Ali KAÇAR
Suriye’de, iki seneyi aşkın bir süreden beri tam anlamıyla bir iç savaş hali yaşanmaktadır. Aslında bu, bir iç savaş olmaktan öte, eli kanlı bir diktatörün işbirlikçilerinin yardım ve desteğiyle kendi halkını, kimyasal gazla, scud füzeleri ile savaş uçakları ile katletme olayıdır. Bu eli kanlı diktatörün, bu zalimliği, katilliği, kendi halkına düşman oluşu, olayların meydana geldiği Mart 2011 itibariyle başlamış değildir; bu, Baba Hafız el-Esad, en yakın arkadaşı ve kendisi gibi Nusayri olan Salah Cedid’den yönetimi bir darbeyle devraldığı 1970’den beri var olan bir durumdur. Özellikle Temmuz 1980’de, İhvan olarak suçlanan ya da sadece İhvan’a mensup olmanın cezası olarak idamı öngören 49 sayılı kanun ve Şubat 1982’de 30-40 bin insanın katledildiği, bir o kadarının da kaybolduğu Hama olayları, Firavunları, Nemrudları bile aratacak türden zulüm örnekleridir. Esad ailesinin zalimliği, kan dökücülüğü sadece Müslümanlara karşı da olmamıştır. Nitekim kendisini 1983’de bir darbeyle devirmeye çalışan ve aynı zamanda Hama katili de olan kardeşi Rıfat el-Esad ile çatışmasında bu zalimliği görmek mümkündür.
İşin üzücü yanı, yukarıda verilen bir iki örnekten de anlaşılacağı üzere Esad ailesinin bu zalimliği, bu barbarlığı sadece kendi halkına karşı olmasıdır. Oysa Suriye için stratejik önemi haiz olan Golan Tepeleri, 1967’den beri Siyonist İsrail’in işgali altında bulunmaktadır. Gerek Salah Cedid (1967-1970) ve gerekse Esad ailesinin (Hafız el-Esad 1930-2000; Beşşar el-Esad, 1965) diktatörlüğü döneminde Golan Tepeleri’ni geri almak için parmak bile oynatılmamıştır. Bu aile içeride kendi halkına karşı Hama katliamını yaşatmış, dışarıda ise Müslümanlara karşı Marunîlere yardım etmek için Lübnan’a girmiş, ama Siyonist İsrail’e yönelik kılını dahi kıpırdatmamıştır. Hatta Siyonist İsrail, 6 Eylül 2007’de, Şam yakınlarında Suriye’ye bir askeri tesisi bombalamasına Esad rejimi dişe dokunur bir açıklama dahi yap(a)mamıştır. Ocak ve Mayıs (03-05 Mayıs 2013) aylarında Siyonist İsrail’in Suriye’deki bazı hedeflere yönelik saldırısı için de aynı durum geçerlidir. Aslında Siyonist İsrail’in 2013’deki saldırıları, Suriye’nin eli kanlı diktatörüne rahat nefes aldırmak ve devrimcilerin eline geçme ihtimali olan silahları kullanılmaz hale getirmeye dönük saldırılardı. Ama her ne olursa olsun, bu, bağımsızlık iddiasında bulunan bir ülkenin egemenlik haklarına bir saldırıdır ve haysiyetli bir devlet için de bir savaş nedenidir. Ama Suriye’deki Baas diktatörlüğünün böyle bir hedefi hiç olmamıştır. Kâğıt üzerinde savaş hali devam ediyor ise de, Suriye Baas diktatörlüğü, Siyonist İsrail için güvenilir bir komşudur.
Suriye ve bölge üzerinde emperyal menfaatleri olan Siyonist ve işgalci güçler, Suriye’de devam eden iç savaşın bitmesini istemiyorlar. Bu nedenle de Esad karşısında zayıf düşen muhaliflere destek vererek güçlenmesini, güçlenip Esad yönetimi için tehlikeli olmaya başladığı zaman da desteği keserek Esad yönetiminin devamını sağlamaktadırlar. Aynı şey Esad yönetimi için de geçerlidir. Kısacası Suriye’de tarafların birbirlerini yenemeyecekleri şekilde bir denge oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu denge, Beşşar Esad gitmesin, devrimciler bitmesin, ama denge iki taraf da birbirini yenmesin üzerine kurulmuştur. Esad’ın tanklarına, uçaklarına karşı kendilerini savunabilecek, ele geçirdikleri yerleri koruyabilecek türden ağır silahlar verilmemesi için bin bir türlü gerekçeler uydurulmaktadır. Taraflar, halsiz, mecalsiz kalıncaya kadar bu denge korunmaya çalışılacaktır. İşte o zaman belki bir koruyucu gibi Suriye halkının yardımına koşacaklar. Tabi o zamana kadar halk kalırsa! Amaç, Siyonist İsrail’in önümüzdeki uzun yıllar rahat etmesidir. Çünkü dişleri sökülmüş, uysal komşu dizaynı bölgede Siyonist İsrail’in geleceğini güvence altına almaya yöneliktir.
DAVUTOĞLU’NUN İTİRAFI!..
Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bir grup gazeteciyle Suriye ile ilgili gerçekleştirdiği oturumda bazı itiraflarda bulunmuştur. Bu oturumda ‘Beşşar Esad’ın bu kadar gaddarlaşabileceğini tahmin edemedim’ diyen Davutoğlu itiraflarına şöyle devam etmiştir; “Kendi halkına Scud fırlatacak kadar barbarlaşacağını öngöremedik. Tanıdığımız kimliğinin dışına çıkıp barbarlaşacağını bilemedik. Esad’ın sorunu, annesinin yaşıyor olması. Şu an Dubai’de olan annesi, ona hep babasını ve Hama’da izlediği yöntemi telkin ediyor. Bizimle makul konuşuyor, sonra her hafta düzenli bir araya gelen ailesinin yanına gidip fikir değiştiriyor. Rejimden kaçan General Tlass da bunu söylüyor.” (Abdülhamid Bilici, 25 Mayıs 2013, Zaman)
“Beklentilerimizin çıkmadığı durumlar tabii ki oldu. Açıkçası, ben Esad’ın bu kadar barbarlaşabileceğini düşünmüyordum. İnsan olarak tanıdığımız için durdurabiliriz kanaati taşıdım hep. Kimyasal silahtan SCUD’a kadar bu kadar katliam yapabileceğini kimse düşünemezdi.”(Aslı Aydıntaşbaş, 25.05.2013, Milliyet)
Benzeri itirafları oturuma katılan diğer gazeteciler de kendi köşelerinde nakletmişlerdir. ‘Stratejik Derinlik’ kitabının yazarı ve uzun zamandan beri Türkiye Dış politikasına yön veren bir akademisyenin/bakanın, komşu bir ülkeyi ve üstelik 1970’den beri katliamları ün salan eli kanlı, bütün fertleriyle katil olan bir aileyi tanımaması gerçekten üzüntü vericidir. Ancak üzülerek belirtelim ki, Davutoğlu, bu itirafları ile Esad ailesini de, Baas rejimini de yeterince tanımadığını göstermiştir. Çünkü Davutoğlu, kanla, darbeyle 40 küsur yıldır iktidarda olan bir aile için diyor ki, ‘bu kadar barbarlaşacağını bilmiyordum, kimyasal silahtan SCUD’a kadar bu kadar katliam yapabileceğini kimse düşünemezdi.’ Davutoğlu’nun barbarlaşacağını tahmin etmediği/edemediği Esad yönetimi, sadece 1982 Hama katliamında yasaklı/yasaksız her türlü silahı kullanarak binlerce masum insanı katletmiş bir yönetimdir. Daha öncesinde 1976’da Telzaatar kampında Filistinli Müslümanların 53-54 gün devam şanlı direnişine rağmen 5 binden fazla Müslüman’ın katledilmesi ve binlerce Müslüman’ın mülteci konumu düşmesi de baba Esad’ın marifetiyle gerçekleşmiştir.
Demek ki, Davutoğlu, bu Müslümanların, “Hâlihazırda, yüzde 40’ı yoksul Lübnanlılar ve gerisi Filistinlilerden oluşan 30.000 dolayında insanın bulunduğu kampımız tam bir yıkım manzarası arz ediyor. Top ateşi ve ölüm tehlikesi altında kuyulardan taşıyabildiğimiz çok az su dışında suyumuz yok; evlerimizin enkazından kurtarabildiklerimiz dışında yiyeceğimiz yok; ne herhangi bir elektriğimiz var, ne de ilacımız ve tıbbi tedavi olanağımız…
“Kampımıza karşı -ne yazık ki- Suriye silahları kullanılırken, Şam’daki yöneticiler, Lübnan’da bulunmalarının nedeninin kampımızı korumak olduğunu söylemeye devam ediyorlar. Bu, herkesten çok bizi yaralayan alçakça bir yalandan başka bir şey değil…” feryadını da duymamış ya da okumamıştır.
Kısacası Başbakan Erdoğan da, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da Esad ailesinin gaddarlığını, barbarlığını gerçekten bilememiş ve tanıyamamıştır. Şayet bilmiş ve tanımış olsalardı, 16 Eylül 2009’da “Türkiye–Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi”nin kurulmasını kararlaştırırlar mıydı? Hatta 12–13 Ekim 2009’da aynı gün hem Halep’te hem de Gaziantep’te düzenlenen Türkiye–Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Birinci Bakanlar Kurulu Toplantısı’ndan sonra düzenlenen basın toplantısında Davutoğlu, Suriye’yle ilişkilere dönük olarak Türkçe ve Arapça “Ortak sloganımızı, ‘Ortak kader, ortak tarih, ortak gelecek; el kader, el müşterek, et tarih el müşterek, el müstakbel el müşterek’ olarak ilan eder miydi? Herhalde etmezdi! Ama Erdoğan da, Davutoğlu da, Suriye’nin, Baas Partisi’nin yönetimi ele geçirdiği 1963 ve özellikle de Hafız el-Esad’ın yönetimi ele geçirdiği 1970’lerden beri askeri bir diktatörlükle idare edilmekte olduğunu, bu diktatörlüğün, Nusayri (Alevi) azınlığının yanında aile hegemonyasına dayandığını ve bu nedenle de ülkenin kilit noktalarında ailenin fertlerinin görevlendirildiğini bilmeli değiller miydi?
Yine Arap milliyetçiliği, sosyalizm, radikal laiklik ve mezhep asabiyetine dayanan bir diktatörlüğün, iktidarı başkasıyla paylaşma iradesinin olmadığı gibi, iktidarı kolay kolay bırakma ihtimalinin olmadığını, içinde yaşadığımız ülkede bir avuç azgın azınlığın, Kemalist laiklerin ülkedeki egemenliklerini bırakmamak için her şeyi yaptıklarını ve yapabileceklerini de mi bilmiyorlar?
ERDOĞAN’IN ABD ZİYARETİ VE OBAMA
Tayyib Erdoğan, 2011 yılının ortalarından itibaren ve özellikle de seçimlerden sonra (12 Haziran 2011) Esad rejimine yönelik tavrını sertleştirmeye başlamış ve ‘yeni Hama’lar istemiyoruz’ ‘Suriye’de olup bitenler bizim içişlerimizdir’ türü konuşmaları daha sık yapar hale gelmiştir. Esad’ın, kitlesel eylemlerin giderek ülke geneline yayılması üzerine katliama varan çok sert önlemlere başvurması, Erdoğan’ın da söylemlerinin daha da sertleşmesine neden olmuştur. Erdoğan’ın ‘Hama’ların hesabı sorulmadı ama Humus’un hesabı mutlaka sorulacaktır’ türü sert çıkışları, bir yandan Esad rejimi ile ilişkilerin devamını zorlaştırırken, diğer yandan da Suriye halkına güvence vermiş, belki de eylemlerin daha da artmasına neden olmuştur. Ancak, bırakın Hama’nın, Humus’un hesabını sormak, neredeyse her gün yeni Hama, Humus benzeri yıkımlar gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, Erdoğan’ın tavrında söylem dışında herhangi bir değişiklik olmaması halkta bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Çünkü Erdoğan’ın söylemden öteye geçmeyen konuşmaları Esad’ı koltuğundan etmeye yetmemiştir. Bu aynı zamanda, Esad’ın da Tunus, Mısır diktatörleri gibi kısa bir sürede gideceği beklentilerini de boşa çıkarmış, belki Esad’ın ömrünü de uzatmıştır. Bu durum ise, Esad’ın Suriye yönetiminden bir an önce gitmesini Erdoğan için bir hayat memat meselesi haline getirmiştir.
Erdoğan bir yandan Esad’ın yönetimden uzaklaştırılması için uğraşırken, bir yandan da Suriye ya da Arap Baharı benzeri Şemdinli başta olmak üzere ülke içerisinde kurtarılmış bölgeler oluşturmaya çalışan PKK ve Kuzey Suriye’deki PYD (PKK’nın Suriye’deki uzantısı) terörü ile uğraşmaktaydı. İçeride terörle uğraşan Erdoğan hükümeti, terörü daha da azdıracak güç ve tecrübesi olan Esad’ı, Suriye yönetiminden uzaklaştırmak için, bir taraftan Suriye dışındaki muhalifleri, bir taraftan da Suriye ordusundan kaçıp Türkiye’ye gelen Suriyeli askerlerin düzenli bir ordu haline gelmesi için de imkân sağlamaya çalışmıştır. Suriye Ulusal Konseyi) SUK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), sunulan bu imkânlar neticesinde oluşmuştur.
Erdoğan hükümeti bir taraftan bunları yaparken, diğer taraftan da Arap Birliği başta olmak üzere diğer uluslar arası güçleri de Esad yönetimine karşı harekete geçirmeye çalışıyordu. Bu nedenle Arap Birliği, Suriye Dostları Toplantıları ve Suriye Muhaliflerinin tek çatı altında örgütlenmeleri için yoğun çaba sarf etmekteydi. Ancak bütün bu çabalara rağmen uluslar arası güçlerden bir türlü müspet bir tavır gelişmemiştir. Hatta tersine bu güçler tarafından Esad’ın ömrünü uzatacak yeni adımlar atılmış ve atılmaya da devam edilmektedir. Bu olup bitenler karşısında Türkiye ve dolayısıyla Erdoğan, bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Çünkü kendisini destekleyeceğini zannettiği başta ABD olmak üzere Batılı devletlerden de istediği yardım ve desteği bulamamıştır. Bir keşif uçağı düşürülmesine, sınır kentlerine zaman zaman top mermileri düşmesine hatta Cilvegözü’ndeki patlamadan sonra belki tarihinde en büyük kayba neden olan Reyhanlı katliamı gerçekleştirilmesine rağmen yine de arzuladığı desteği bulamamıştır. Stratejik müttefik ABD, Erdoğan’ın sırtını sıvazlamaktan başka ciddi hiçbir adım atmadığı gibi, Türkiye’den Suriye muhalefetine ağır silah vermemesine ya da sınırlarda geçirilmemesi için de önlem almasını istemekteydi. Bunalar ilave olarak ABD verdiği sözlerin gereğini bile yerine getirmemekteydi. Nitekim Obama, kimyasal silah kullanımı kırmızıçizgimizdir demesine rağmen, kimyasal silah kullandığı da ispatlandığı halde Obama, söylediğini unutmuşçasına bir tavırsızlık sergilemiştir.
Durum bu haldeyken, gözler Erdoğan’ın ABD ziyaretine çevrilmiştir. Oysa Erdoğan’ın bu ziyaretinden bir şey çıkmayacağı, ABD’nin Suriye konusunda, eylemlerin başladığı günden beri ortaya koyduğu zikzaklı tavırdan belliydi. Çünkü Obama ve dolayısıyla Siyonist İsrail, Esad sonrasından kimin geleceği yani kendileri açısından güvenilir bir yönetim gelinceye kadar bu tavırlarını devam ettirecekleri bilinmekteydi. Zaten bu nedenle Erdoğan’ın Obama’dan istediği randevu talebi uzun zamandan beri müspet karşılanmamıştı. Bu arada, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 11 Mayıs’ta Rusya’ya yaptığı ziyarette Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmüş ve bu görüşme neticesinde Suriye ile ilgili Cenevre’de tarafların katılımı ile bir siyasi çözüm bulmak amaçlı uluslar arası bir toplantı yapılması kararlaştırılmıştır. Oysa geçen sene 30 Haziran 2012’de yine aynı amaçla Cenevre’de toplanılmıştı. Büyük ümitlerle bu toplantıya katılan muhalifler, ne yazık ki hayal kırıklığıyla ayrılmışlardı. Çünkü bu toplantıda Esad’sız bir geçiş hükümetinin kurulması öngörülmüş, ancak Rusya ile Çin buna “hayır” deyince süreç tıkanmıştı. Aslında Cenevre 2 toplantısı da bundan çok farklı olmayacaktır. Çünkü Türkiye’nin de, muhaliflerin de öteden beri gündeme getirdiği Esad’sız bir yönetim, Esad yönetiminin de bu toplantıya katılacağından dolayı, bu toplantının da önceki toplantı gibi kadük kalacağı açıktır. Zaten ABD’nin de, Rusya’nın da istediği budur.
Aslında, Cenevre 2 toplantısı kararı Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretini zora sokmuştur. Çünkü Erdoğan, ABD ziyaretinde Suriye ile ilgili gündeme getirmek istediği iki temel konu bulunmaktaydı. Bu konulardan birisi Cenevre 2 toplantısının Esad’sız olması, diğeri ise uçuşa yasak bölgenin oluşturulması idi. Nitekim Erdoğan, bu konularla ilgili olarak ziyaret öncesinde de açıklamalarda bulunmuştu. 14 Mayıs’ta ABD’ye gitmeden Esenboğa Havaalanında iken sorulan bir soruya bu çerçevede şöyle cevap vermişti; “Daha aktif ne gibi adımlar atabiliriz konuşacağız. İşin siyasi noktada atılması gereken adımlarında 1’inci Cenevre Anlaşması’nda oradaki çalışmalarda atılan adımlar netice vermedi. Daha sonra 2’nci Cenevre gibi yaklaşımlar, bize bunlar ipe un sermek gibi geliyor” demişti.
Uçuşa yasak bölge ile olarak da Washington’a gelmeden önce Amerikan NBC televizyonuna özel bir mülakat vererek, Amerika’nın öncülüğünde bir uçuşa yasak bölge kuruluşuna destek vereceğini açıklamıştı.
Erdoğan, ABD ziyaretinde, çok az devlet adamına uygulanan bir karşılama töreni ile karşılanmış ve kendisine olağanüstü ilgi gösterilmişti. Merasimle karşılama, Gül Bahçesinde tarihi bir basın toplantısı ve özel akşam yemeği, Türkiye tarafının istediği itibar düzeyinde ve ihtimam da gerçekleşmiştir. Bu kadar iltifatın karşılığında Erdoğan istediğini alabilmiş midir? Yapılan açıklamalara bakılırsa, Erdoğan, eli boş dönmüştür. Çünkü daha önce gündeme getirdiği ‘Esad’sız geçiş hükümeti ve uçuşa yasak bölge oluşturulması isteği, Obama tarafından kabul görmemiştir. Nitekim Erdoğan’a, 17 Mayıs’ta Washington’daki Brookings Enstitüsü’nde yaptığı konuşmanın ardından “Cenevre süreci için ipe un sermek gibi olduğunu söylemiştiniz. Şimdi bu sürece nasıl bakıyorsunuz?” şeklinde yöneltilen bir soruya, “Doğrudur, daha önce Cenevre sürecinin ipe un sermek olduğunu söyledim. Görüşüm değişti veya gelişti diyebilirsiniz. Ama Rusya ve Çin’in de sürece katkı vermesini sağlayacak bir adımın atılması için Cenevre sürecini biraz daha ilerletelim diye bir düşünce söz konusu. Bu duruma yönelik Türkiye olarak bir desteğimiz olabilir. Ama bu sürecin uzaması halinde Esad’a zaman kazandırmamalı” şeklinde cevap vermesi, Erdoğan’ın çokça üzerinde durduğu ‘Esad’sız geçiş yönetimi’ formülünden döndüğünü göstermektedir.
Aynı şekilde uçuşa yasak bölge ile ilgili olarak sorulan bir soruya da yine Brookings’de cevap verirken, bu kez BM Güvenlik Konseyi kararını tek adres olarak göstermesi, bu konuda da dönüş yaptığı, söylediklerinden vazgeçtiği anlamına gelmektedir. Oysa her zaman ve hatta bu konuşmanın mürekkebi bile kurumadan SETA Vakfının Washington temsilciliğinin organizesi ile yaptığı konuşmada Suriye uçuşa yasak bölge olarak tek adres olarak gösterdiği BMGK’yi adaletsizlik ve işlersizlikle suçlamaktadır. Peki, adaletsizlikle suçladığı -ki öyledir- BMGK’ni neden –uçuşa yasak bölge oluşturulmasında- tek adres olarak gösteriyor. Bölge ülke yönetimlerine bu eli kanlı diktatörleri musallat eden, onlara yönetimde kalmaları için her türlü desteği veren bu kurumun 5 daimi üyesi değil mi? Neden bu eli kanlı katiller güruhunda yardım isteniyor? Irak’ı ve Afganistan’ı kana bulayan, yüz binlerce masum insanı katleden, aynı şekilde Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Libya’da, Cezayir’de, Somali’de ve daha birçok yerde milyonlarca insanın kanını akıtan BMGK’nin daimi üyeleri değil midir? Dolayısıyla bu katiller güruhunun Suriye için alacakları kararlar bilinmelidir ki, asla Suriye halkının menfaatine olmayacaktır. Bunu Erdoğan da, Davutoğlu da bilmelidir.
KUSAYR ÇATIŞMASI VE HİZBULLAH
Kusayr şehri, stratejik olarak çok önemli bir konuma sahip Humus’a bağlı Lübnan sınırına 10 Km uzaklıkta 30 bin nüfuslu küçük bir ilçedir. Bir yılı aşkın bir süredir muhaliflerin elinde bulunmaktadır. Kusayr’ın bağlı olduğu Humus, Suriye’nin her anlamda tam ortasında yer almaktadır. Ülkenin bütün enerji nakil hatları buradan geçiyor ve Humus, hem önemli sanayi tesislerini hem de ülkenin en önemli rafinerisini barındırmaktadır. Humus’da Sünni Müslümanlar, Alevi ve Hıristiyanlar karışık bir şekilde yaşamaktadır. Şam-Tartus-Lazkiye, Şam-Hama-Halep-İdlip karayolu hattının ortasında yer alan Humus’u elinde tutan bir anlamda bütün Suriye’yi kontrol edebilecektir. Kuseyr’in muhalifler açısından önemi burada ortaya çıkıyor. Çünkü Suriye dışından muhalifler ve lojistik malzeme Lübnan ve devamında Kuseyr’den geçerek Humus’a ulaşmaktadır. Bu nedenle, Humus’un stratejik öneminin en can alıcı noktası Kusayr ilçesidir.
Esad, stratejik açıdan önemli bir konuma sahip olan Kusayr’ı ele geçirmek için, Hizbullah ve İran’ın yardım ve desteğiyle muhaliflere yönelik tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirmektedir. Herkes biliyor ki, Suriye’de olaylar başladığı ilk günden itibaren Hizbullah da, İran da fiili olarak eli kanlı diktatör Nusayri Esad’ın safında yer almışlardır. Zaman zaman bu inkâr edilse de, Kusayr’ın işgalinde, Hizbullah lideri Nasrallah’ın açıklamaları ile bu, inkâr edilmeyecek tarzda alenileşmiştir. Bu nedenle Suriye’deki halk ayaklanması, sadece köhnemiş, çağdışı, diktatoryal bir yönetim tarzı olan Nusayri Baas rejimini sonunu getirmeyecektir; aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın da bölge halkları nezdinde sonunu getirecektir. İşin ilginç yanı Siyonist karşıtı olarak bilinen İran ve Hizbullah, Esad’ın yanında yer almakla, Siyonist İsrail ile aynı safta mücadele eder hale gelmiştir. Çünkü Siyonist İsrail de, tıpkı İran ve Hizbullah gibi cihadcı gruplara karşı Esad’ın yönetimde kalmasını arzu etmekte ve bu yönde de gayret göstermektedir. Nitekim İngiltere’de yayınlanan The Times Gazetesi’ne konuşan İsrailli ismi açıklanmayan bir istihbarat yetkilisinin “Eğer Arap dünyasından aşırı dinciler orada güçlenecek ve Suriye kaosa düşecekse, bildiğimiz şeytanı, bilmeyip ne olacağını sadece hayal edebildiklerimize tercih ederiz. Yerinde duran ama güçsüz olan bir Esad rejimi bizim açımızdan daha iyi olur” açıklaması ile Nasrallah’ın, Suriye’deki cihadcı grupları ”aşırı unsurlar” olarak suçlaması ve bunlarla savaşılması gerektiği şeklindeki açıklaması arasında hiçbir fark yoktur.
Eylül 2012’de Genç Birikim Dergisi’nde yazdığım bir yazıda şöyle demiştim; “İran, on binlerce insanın en vahşi şekilde katledildiği bir Suriye rejimine karşı savaşsın istenmiyor. Ancak İran’ın, bu zalim diktatörlüğü, halka yönelik katliamları durdurmak için yapacağı çok şeyi vardır. Bunları, daha çok kan dökülmeden, daha çok bebek katledilmeden ve daha çok mü’min kadın tecavüze uğramadan yapmalıdır. Yarın, İran için çok geç olacaktır. Dün, İran’ı bağrına basan Müslüman kitleler, bugün, İran denildiği zaman ürperiyor ve ürküyorsa, İran bunu düşünmelidir. İran, bu konuda üzerine düşeni yapınca, ancak, Siyonist ve emperyal güçlerin çokça istediği ve kışkırttığı Şii ve Suni çatışmasına engel olabilir. Aksi halde, gerisini düşünmek bile, insanı ürpertiyor! Bunun da tek yolu Suriye’deki katliamı durdurmasıdır. Bunca katliamdan sonra buna gücü yeter mi, ya da ne kadar yeter. Bu da ayrı bir meseledir. Ancak İran dahil herkes bilmelidir ki, küfür devam edebilir, ama zulüm asla devam etmez. Bir gün –er ya da geç- Suriye’deki Nusayri diktatörlüğü son bulacaktır. İran, eğer üzerine düşeni yapmazsa, işte o zaman, bölge halklarında yüzüne bakacak ya da elini sıkacak kimseyi bulamayacaktır.”
Bugün, üzülerek belirtelim ki, İran ve Hizbullah, bölge halkları nezdinde, Kusayr kuşatması ve Banyas (el Beyda) katliamı ile birlikte bitişini de ilan etmiştir. Dolayısıyla bölgede yüzüne bakacak ve elini sıkacak hiçbir Müslüman kalmamıştır. Çünkü bölge halkları, İslam düşmanı eli kanlı diktatörlerin yanında saf tutan hiç kimseyi kabullenmeyecek ve asla affetmeyecektir. Nitekim El Cezire’nin 623 bini aşkın kişiyle yaptırdığı ankette, katılımcıların yüzde 72,8’i Hizbullah için ‘Müslümanların ve Arapların düşmanı’ görüşünü savunmuştur. Anket, Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah’ın tepki çeken ‘Esed’in savaşı bizim savaşımızdır’ açıklaması üzerine yapılmıştır.
Sonuç olarak İran da, Hizbullah da, Suriye diktatörü Nusayri Esad’ın yanında yer alarak safını belirlemiştir. Aslında bu safta yalnız da değillerdir; yanlarında Siyonist İsrail ve emperyal işgalci devletler de bulunmaktadır.
NOT: Bu Yazı Genç Birikim Dergisinin 169.Sayısında (Haziran-2013) Yayımlanmıştır.


Follow