Gerçek Mürebbi
Arşiv Yazarlar

Gerçek Mürebbi

Kendini çağdaş ya da modern gibi kavramlarla takdim ederek geçmişin parlak veya tozlu raflarında yaşamış pek çok toplumundan daha akıllı olduğunu iddia eden günümüz insanı, geçmişe, çoğunlukla küçümseyici bir edayla bakıyor. Sabık toplumları, ibret alınacak bir eğitmen olarak değil de kendi zekâlarına işaret eden birer vesile olarak görmeyi tercih ediyorlar. Çünkü modern insan, kadim medeniyetlerin yaptığı hemen hemen hiçbir şeyi beğenmeyip ilkel olarak değerlendirmekte ve onlara bu tahkir edici üslupla yaklaşmaktadır. Özgüvenin de ötesine geçen bu marazlı yaklaşım, insanı kibir zirvelerinde gezdiren, dayanaksız, ebter bir hâl alıyor. Zira dünyevi anlamda daha güçlü olduğu yadsınamayan bu insanın, ruh hâli de kişiliği de beraberinde pek çok sıkıntıyı getiriyor.

“Her şeyin en iyisini ben bilirim” havasında olan yeni insan modeli, her alanda kendi imzasını taşıyan büyük projeler gerçekleştiriyor. Bilim ve teknoloji noktasında geçmiş toplumların hayal bile edemedikleri gelişmeler yaşanıyor elbette. Bu gelişmeler, insan hayatını kolaylaştırıyor. Hayat daha kolay, konforlu bir hâl alıyor. İnsanın kendine ayıracağı daha çok zamanı oluyor, sağlığı üzerinde yıkıcı etkileri bulunan işlerin büyük çoğunluğunu makinelere yaptırarak sağlığını da koruyor. Sağlık alanındaki gelişmelerle birlikte insan hayatını zindana çeviren hastalıklar, daha etkili ve hızlı yöntemlerle alt ediliyor. Bunlar tabii ki görmezden gelinecek hususlar değil. İşin gerçeği, modern teknolojinin mucidi olan yeni insan geçmişinden çok daha başarılı. Ancak maddi anlamda pek çok gelişme gerçekleşmiş olmasına rağmen insan kalitesinde hızlı bir düşüş yaşanıyor. Her geçen gün daha da bencil, yalnız, hırçın, saldırgan bir insan profili ortaya çıkıyor. Teknolojik gelişmelerin sağladığı kolaylıkların iyice tembelleştirdiği birey, daha hızlı ve acımasız bir biçimde tüketmeye başlıyor. En büyük mutluluk hâlinin bile neredeyse birkaç saatlik bir zaman dilimine sığdığı oluyor. Kısa süren bu mutluluk hâli ise insana huzur getirmekten çok uzak. Huzuru bulamayınca daha çok mutluluk, eğlence, tüketim peşine düşmeye başlıyor. Ve işte tam da bu esnada kısır döngünün girdabında kaybolup gitmeye başlıyor insan: daha çok eğlence. Yeni insan huzursuz, bunun farkında belki ya da değil. Hep gülmek istiyor, hep eğlenmek. Bunun için de acımasız olabiliyor, insanların eksikleriyle alay edebiliyor, gülmek için onları yerin dibine sokmaktan hiç ama hiç çekinmiyor. Ya da bir bakıyorsunuz ki başkalarının acılarında bile gülecek, alay edecek bir şeyler buluyor ve bunu da büyük bir meziyetmiş gibi allayıp pullayarak sunabiliyor. Sosyal medyada daha çok zaman geçirmeye, daha da saçma şeylere gülmeye başlıyor, yetmiyor onlar gibi popüler olmak için olmayacak saçmalıkların altına imza atıyor. Sorsanız, fenomen olma yolunda ilerledikleri zehabıyla içerik ürettiklerini söylerler lakin içine düştükleri komik ve acınası hâlin farkında değiller.

Teknik açıdan başarılı olan modern insan, nedense daha da yalnızlaşıyor. Zamanının büyük bir kısmını sanal ortamlarda, sanal arkadaşlarla geçirmeye başlıyor. Hiçbir sorumluluk üstlenmek zorunda olmadıkları bu yeni dünyada herkese gerçekleri anlatmak zorunda da değiller üstelik. Bazen kendilerini olduklarından çok farklı gösterme çabası içinde oluyorlar, tabii bunun için de bazı gerçeklikleri değiştirmeleri gerekiyor ve böylece yalanların ardına sığınıyorlar. Aslında kurdukları yeni dünyada mutlu gibi görünüyorlar. Öyle ya kendilerine karışan, onları beğenmeyen insanlardan olabildiğince uzaklar. Bedensel, ruhsal, zihinsel eksikliklerini kimsenin bilmesine ya da görmesine de imkân yok. İşte bu dünya, tam da istedikleri gibi bir dünya. Bu yeni âlemde saatlerce zaman geçirebiliyorlar ve bundan hiçbir şekilde rahatsız olmuyorlar. Gerçek dünya ile bağları o kadar kopuyor ki bazen en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayı unutuyorlar. Doğru düzgün uyumayan, dengesiz ve az beslenen, kimseyle konuşmayan bireyler olup çıkıyorlar zamanla. Daha hırçın bir kişiliğe bürünmeye başlıyorlar. Sorunları konuşarak çözme becerileri neredeyse hiç yok. Karşılaştıkları ilk sorunda çuvallıyorlar, sorunu iletişimle çözemedikleri için şiddete başvuruyorlar. Sonuç, her gün bir yerlerde karşılaştığımız, duyduğumuz kavga, cinayet haberleri. Gün geçtikçe daha da saldırganlaşıyoruz, âdeta kendi neslimizi yok etme çabası içine girmişiz.

Aslında pek çok yönden daha gelişmiş bir profil çiziyor olmalarına rağmen yeni insan, neden bu kadar kötü hasletlerle karşımıza çıkıyor. Okullaşma oranları tarihin hiçbir döneminde görülmemiş seviyesinde. Toplumların neredeyse bütün bireyleri, okula gitme, bilimle tanışma imkânına sahip. En gelişmiş Avrupa’da da durum bu, Afrika’da da. Okuyan, düşünen insan neden daha yalnız, asosyal ve hırçın bir hâl alıyor? Az gelişmiş toplumlarda sokak ortasında ve her an görebildiğimiz şiddet, başkasına yaşam hakkı tanımama durumu, gelişmiş toplumlarda daha farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Buralarda ırkçılık, kendini diğer toplumlardan müstağni görme hatta yoksul toplumların kendilerine hizmet etmek için yaratıldıklarına inanç söz konusu. Ve bu gelişmiş toplumlar, az gelişmiş olanlardan farklı olarak insanların yaşam haklarını ellerinden almak için sokakta gerçekleştirilen ferdi olaylardan çok daha yıkıcı, yok edici yollara başvuruyorlar: savaşlar. İnsanların yaşam haklarını ellerinden almak için bireysel eylemlerle vakit öldürmüyorlar. Ya kendileri bir savaşın içinde fiilen bulunuyor ya da artık toplumları birbirine düşürüyorlar. Modern (!) ve gelişmiş devletlerin hüküm sürdüğü dünyaya bakıldığında kaos, kan, gözyaşı, savaştan başka bir şey görünmüyor. Kendi yaşadıkları coğrafyanın neredeyse tamamında savaşlar, ayaklanmalar, darbeler, iç karışıklıklar, ekonomik sorunlar baş gösteriyor. Bu illetli zihin dünyası, dünyada yaşayan insanların sayısının, dünyanın doğal kaynaklarını kullanabilecek nüfustan çok fazla olduğunu düşünüyor. Bundan dolayı da kendi dışındaki insanların, sadece kendilerine ait olduğunu düşündükleri doğal kaynaklara, gıda ürünlerine ortak olmaları düşüncesine tahammül edemiyorlar. Böyle bir durumda elde ettikleri konforlu yaşamın ellerinden uçup gideceğine inanıyorlar. İşte tüm bu düşüncelerin nihayetinde dünya coğrafyasının hemen her karışında ölüm kol geziyor. Ölenler ise yalnızca fakirler, mazlumlar, siyahiler vb. Avrupa ve Amerikalı beyaz ırk, dünya nimetlerinin hepsinden, sadece kendileri yararlanmak istiyor ve öyle de yapıyorlar. Geri kalanların aç kalmaları, çile çekmeleri, toplama kamplarında olmaları hatta ölmeleri onların umrunda bile olmuyor.

Akdeniz’in soğuk sularında, çıktıkları umuda yolculuğu tamamlayamadan ölen onlarca, yüzlerce insan, onlar için sadece birer istatistik olmanın ötesine geçmiyor. Görünürde medeni olan bu toplumların, aldıkları eğitimler de dünyadaki en üst düzey eğitim seviyesinde ama yine de insanlık noktasında hiçbir değer yargısı sahibi olmadan sadece birer hazcı, tüketici olarak yetişiyorlar.

Eğitim seviyesi yükseldikçe insanların birbirilerine daha saygılı olmaları, başkalarının yaşam haklarını ellerinden alacak eylemlerden kaçınmaları gerekir. Oysaki diplomalı sayısının gün geçtikçe artıyor olması, tüm bu olumsuzlukların önlenmesi için hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir doktor, avukat ya da mühendis, sevdiğini iddia ettiği bir kadının canını alma hakkını kendinde görebiliyor ve bunu yaparken de hiçbir tereddüt yaşamıyor. Miras bölüşümü yüzünden aileler birbirinin canına kastedebiliyor, bunu yapanların içinde eğitimliler de bulunuyor ya da diplomalı cahiller.

Peki, neden böyle? Geçmiş toplumlarla aramızdaki temel farklar arasında gösterdiğimiz okur-yazar olma, okullaşma oranlarının yüksekliği, neden bizlere özlemini duyduğumuz gelişmişliği getirmiyor ya da geçmişin müreffeh ve gelişmiş toplumlarının refah seviyesini, güven ortamını bir türlü bulamıyoruz? Sokaklarımızda hâlâ neden şiddet endişesi devam ediyor? Sorunu konuşarak çözmek yerine doğrudan şiddete başvuranların sayısı neden her geçen gün daha da artıyor? Kitaplar, makaleler, araştırmalar bizleri yeterince geliştirmekte neden bu kadar başarısız oluyor? Oysaki insanın medenileşmesi için gerekli olduğunu düşündüğümüz pek çok şeyi yapıyoruz. Herkese okuma-yazma öğretiyoruz, herkese en az bir iki tane kitap okutuyoruz ayda. O hâlde niye istediğimiz gelişmişliği bir türlü yakalayamıyoruz?

Kelli felli akademisyenler bir araya gelerek çoklu zekâ kuramı, bireyselleştirilmiş eğitim, öğrenci odaklı öğretim gibi süslü isimler altında pek çok proje geliştiriyor. Peki, neden bu akademik kadroların geliştirdiği bu eğitim modelleri hiçbir işe yaramıyor? Hiçbir işe yaramadıkları, projelerin en geç on yıl sonra başka projelerin gölgesinde yok olmalarından belli. Öyle olmasaydı şayet, büyük emekler harcanarak ortaya konan bu projelerin hemen birkaç yıl sonra değiştirilmesi ihtiyacı doğmayacaktı. Madem başarılı çalışmalar bunlar, o zaman onlarca hatta yüzlerce yıl uygulanmalı.

İnsanı merkeze aldıklarını iddia eden akademisyenlerin, eğitimcilerin bu kadar kısa sürelerde başarısız olmaları, eğitim metotlarının hiçbir yerinde rabbani bir yön olmayışından kaynaklanır. İnsanın yaratıcısı olan Allah’ın, yarattığını herkesten daha iyi bilmesi kadar doğal bir durum yok. Hâl böyleyken insanın eğitimi esnasında ilkeler belirlenirken aslında evreni tekrar tekrar keşfetmenin ya da deneme yanılma yöntemiyle kuşakların helak edilmesinin hiçbir gereği yoktur. Bütün insanlar, kibirlerinden uzaklaşarak yaratılmış olanın eğitim sürecini planlarken rab olan Allah’tan yardım almalı, onun koyduğu ilkeleri uygulamalıdır. Aksi durumların başarısız oldukları ve olacakları aşikârdır. Tecrübeler, bunun böyle olduğunu, yadsınamaz bir hakikat olarak karşımızda durduğunu göstermektedir.

En büyük mürebbi (terbiye edici, eğitimci) olan Allah’ın insanoğluna yaklaşımı görmezden gelinerek yeni yöntemler üzerinde çalışılması, en hafif hâliyle bile nankörlüktür, Allah’ı tanımamaktır. Nefsine karşı zalim, cahil ve inatçı olan insanoğlunun bu tutumunu terk ettiğinde muvaffak olduğunu ancak bu tutumunda ısrarcı ve inatçı olduğunda başarısız olduğunu hatta helak edildiğini yine yüce Allah bizlere pek çok vesileyle bildirmektedir. Ataların, “at sahibine göre kişner”, sözü de bu noktaya ışık tutan özlü bir yaklaşım sergilemektedir. İnsan, sahibine göre (Allah) hareket etmelidir; başkası, boş ve abes işle iştigalden başka bir şey değildir.

Taşkın ÖNEL

19/08/2023

Akhisar

GRUBA KATIL