Hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’a hamd olsun. O (cc), her şeyi yaratıp en dengeli ölçüyü koyandır. Onun yaratmasında, düzeninde ve hükümlerinde asla bir bozukluk veya hata bulamazsınız. Çünkü onun (cc) hükmü mutlaka bir hikmete dayanmıştır. Hikmet ise eşyanın hakikatini kavramak, işleri en doğru ve faydalı şekilde yapmak, derin ilim ve bilgelik demektir. Hükümde hikmet sahibi olmak ise mutlak bir adalet ve sarsılmaz bir düzen demektir.
Yaşadığımız gezegen ve bağlı olduğu sistemi, bu sistemden ayrı olarak bütün kâinatı yaratan Allah (cc) ilim, hüküm ve hikmet sahibidir. Bu yüzden onun (cc) yaratmasında asla bir bozukluk ya da aksaklık yoktur: “O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?” (Mülk, 3). Bu kusursuz yaratılış neticesinde kâinatta mükemmel bir işleyiş gözlemliyoruz. Bütün maddelerin molekül sayılarına varıncaya dek dizayn edilişindeki bu mükemmellik, bize yaratıcının hüküm ve hikmetinin ne kadar ince, derin ve isabetli bir hesaba sahip olduğunu gösteriyor. Allah (cc) bir konuda karar kılmış ise o karar mutlak doğru ve karara konu olan şey için en güzel olanıdır. Bütün evren kendileri için verilen karara boyun eğer. Güneş, ay ve yıldızlar kendileri için belirlenen menzil ve misyonu, onun (cc) belirlediği yörüngede tamamlamak üzere seyir halindedirler. Bu evrendeki canlı cansız bütün yaratılmışlar Allah’ın (cc) hükmüne ve emrine boyun eğerken insanlar ve cinler farklı arayışlara girişmişlerdir. Tabii ki bu arayışın, isyanın veya hüküm beğenmemenin sebebi Allah’tan (cc) bir lütuf olarak bize bahşedilen iradedir.
İnsanoğlu var olduğu zamandan beri topluca yaşamak zorundadır. Bu zorunluluk, insanın yaşamında kaideleri ve kuralları gerekli kılar. Yüce Rabbimiz, insanı başıboş bırakmayarak, tıpkı evrendeki her şey gibi izlenmesi gereken yolu gönderdiği elçiler ve kitaplarla bildirmiştir. Fakat insanlar arasında güç, zevk, dünya sevgisi ve iktidar gibi etkenler insanı farklı eğilimlere itmiştir. Bazen doğanın işleyişine bazen de insan yaşamına müdahale etme cüretinde bulunarak kendi çıkarları doğrultusunda hükümler çıkarmıştır. Çoğu zaman bu hükümler deneme yanılma yoluyla değiştirilirken bir türlü istikrara kavuşmadan gitgide içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İnsanın ürettiği isabetsiz hükümler artık bir paradoksa dönmüş, sürekli kendini tekrara düşmüştür. En azından bizim yaşadığımız çağda insanın ihtiyaçlarını karşılamaktan oldukça uzak olan bu hükümler, bir arızayı giderirken öte yandan birçok arızaya kapı aralamaktadır. Hele bir de torpil, adam kayırma, güçlünün adaleti ve güçlüden korkma gibi olaylar işin içine girince iş iyice çığırından çıkıyor.
Bütün evren tam bir uyum içinde işlerken insan bu uyumu bozan yegâne varlık olarak karşımızda duruyor. Oysa insan için Allah (cc) tarafından belirlenen hükümler, tam da yaşadığımız dünya hayatına entegre hükümlerdir. Bütün varlıklarla ve insanların kendi aralarında tam bir uyum içinde yaşaması için yüce yaratıcının hükümleri hayat verirken insanların keyfî hükümleri kaos ve sosyal yıkım getiriyor.
Kendi kendine yetebileceği yanılgısına kapılan insan, sorunsuz işleyen bir evrende başlı başına sorun üreten bir canlıya dönüştü. Peki, insan kendi kendine yetebilir mi? Yani insan ilahi bir habere dayandırmadan hükümler verip sulh ve adalet içinde bir sistem kurabilir mi? Bu soruların cevabını pratik olarak yaşadığımız zamanda alıyoruz. Kendine yetebilen insanın kurduğu sistemde güçsüzler zulme uğruyor, kimsesizler sömürülüp yok ediliyor, hakkı gasp edilen ancak kendi imkânları ve gücü doğrultusunda hakkını arayabiliyor. Kendi kendine yetebilen (!) insanın kurduğu sistemde kurallar, kaideler ve hükümler değişken ve çoğu zaman genel geçerden uzaktır, özel geçerdir. Kendi kendine yetebilen (!) insanın kurduğu sistemde bir ülkenin başka bir ülkeyi yok etme girişimi meşru görülürken mazlum halklar açlık ve susuzluğa mahkûm edilerek terörist ilan edilebiliyor. Demokrasi ve insan hakları vaatleri ile yer altı ya da yer üstü bütün kaynaklar sömürülüp kıtalar arası kaçırılabiliyor. Kaçırılan madenlerden öte, insanları köleleştirip yüzlerce yıl sömürürken kendilerinin uymadığı ve asla uymayacakları insan hakları bildirgeleri ile dünyanın gözünü boyuyor. Kendi kendine yetebileceğini düşünen insan, sorunsuz işleyen bir evrende sorunun ta kendisidir.
İlk insandan beri gelen ilahi öğretileri insanlar arasından çekip alırsak geriye ne kalacağını merak etmemek mümkün değil. Bu kadar gönderilen hükümler ve ahlaki öğretilere rağmen insanoğlu bu halde ise ilahi hükümler ve ahlaki öğretiler olmasa insanın hali nasıl olurdu? Doğrusu tahayyülü bile ürkütücü.
Aklına ve iradesine taparcasına güvenen insanoğlunun, mikroskobik bir ortamda dahi gözlemlenemeyen bir virüs tarafından nasıl çaresiz bırakıldığını yakın bir zamanda gördük. Bir kan pıhtısından yaratılıp sonradan yüce yaratıcısına kafa tutmak olsa olsa ahmaklıktır: “İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir hasım kesilmiştir” (Yasin, 77). Şöyle bir çevresini, doğayı ve işleyişi gözlemleyen her vicdan sahibi kusursuz hükümlerle karşılaşacaktır. İnsanın kendi hükümlerini icat etmesi sahip olduğu zaaflarının sonucudur. Yukarıda irade dedik, burada ise zaaf. İşte haddi aşmanın bedeli bu olsa gerek: Sahip olduğu gücün kendisine zaaf olarak geri dönmesi. Evet; irade, akıl bir güçtür fakat doğru ve isabetli kullanıldığında. Doğru kullanılmayan her güç sahibinin zaafı olur ve işin en kötü yanı kişi bunun farkında olmaz. Günümüz insanının bulunduğu durum, bahsettiğimiz gücün zaafa dönüşmesinin en güzel örneğidir. Kendi aklı ve iradesi ile yaşadığı dünyayı ve insanlığı felaketten felakete sürüklüyor. En sonunda kendi aklı ile ürettiğinin mahkûmu olarak bunun adına özgürlük diyor. Şimdi insan aklının ürettiği bütün hükümler dünya halklarını mahkûm etmiş durumda. Tabii doğal olarak beşerî aklın koyduğu bu hükümlerin her zaman bir açığı bulunur.
Hükmü koyan zayıf olunca hükmün çiğnenmesi de o kadar kolay oluyor. Aslında hüküm gücünü sahibinden alır. Hükmü koyan ne kadar güçlü olursa hüküm de o kadar güçlü, bağlayıcı ve etkili olur. Doğru ve isabetli hüküm koymak için sadece güç yeterli olmaz. İsabetli hüküm için en önemlisi “hikmet” sahibi olmaktır.
İlim, hikmet, adalet ve merhamet sahibi olan Allah (cc) mutlak hüküm sahibidir. Hikmet sahibi olmak, hüküm koymanın en önemli ayağıdır. Çünkü hikmet sahibi olan, görünenin ötesine vakıftır ve bir hüküm görünenin ötesini de hesaba katmışsa o hüküm sarsılmaz olur.
Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) yarattığını en iyi bilendir: “Hiç, yaratan bilmez mi? O, en ince işleri bilmektedir ve her şeyden haberdardır” (Mülk, 14). Dünyaya adalet, barış ve esenlik gelecekse bunun yegâne yolu, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen Allah’ın (cc) hikmet dolu hükümleri ile olacaktır. Çünkü ilahi kanunlar sadece bedeni terbiye etmez, aynı zamanda ruhun ihtiyaç duyduğu her şeyi ilahi hükümlerde buluruz. Hayatının her anında ve her yerde yaptıklarını gören bir Hâkim’in (cc) olduğunu bilen insan, hatasını asgariye indirecektir. Hüküm koyan her kim ise denetimini de yapması gerekmez mi? Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, yarattığı evrendeki en küçük canlıya kadar görüp gözetir: “Gaybın anahtarları onun katındadır, ondan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü o bilir. O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitapta (yazılı)dır” (En’âm, 59).
Allah’ın hükümlerine uymanın gerekliliği; kula olan rahmeti, toplumsal adaleti sağlama hedefi ve yaratılış gayesine uygunluk temellerine dayanır. İlahî emirler, insanın hem dünya hem de ahiret huzurunu korumak için konulmuş evrensel yasalardır. Bu gerekliliğin bazı temel dinamikleri vardır:
Mutlak Adalet ve Düzen: Allah’ın hükümleri (helaller ve haramlar), bireysel ve toplumsal hayatta zulmü engellemeyi ve mutlak adaleti tesis etmeyi hedefler.
Kulun Menfaati: Yasaklar, insanın beden, akıl ve ruh sağlığını korumak; emirler ise ahlaki erdemleri geliştirmek içindir.
İrade İmtihanı: Bu hükümlere uymak, insanın Allah’a olan inancını, teslimiyetini ve sevgisini eyleme dökme şeklidir.
Sonuç olarak; insanın dünyadaki ve ahiretteki hayatının selameti içindir ilahi kanunlar. Beşerî bütün zaafların önüne set çekerek gerçek adaleti, huzuru ve kurtuluşu tesis eder. Nefsini ilah edinmiş, zulmü ticari çıkar olarak gören, sahtekârlığı uyanıklık zanneden, yeryüzünde böbürlenerek gezen, sömürgeci ve kibir abidesi mahlûkların hoşuna gitmeyen bir sistemdir ilahi sistem. Allah’ın kanunları; kapitalist para babalarının, gösteriş budalası olmuş elitlerin, en yüksek iyiliğin ve yaşam amacının zevk olduğuna inanan hedonist sapıkların, küçük bir azınlığın geleceğini garanti altına almak için koskoca dünyayı ve milyonlarca insanı ateşe atan Siyonistlerin, şeytanla anlaşma yapmış işbirlikçi ikiyüzlü riyakârların önünde en büyük engeldir. İslam’a açılan savaşın sebebi budur. Bu kadar azgın ve pervasızın karşısında durabilecek yegâne kudret, İslam ve dolayısıyla Allah’ın (cc) hükümleridir.
İlahi adalet; adam kayırmaz, makam seçmez, biriktireni sevmez, insanlara yardımı emreder, nefse sınır çizer, insana sorumluluklar yükler ve başıboş bırakmaz. Bu yüzden istemiyorlar İslami bir sistemi. Nefsinin kölesi olmuş bir beden elbette özgürlüğe düşman olur. Hakikat ise İslam’dır. Sözün başı da sonu da Allah’ındır (cc).
Erdal TUĞRUL

Follow