PKK, nihayet kendini feshetme kararını almıştır. Elbette bu karar önemlidir. Ancak bu kararı alan PKK olunca ister istemez akla birçok soru gelmektedir. Bu sorulardan birisi, acaba PKK, bu kararının gereğini yerine getirecek mi? Ya da fırsatını bulduğu an tekrar gerçekleştireceği bir katliamla bu kararını boşa çıkaracak mı? Bu ve benzeri birçok soru akla gelebilir. Ama söz konusu PKK olunca bu soruların tamamı cevapsız kalacaktır. Çünkü PKK (KCK), daha önce de ateşkesle ilgili benzeri kararlar almış ve daha da önemlisi çözüm süreci gibi TC. Devletinin de kabul ettiği bir süreci boşa çıkarmıştır. Böylece ilan edilen birden fazla ateşkes girişimi ve çözüm süreci, PKK’nın pragmatist ve fırsatçı tavrından dolayı istenilen sonuca ulaşmamıştır. Dolayısıyla bu olayda da PKK’nın ya da bağlı olduğu çatı örgütü KCK’nın benzeri bir tavrı göstermeyeceğine dair hiçbir garanti yoktur. Aynı şekilde bu durum, “kendinizi feshedin” diyen İmralı’nın “kıymetli misafiri” için de geçerlidir. Türkiye’de –ve bölgede- meydana gelen terör olaylarında, örgütlerden daha çok ABD sorumludur. Çünkü PKK’nın da, PYD’nin de, Kandil’in terör baronlarının da hamisi/ağa babası, ABD’dir. Dolayısıyla ABD’nin bu süreçte sessiz kalmasına ya da “destekliyor” tarzı yaptığı cılız açıklamalara asla güvenilmez. Türkiye ile ABD ilişkilerinin başladığı 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren aradaki ilişkiler incelendiği zaman, ABD’ye asla güvenilmeyeceği açıkça görülecektir. Stratejik müttefik ve aynı savunma paktı, NATO’ya da üye olunmasına rağmen Türkiye’de gerçekleştirilen bütün darbelerin, iç karışıklıkların ve her türlü terörün arkasındaki en etkin hatta tek güç, ABD’dir. ABD, bölgede var olan ya da var olma ihtimali olan bütün terör örgütlerinin finans ve istihbari yönden destekleyen tek ve en etkin ülkedir. Diğer istihbarat örgütlerinin, terör örgütlerine destekleri de yine ABD’nin kontrolü altında gerçekleşmektedir. Dolayısıyla ABD, Türkiye’de ve bölgede var olan terör örgütlerinin hamisi ve organizatörü durumundadır. Dolayısıyla asıl tehlike ve tehdit, ABD’den gelmektedir. Bu nedenle ABD, bu topraklardan defedilmeden de terör olayları sona ermeyecektir. Dolayısıyla PKK’nın kendini feshetmesi, terörün biteceği anlamına gelmez. Çünkü terörden nemalanan başta ABD olmak üzere diğer emperyal ve Siyonist güçler, PKK’nın yerine, PKK’dan daha tehlikeli ve adı MKK olan ya da başka bir isimle yeni bir örgüt kurarlar. Sivrisineklerden kurtulmanın yolu bataklığı kurutmaktır. Çünkü bataklık var olduğu müddetçe sivrisineklerin sonu gelmez. Türkiye’de yapılan ise, bataklığı kurutmaktan ziyade sivrisineklerin yok edilmesiyle uğraşılmaktadır. Bu ise nafile bir çabadır.
PKK’nın Fesih Kararı
PKK, nihayet 5-7 Mayıs 2025 tarihleri arasında yaptığı 12. kongresiyle fesih kararı aldığını duyurmuştur. Bu karar, Türkiye hatta bölge açısından önemli bir karar olabilir. Çünkü bu karar, 15 Ağustos 1984 yılında Eruh ve Şemdinli baskını ile başlayan silahlı terör olayının, -eğer gereği yapılırsa- şu ya da bu şekilde sona ereceği anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi bu süreç MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclisin açılışında DEM sıralarında oturan DEM’li milletvekilleriyle tokalaşmasıyla başlamıştır. Daha sonra 22 Ekim’de de grup toplantısında Abdullah Öcalan’a yönelik olarak:
“Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa, gelsin DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün bittiğini, örgütün lağvedildiğini ilan etsin” çağrısında bulunmuştur.
Akabinde ise 30 Ekim’de C. Başkanı Erdoğan, “Ülke ve millet olarak Sayın Bahçeli’nin, elini değil tüm vücudunu taşın altına koymasıyla çok daha büyük bir imkân ele geçirildi” şeklindeki açıklamasıyla Bahçeli’yi desteklemiştir.
28 Aralık’ta da DEM Parti milletvekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder, İmralı’da, Abdullah Öcalan ile Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla ilgili görüşmüşlerdir. Yapılan bu görüşmede Öcalan, “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim” diyerek müspet tavrını belirtmiştir.
Bu görüşmeden sonra DEM Partisinde bir heyet parlamentodaki partileri ziyaret etmiş, Kuzey Irak’taki PKK/KCK’lılarla ve Suriye’deki PYD’lilerle de görüşmüşlerdir. Bu görüşmelerin sonucunda tekrar İmralı’da Öcalan ile görüşülmüştür. Bu görüşmenin sonucunda 27 Şubat 2025 tarihinde Öcalan’dan beklenen “silah bırakma ve kendini feshetme” şeklindeki açıklama, kamuoyuna Kürtçe ve Türkçe olarak duyurulmuştur. Öcalan, 350 kelimeden oluşan bu açıklamasında;
“Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.
Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” demiştir.
10 Nisan 2025 tarihinde de, Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmralı heyetini TBMM başkan vekili ve İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile Van milletvekili Pervin Buldan’ı kabul etmiştir. Bu görüşme, 1 saat 25 dakika sürmüştür.
Öcalan’ın Açıklaması ve Oluşan Kafa Karışıklığı
Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı açıklamanın sadece PKK’yı mı yoksa bütünüyle KCK’ya bağlı diğer örgütleri de kapsayıp kapsamadığı konusunda kafa karışıklığı oluşmuş ve bu kafa karışıklığı halen de devam etmektedir. Nitekim Suriye’deki PYD/SDG ve başındaki Ferhat Abdi Şahin, Öcalan’ın açıklamasının kendilerini kapsamadığını, dolayısıyla kendileri için fesih işleminin olmayacağı açıklamasında bulunmuştur. PYD, bu konuyla ilgili olarak özetle şöyle bir tavır takınmış durumda: “… Sizin bahsettiğiniz PYD ve YPG olabilir. Onlar KCK’nın parçasıydı. Biz, Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY), Suriye Demokratik Konseyi (SDK) ve onu sivil toplum örgütleriyiz (örneğin TEV-DEM). Öcalan’ın yolundayız, onu lider kabul ediyoruz ve çağrısını destekliyoruz. Fakat silah bırakma çağrısı bize değil, PKK’ya yapıldı. Biz, PKK değiliz. PKK’nın silah bırakmasının Türkiye’ye ve Orta Doğu’ya barış getireceğine inanıyoruz, bu yüzden destekliyoruz. Ancak bu karar bizi bağlamaz, Suriye’de güvenliğin sağlanmadığı bir ortamda kendimizi korumak için siyasi mücadele veriyoruz. Bu nedenle bizi PKK ile aynı çerçevede düşünmeyin. Biz Suriye’deki yeni yönetime dahil olmak, Türkiye’yle iyi ilişki kurmak istiyoruz. Bu hedefimize Suriye’de âdemi merkeziyetçi bir idare kurulmasıyla ulaşacağız…”[1]
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, omurgasını Kürt gücü YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’ye yaptığı silah bırakma çağrısının kapsamına girmediğini söylemiştir.
İmralı heyeti üyesi DEM Parti İstanbul Milletvekili müteveffa Sırrı Süreyya Önder ise, DEM Eş Başkanının tersine katıldığı bir TV yayınında silah bırakmanın YPG’yi de kapsadığını söylemiştir.
Türkiye’de her aşamadaki yetkili makamlar da, “… PYD, PKK’nın parçası olarak silah bırakmalı veya uygun bir biçimde Suriye’nin yeniden yapılanan ordusuna katılmalı; kontrol ettiği bölgeler Suriye hükümetinin denetimine geçmeli; Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğine zarar gelmemeli…”, “… Suriye’de Baasçı rejimler döneminde Kürtler haksızlığa ve adaletsizliğe uğramıştır. Kürtlerin hakları korunmalı, tekrar haksızlığa uğraması engellenmelidir…”[2] şeklinde düşünmektedirler.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Öcalan’ın açıklamasının oluşturduğu kafa karışıklığı, henüz giderilebilmiş değildir. Oysa konuyla biraz ilgilenen herkes biliyor ki SDG’nin omurgasını PKK/PYD oluşturmaktadır. PKK/PYD’yi, SDG’den çekip alırsanız, geriye bir tabela örgüt kalır. SDG ismi ise PKK/PYD’yi kamufle etmek için ABD’lilerin isteği üzerine bulunmuştur. Nitekim PKK-PYD ile yakın çalıştığını anlatan ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, SDG ismiyle ilgili şunları söylemiştir:
“Onlar kendilerine resmî olarak YPG diyorlardı ki Türkler, bunun PKK ile aynı olduğunu söylüyor ve ‘Benim terörist bir düşmanımla muhatap oluyorsunuz, bunu müttefik olarak nasıl yapabilirsiniz?’ diyordu. Biz de bunun üzerine onlara isimlerini değiştirmeleri gerektiğini söyledik. Mesela, YPG dışında kendinizi nasıl adlandırmak istersiniz? Bir gün sonra adlarının ‘Suriye Demokratik Güçleri’ olduğunu ilan ettiler.”
SDG’nin başına da kendisini Abdullah Öcalan’ın evlatlığı[3] olarak tanıtan ve 23 yaşından beri PKK içinde bulunan ve Öcalan’ın Suriye’deki karargâhında uzun süre idari işlerde görev yapan Ferhat Abdi Şahin (Mazlum Kobani/Şahin Cilo) getirilmiştir.[4] ABD, nasıl ki PKK/PYD’yi perdelemek için SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) kurmuşsa şimdilerde de SDG’yi Öcalan’ın çağrısı kapsamı dışında tutmak için yeni bir perdelemeye gitmektedir. Kim ne derse desin SDG ve işbirlikçi Ferhat Abdi’nin yaptığı bu açıklamanın arkasında da ABD ve Siyonist İsrail bulunmaktadır. Türkiye C. Başkanı Erdoğan, hala eli kanlı katil Trump’a ‘kıymetli dostum’ diye hitap etmektedir. Bugün ABD’nin başında bulunan Trump’la, pastör Andrew Brunson’ın[5] serbest bırakılması için Türkiye’yi tehdit eden Trump, aynı Trump’tır. Kıymetli dost olarak görülen bu Trump, en az Netanyahu kadar acımasız bir bebek katilidir ve Gazze’deki Siyonist soykırımın de en önemli destekçisidir.
KCK, Çatı Örgüttür
Öcalan, ahtapotun kolları gibi olan bu terör örgütünü özellikle de dört ülkedeki faaliyetlerini cezaevinde idare etmiş ve zaman zaman isim değişikliğine giderek örgütü yeniden organize etmiştir. “Cezaevindeki bir mahkûm, bunu nasıl yapıyor?” sorusu anlamlı olsa da vakıa budur. Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da tutuklanması başlangıçta PKK içinde bir belirsizlik oluşturmuşsa da bu, çok uzun sürmemiştir. Cezaevinde olmasına rağmen sanki örgütün başındaymış gibi örgütünü tekrar yönetmeye başlamış hatta Suriye (PYD, 2003 yılında) ve Irak’ta (PÇDK, 2002 yılında) PKK benzeri yeni örgütler kurma talimatlarını vererek bu örgütlerin kurulmasını sağlamıştır. Cezaevinde müebbet hapse mahkûm olan Öcalan’ın bu talimatları, sadece örgütteki moral bozukluğunu gidermekle kalmamış, aynı zamanda örgütü yeniden dizayn ederek canlandırmıştır. Bu nedenle PKK’nın ismini 2002’de KADEK (Kürdistan Demokratik Özgürlük Kongresi), 2003’te ise KONGRA-GEL (Kürdistan Halk Kongresi) olarak değiştirilmesini sağlamıştır. Amaç, PKK ismini kamufle ederek, ismi değiştirilen örgütü ülkelerin terör listesine alınmamasını sağlamaktı. Ancak buna rağmen 2004’te örgüt, PKK ve KONGRA-GEL adıyla hem Amerika’da hem de birçok Avrupa ülkesinde terör örgütleri listesine alınmıştır.
İmralı Cezaevi’ndeki Öcalan tarafından ortaya atılan ‘Demokratik-ekolojik toplum’ ve bu çerçevede ‘Demokratik konfederalizm’ tezleri aslında PKK’nın uzun süredir savunduğu “Büyük Kürdistan” hayalinden koptuğunun da bir göstergesiydi. Örgüt o tarihten itibaren, Kürtlerin yaşadıkları dört ülkede (İran, Irak, Türkiye ve Suriye) kendilerine özgü örgütlenme ve parti kurma düşüncesini gündeme getirmeye çalışmıştır.
Türkiye için KADEK (aslında PKK), İran için Kürdistan’da Özgür Hayat/Yaşam Partisi (PJAK), Irak’ta Demokratik Çözüm Partisi, (PCDK) Suriye için ise Demokratik Birlik Partisi (PYD) kurulmasını kararlaştıran örgüt, bir süre sonra KONGRA-GEL ve KADEK fikri ortadan kaldırılarak Nisan 2005’te PKK ismine geri dönülmüştür.
Örgüt tarafından 20 Mart 2005’te Öcalan’ın görüşleri doğrultusunda yeni bir örgütlenme modelini ifade eden Kürdistan Demokratik Konfederalizmi-Koma Komalen Kürdistan (KKK) yapısı ilan edilmiştir. KKK aslında, Aralık 2004’te ‘Türkiye Demokratik Ekolojik Toplum Koordinasyonu’ TÜDEK’in faaliyete geçirilme teşebbüsünün başarıya ulaşmaması üzerine ortaya çıkmıştır.[6] Bu yapının Türkiye ayağı ise Kürdistan Demokratik Konfederalizmi/Türkiye Koordinasyonu (KKK/TK) olarak nitelendirilmiştir. KONGRA-GEL Genel Kurulunun 25 Mayıs 2007 tarihli oturumunda ise KKK Sözleşmesi’nde değişikliklere gidilmiş ve değişiklik sonrası sözleşme, “KCK Sözleşmesi” olarak ilan edilmiştir. İşte KCK yapısının temeli de 17 Mayıs 2005 tarihinde kabul edilen bu sözleşmeye dayanmaktadır. Bunun anlamı ise terör örgütünün KCK’yı, KKK’nın devamı olarak görmüş olmasıdır.
KKK yapısının istenilen düzeyde etkili olamaması üzerine ise 25 Mayıs 2007 tarihi itibariyle yeni bir üst/çatı yapılanma olarak ‘KCK’ (Kürdistan Topluluklar Birliği-Koma Civakên Kurdistan) sistemi ilan edilmiştir.[7]
Bu sözleşmede KCK yapısının kurucusu, Abdullah Öcalan olarak gösterilmiştir: “Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. … Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar.” Dolayısıyla KCK yapılanması, emir ve talimatlarını Abdullah Öcalan ve PKK’nın lider kadrolarından almakta ve her fırsatta Abdullah Öcalan’ın önderliğine vurgu yapılmaktadır.
KCK; PKK’yı, BDP’yi (Barış ve Demokrasi Partisi), PYD’yi (Irak’ta Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi-PÇDK, İran’da Kürdistan Özgür Hayat/Yaşam Partisi-PJAK da dâhil olmak üzere) ve diğer bütün organizasyonları içine alan konfederal bir devlet yapılanmasının adıdır. Kısacası KCK, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de örgütleri de kapsayan “Büyük Birleşik Kürdistan”ın hemen bütün organlarını kapsayacak tarzda tasarlanmış paralel bir devlet organizasyonudur. KCK Yürütme Konseyi, yürütme erkini yani hükümeti, Yürütme Konseyi Başkanı da icranın sorumlusu, yani başbakanı temsil etmektedir. Yürütme Konseyi Başkanı, PKK ve diğer bütün silahlı gruplara, alandaki diğer örgütlenmelere hükmeden yapının başında bulunmaktadır.
Dolayısıyla PYD de, KCK sistemi içerisinde yer almaktadır. PKK ile PYD aynı ideolojik merkezden beslenmekte olup ikisinin de lideri Öcalan’dır. Rojava Kürdistan bölgesi, Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve yöneticileri Cemil Bayık’ın başında bulunduğu KCK Başkanlık Konseyi’ne bağlıdır.[8]
Terör örgütleri, 4 ülkede, 4 federasyon kurmak ve daha sonra da bu 4 federasyonu birleştirip konfederasyon şeklinde büyük Kürdistan’ı kurmayı hedeflemişlerdir. Hepsinin lideri Öcalan’dır. Hepsinin bürolarında Öcalan’ın fotoğrafları bulunmaktadır. Aynı hedefe yönelirler. İsimleri farklı olsa da hepsi aynı yolun yolcusudur.
PKK/KCK’ya Asla Güvenilmez!
PKK’nın kendini feshettiğini ve silahları bırakacağını açıklaması elbette kulağa hoş gelmektedir. Çünkü bu, on yıllardır devam eden ve on binlerce insanın ölümüne neden olan terörün bitmesi anlamına gelmektedir. Ümit ve temennimiz, bu açıklamanın, sadece PKK için değil KCK’nın diğer birimleri -PJAK, PCDK ve PYD- için de geçerli olsun. Ama şu bilinmelidir ki, PKK ya da KCK, kendi iradesiyle hareket eden bir örgüt olmadığı için, aldığı bu son kararın uygulanıp uygulanmayacağı da henüz belli değildir. Çünkü geçmişte de benzeri sözler verilmiş ve ateşkesler ilan edilmiş olmasına rağmen bu kararlara uyulmamıştır.
Nitekim:
- Celal Talabani’nin araya girmesiyle 20 Mart-25 Nisan 1993 tarihleri arasında 35 gün sürecek şekilde ateşkes ilan edilmişti. Ancak bu ateşkes ilanına rağmen PKK sözünde durmamış, Bingöl’de silahsız 33 askeri pusuya düşürerek katletmesiyle, çatışmanın tekrar başlamasına neden olmuştur.
- Daha sonra 15 Aralık-16 Aralık 1995 ve 1 Eylül-2 Eylül 1998 tarihleri arasında ateşkes ilan edilmiştir. Ancak bunlar da çok uzun sürmemiştir. En uzun süreni ise Öcalan’ın tutuklanarak İmralı Cezaevi’ne konulmasından sonra gerçekleşmiştir. Bu ise 15 Şubat 1999’da Kenya’dan bir paket halinde –bazı şartlarla- Türkiye’ye teslim edilmesi ile başlamıştır.[9]
1 Haziran 2004 tarihine kadar 1830 gün devam eden bu ateşkes, içeride Özel Harpçi/Ergenekoncu, dışarıda da Siyonist ve emperyal güçlerin isteği doğrultusunda sona erdirilmiştir.[10]
- Norveç’in Başkenti Oslo’da PKK ile 2006’da başlayan gizli görüşmeler, PKK’nın 14 Temmuz 2011’de Silvan’da gerçekleştirdiği saldırıyla 13 askeri katletmesiyle bu görüşmeler kesilmiş ve çatışmalar yeniden başlamıştır. Hükümet daha sonra İmralı’da Öcalan’la doğrudan görüşmelere başlamıştır. Bu görüşmelerin sonucunda da Öcalan, 21 Mart 2013’te “Silahlı güçlerimiz sınır dışına çekilsin. Artık silahlar sussun. Türk halkı ve Kürt halkının akan kanı duracak. Silah değil siyaset işleyecek” şeklindeki mesajının Diyarbakır’da okunması, ülkede yeniden olumlu bir havanın oluşmasına neden olmuştur. Bu mesajın okunmasının akabinde 23 Mart’ta ise PKK/KCK da ateşkes ilan etmiştir.
Ancak olumlu olarak devam eden bu sürece rağmen PKK, 30 Haziran – 5 Temmuz tarihleri arasında Kandil’de 9. Kongresini toplayarak KCK’nın üst yapısını değiştirmiş ve faaliyetlerini Birleşik Kürdistan Devleti’ni kurmaya yoğunlaştırmıştır. Bu da göstermektedir ki, PKK’nın asıl amacı, çözüm süreci değil bu süreci kullanarak asıl hedefini gerçekleştirmektir. Esad rejiminin PYD’ye alan açmasına güvenen PKK/KCK, Türkiye’de Şemdinli’den başlamak üzere alan hâkimiyeti kurmaya yönelmiştir. Bu ise çözüm sürecinin bitmesi anlamına geliyordu.
KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’na getirilen Cemil Bayık, 22 Ekim 2013’te Kandil’de yaptığı açıklamada, “… Sürecin sonuna gelindi. Ya Kürt hareketiyle derin ve anlamlı müzakereleri kabul ederler ya da Türkiye’de iç savaş çıkar. Eğer hükümet koşullarımı kabul etmezse şimdi çıkan grupların yeniden Kuzey Kürdistan’a dönüşü için hazırlık yaparız” diyerek bir anlamda örgütün sürece bakışını ortaya koymuştur.[11] Bu tür tehdit içerikli açıklamalar, defalarca çeşitli konumdaki PKK’lılar tarafından da yapılmıştır.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu da, Hükümet’in son dönemde kamu düzenini yeniden tesis için yaptığı operasyonları ‘siyasi soykırım’ olarak değerlendirerek, kendilerinin de bu operasyonlara karşılık vereceğini hatta askerleri, polisleri, kaymakamları, diğer devlet memurlarını ve onlarla işbirliği yapacakları ‘tutuklayacakları’nı söylemiştir.[12] Karasu’nun açıklamasından da anlaşılacağı üzere PKK/KCK, meydan okuyor, “Sen beni tutuklarsan ben de seni tutuklarım” diyor, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerdeki egemenlik haklarını tanımıyor. Seninle eşit güç ve yetkilere sahibim, diyor.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok da, “Kaldı ki biz daha önce de söyledik: Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi adım atılmadan, Önder Apo özgürleşip bizzat gerillayla görüşmeden bu tür şeyler tartışılamaz. Gerilla da hiçbir biçimde silah bırakmaz.”[13] demiştir.
“Eğer Kürdistan’da çekilmesi gereken bir güç varsa o da işgalci güç konumunda olan ordu ve polistir. Siyasetçileri, gençleri, kadın aktivistleri, hatta üniversitelerde öğretim görevlilerini gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar. AKP’nin tutuklamalar yaptığı bir yerde hareketimizin de tutuklama yapması ve bu tutuklamalara karşı misilleme hakkını kullanması meşrudur ve hiç kimse tarafından da tartışılamaz. Herkes şunu bilmelidir ki, hareketimiz de halkımıza karşı suç işleyen kişi ve kesimleri gözaltına alma ve tutuklama hakkına sahiptir. Bunlar kimler olur? Nasıl ki Kürt legal siyasetçileri AKP nezdinde suç işliyor ve tutuklama gerekçesi var deniliyorsa; AKP’lilerden de suç işleyenler vardır. Resmi görevlileri vardır. Suçlu başka insanlar ve çevreler vardır. Biz de bu noktada kendi hukukumuzu uygulamak durumunda kalırız.’’[14] Benzeri bir tehdit açıklamasını da “hükümetin Ekim ayına kadar adım atmaması halinde ateşkesin bozulacağını” Öcalan yapmıştır.[15]
Bu tehdit açıklamaları akabinde 6-8 Ekim Kobani olayları ve hendek ve çukur bu çözüm sürecinin de sonunu getirmiştir.[16]
Umut ve temennimiz, bu son silahları bırakma ve fesih kararı bir hayal kırıklığına neden olmamasıdır. Ama PKK/KCK/PYD’nin fırsatçı, pragmatist ve tetikçi bir örgüt olduğu asla unutulmamalıdır. Bu nedenle belirsizlikler ve atılması gereken adımlar, bir an önce atılmalıdır. Alınacak kararlar, başta Türkiye’deki örgüt mensupları olmak üzere bütünüyle bölgedeki yani İran, Irak, Suriye ve hatta Avrupa uzantılarına kadar genişletilmelidir.
Bu nedenle;
- Öcalan’ın açıklamasındaki belirsizlikler, mutlaka ve bir an önce giderilmelidir. Çünkü PYD’den ve DEM’den gelen bazı çatlak sesler, Öcalan’ın çağrısının kendilerini -PYD/SDG’yi- kapsamadığını belirtmektedirler. Bu seslerin ne pahasına olursa olsun mutlaka kesilmesi gerekmektedir. Aksi halde bu terör örgütünün hem Suriye içindeki ayrılıkçı -Dürziler, Nusayriler, Şebbihalar, vb.- gruplarının beklenti içerisine girmesine hem de Siyonist terör örgütü İsrail ile birlikte hareket etme ihtimaline kapı aralayacaktır. Bu ise bölge halkları için baş edilemez bir terör yumağına dönecektir. Oysa bölgede terörün bitmesi, hem içerideki ayrılıkçı terör gruplarının hem de Siyonist çetelerin kısacası terör baronlarının ellerindeki maşaların alınmasıyla mümkün olacaktır. Bölge halklarının ve özellikle de Filistin halkının rahat nefes alması buna bağlıdır. Bu durum, aynı zamanda Siyonist ve emperyal ülkelerin desteğiyle koltuklarını koruyanların da sonunun başlangıcı olacaktır.
- Suriye’deki PKK/PYD kamuflajı olan SDG ile Suriye’nin yeni yönetimi arasında 10 Mart 2025’te gerçekleştirilen 8 maddelik anlaşma bir oyalamadan ibarettir. Anlaşmanın üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen ciddi bir mesafe kat edilmiş değildir. Tersine imzalanan bu anlaşmanın mürekkepleri kurumadan 26 Nisan 2025’te Kamışlı’da ‘Kürt Ulusal Birlik Konferansı‘ düzenlenmiştir. Bu konferansın asıl amacı, Suriye yeni Suriye’nin yeni rejimini işlemez hale getirmektir. Çünkü bu konferansta, hem Şara yönetimi ile PYD/SDG’nin yaptığı anlaşmaya hem de Türkiye ve Suriye yönetiminin defalarca yaptıkları Suriye’nin üniter yapısı anlayışına ters kararlar alınmıştır. Nitekim bu konferansta konuşan Mazlum Abdi, merkezi hükümet ve üniter devlet yapısına karşı olduğunu açıkça beyan etmiş, özerklik ya da federasyon talebini yinelemiştir. Sonuç bildirgesinde yer alan talepler ise Suriye’nin mevcut şartlarını göz ardı eden, uygulanabilirlikten uzak ve Şam yönetimiyle bütünleşme iradesi taşımayan bir perspektife işaret etmektedir.
Uzun zamandan beri toplanamayan bu konferansın alelacele toplanarak böyle kararlar alması, ABD’ye rağmen olmuş değildir. Tam tersine bu konferans, Siyonist güçlerin ve ABD’nin açık desteğiyle toplanmış, hem Türkiye’nin ‘terörsüz Türkiye’ hem de Suriye yeni rejiminin üniter devlet yapısı politikasını işlevsiz hale getirmeye yöneliktir.
PKK/PYD/SDG’nin Siyonist İsrail ile ilişkileri –zorla ya da anlaşma ile- kesilmeden adı geçen bu örgüt tarafından verilen sözlerin, imzalanan anlaşmanın hiçbir önemi ve anlamı yoktur. Çünkü bu örgütler, kullanılmaya müsait fırsatçı ve pragmatisttir. Fırsatını buldukları an harekete geçmekten çekinmezler.
- PKK/PYD’nin, Siyonist güçlerden ve ABD’den bağımsız karar alması mümkün değildir. PYD’nin, Öcalan’ın yaptığı son açıklama ile ilgili tavrın belirleyicisi de aynı güçlerdir. PKK/PYD/SDG, ABD’nin bölgedeki tetikçi gücüdür. Dün PKK/PYD’yi perdelemek için SDG’yi kurduran ABD, bugün de SDG’yi perdelemek için SDG’nin PKK ile ilişkisinin olmadığını, Öcalan’ın açıklamasının ise PKK’ya yönelik olduğunu SDG’yi kapsamadığını söylemek suretiyle SDG’yi perdelemeye çalışmaktadır.
Sonuç itibariyle bölgede var olan –ismi ve düşüncesi şu ya da bu olan bütün- terör örgütlerinin ve dolayısıyla terörün devlet olarak örgütlendiği Siyonist İsrail’in arkasındaki güç de ABD’dir.
ABD, ‘dostumuz’ ve ‘stratejik müttefikimiz’ olduğu müddetçe bu topraklarda terör de bitmez, darbe de bitmez.
Ali KAÇAR
[1] https://fikirturu.com/jeo-politika/pyd-nereye-kosuyor-silah-birakma-mi/
[2] Aynı yer
[3] https://serbestiyet.com/yazarlar/bir-fotografin-anlattigi-192364/
[4] Daha geniş bilgi için bkz; Ali Kaçar, Baas Darbesinden PYD/PKK’ya Suriye Kürtleri, Genç Birikim Yayınları, 1.bsk. Nisan 2025, s.185 vd.
[5] Trump Brunson ile ilgili Twitter’den şu açıklamayı yapmıştı: “Birleşik Devletler, harika bir Hıristiyan, aile adamı ve harikulade bir insan olan pastör Andrew Brunson’ı uzun süredir hapsettikleri için Türkiye’ye geniş çaplı yaptırımlar uygulayacak. Büyük ıstırap çekiyor. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı!” ABD Başkan Yardımcısı Pence de: “Rahip serbest bırakılmazsa Türkiye’ye yaptırım uygulanır” demişti. O dönemde Brunson üç yıl ceza almasına rağmen serbest bırakılması çok konuşulmuştu. Trump’ın herhangi bir şey için çok sevdiğini söylediği C. Başkanı Erdoğan’a yönelik yapmaması için hiçbir neden yoktur.
[6] Daha geniş bilgi için; Doç. Dr. Ertan Beşe’nin “PKK’dan KCK’ya Yeni Arayışlar” başlıklı makale, http://sde.org.tr/userfiles/file/sdesubatsayi.pdf
[7] https://www.ajindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423936126.pdf
[8] Daha geniş bilgi için bkz; Ali Kaçar, Suriye Kürtleri, “PYD de PKK’da KCK Kuruluşudur” başlıklı konu, Bölüm 3, s.135 vd.
[9] https://www.gencbirikim.net/dergi_arsivi/genc_birikim_173_sayi_ekim_2013.pdf
[10] Öcalan’ın avukatı İrfan Dündar, Öcalan’la ağırlıklı olarak asker kökenli görevlilerden oluşan bir komisyonun görüştüğünü, komisyonun dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu tarafından kurulduğunu, bu komisyonun Öcalan’la yapılan bir pazarlığın detaylarını şöyle anlatmıştır: “Bu komisyon ile Abdullah Öcalan arasında yapılan görüşmelerde PKK örgütünün silahlı militanlarının büyük bölümü Kuzey Irak’a çekilmesi ancak 500 kadar militanın Türkiye sınırları içerisinde kalması konusunda anlaşmaya varıldı. 500 militanın Türkiye’de kalmasını da Abdullah Öcalan, bana yapmış olduğumuz görüşme esnasında kendisine askeri yetkililer tarafından 500 PKK militanının Türkiye’de kalmasının teklif edildiğini, kendisinin de tamamının Türkiye sınırları dışında kalması gerektiğini ancak bunun askeri yetkilerce kabul edilmediğini gerekçe olarak kendisine askeri yetkililerce Türkiye sınırlarının tamamı silahlı PKK militanlarından arındırırsak bu bölgelere diğer terör örgütleri tarafından ele geçirilebilineceği ve bölgenin kontrol edilemeyeceğinin kendisine söylediğini ifade etti.” Bkz; https://www.yenisafak.com/gundem/ocalanin-cekilelim-teklifini-kivrikoglu-ekibi-kabul-etmedi-378773
[11] http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kurtler-kobani-ve-cozum-surecinin-gelecegi
[12] http://www.ozgur-gundem.com/? haberID=122664&haberBaslik=Soyk%C4%B1r%C4%B1m%20operasyonlar%C4%B1na%20kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1k%20verece%C4%9Fiz&action=haber_detay&module=nuce
[13] http://www.aljazeera.com.tr/gorus/cozum-surecinde-yaklasim-farkliliklari
[14] http://www.milliyet.com.tr/sabri-ok-silahsizlanma-gundem-1973869/; http://www.21yyte.org/tr/fikir-tanki/6747/pkk-silahsizlanma-ve-cekilme-gundemimizde-yok-cekilmesi-gereken-ordu-ve-polistir
[15] Daha geniş bilgi için, Ali kaçar, “Çözüm Süreci ve Gelinen Aşama”, başlıklı yazı için bkz; https://www.gencbirikim.net/dergi_arsivi/genc_birikim_173_sayi_ekim_2013.pdf
[16] https://www.gencbirikim.net/cozum-sureci-ve-kckpkk/

Follow