmasıyla mümkün olacaktır. Aksi halde kesilen kurbanlar etten ve kandan öteye geçmeyeceği gibi, tutulan oruçların açlıktan, kılınan namazların bedensel hareketten, gidilen haccın turistik bir geziden, indirilen hatimlerin kendini tatmin etmeden başka bir getirisi olmayacaktır. Dünyada bu kadar zulüm ve sömürünün olması bile akılların ne kadar kirletildiğinin delilidir. Üstelik milyarlarca insan, bu zulme ve sömürüye karşı sessiz sedasız seyirci konumunda. Oysa yukarıdaki saydığımız ibadetler, önce insanı sonra da toplumları inşa edecek kapasitede davranışlardır. İslam ümmeti, yeryüzünün umudu olan ümmettir. Rabbim’den duam; bütün Müslümanlara keskin bir bilinç, sağlam imana sahip kalp, tertemiz akıl ve şaşmaz bir adalet nasip etmesidir.
Erdal TUĞRUL

Follow