Allah’a Güvenenler Korku Nedir Bilmezler
Arşiv Genel Yazarlar

Allah’a Güvenenler Korku Nedir Bilmezler

Allah’a güvenmek, dayanmak ve sığınmak, iman edenlerin özelliklerindendir. Başlarına bela, musibet, açlık veya fakirlik ne gelirse gelsin, hiçbir zaman Allah’a isyan etmezler ve mücadeleyi bırakmazlar. Çünkü bu, onların imanlarının bir gereğidir. Rabbimiz ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“Şayet Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Sizi yardımsız bırakacak olursa (Allah’a rağmen) size yardım edecek kim vardır? Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler” (Âl-i İmran, 160).

O, dostlarını ve sevdiği kullarını korur, gözetir ve onlara yardım eder. Nitekim Bedir Savaşı’nda melekleriyle müminlere yardım etmiş ve onları düşmanlarına galip getirmiştir. Uhud Savaşı’nda da müminler tamamen imha edilmekten Allah’ın yardımıyla kurtulmuşlardır.

Allah’ın dostluğunu ve yardımını kazanan kimse başkalarının yardımına muhtaç olmaz. O’nun yardımının tecelli ettiği yerde mağlubiyet yoktur; yardımsız bıraktıkları ise asla iflah olmazlar. Bu sebeple müminler sadece O’na dayanmalı, O’na tevekkül etmeli ve O’ndan yardım istemelidirler.

Allah’ın bir kimseye veya bir millete yardım etmesi ya da onları yardımsız bırakması, şüphesiz ki sebeplere ve hikmetlere dayanmaktadır. Bu sebeple müminler Allah’ın yardımına erişebilmek için O’nun rızasına, emirlerine uygun hareket etmeli ve gazabına sebep olacak davranışlardan sakınmalıdır. Ancak böyle yaptıkları takdirde yüce Allah’ın yardımına layık olurlar. Nitekim başka bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed, 7). Bu ayet, Allah’a yardımın; İslam için mücadele etmek, İslam’ın yayılmasını sağlamak, İslami sohbet ve toplantılara katılmak, O’nun emir ve yasaklarına uymak ve evrende yarattığı ilahi kanunlara uygun davranmak olduğunu bildirir. Aksi takdirde, Uhud Savaşı’nda olduğu gibi başarısızlık kaçınılmaz olur.

Allah’a tam manasıyla güvenmeyenler ise azınlıktan korkarlar, doğruyu söylemekten çekinirler, kınayıcının kınamasından korkarlar. Hakkı her ortamda dile getirmezler. Evlerini, işyerlerini ve eşyalarını sigortalatırlar; zekât, sadaka ve infakın Allah’ın sigortası olduğunu önemsemezler. “Allah akıl vermiş” derler; fakat akıllarını hep dünyalık işler için kullanırlar, ahireti önemsemezler. Konuşmaya gelince Allah’a bağlılıklarını söylerler; iş icraata gelince Allah’ın emirlerine karşı gelir, kendi akıllarına göre hareket ederler.

Allah, her daim emirlerine karşı samimiyet ister; gevşeklik, düzensizlik ve itaatsizlik istemez. Rabbimiz, bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

“İşte o anda içinizden iki birlik gevşeklik gösterip geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Halbuki Allah onların yardımcısı ve destekçisiydi. Artık müminler sadece Allah’a güvenip dayansınlar” (Âl-i İmran, 122). Bu ayet, Uhud Savaşı’ndan bahsetmektedir. 3.000 kişilik düşman ordusuna karşı 1.000 kişilik İslam ordusu hazırlanmıştı. Ancak bir anlaşmazlık sebebiyle 300 kişi geri dönünce İslam ordusu 700 kişiye kaldı. Cihat, istişareden sonra başladı. 50 kişilik okçu birliği dağın yamacına yerleştirildi ve ne olursa olsun yerlerini terk etmemeleri emredildi.

Savaş başladı. Düşman ordusu kalabalık, İslam ordusu azdı. Fakat Allah’a güvenip O’ndan yardım isteyen müminler, kâfir ordusunu geri püskürtmeyi başardılar. Allah’a olan güven sonsuzdu. Fakat bir anlık gafletle, ganimet toplayanları gören okçular yerlerini terk ettiler. Bu fırsatı değerlendiren düşman ordusu dağın çevresini dolanarak İslam ordusunu iki taraftan kuşattı.

Efendimiz (s.a.v.), bu saldırıda yaralandı, çukura düştü, dişi kırıldı ve yüzü kanadı. “Muhammed öldü!” şeklinde bir söylenti yayıldı. Düşman ordusu, Peygamberimizin öldüğünü zannederek geri çekilmeye karar verdi. Fakat Efendimizin yaşadığını fark eden sahabiler onun etrafında toplanarak dağın yamacına çekildiler.

Ebû Süfyân komutasındaki Kureyş ordusu, Hz. Peygamber’in öldürüldüğü haberine inanıp işin bittiğini düşündüğü için Müslümanları takip etmeyi akıl etmedi. Bu durumu fark eden Hz. Peygamber, düşmanın yeni bir saldırıya geçmemesi için, kendisinin sağ olduğunu ilan etmek isteyen Kâ‘b b. Mâlik’i susturdu. Gerçekten de Müslümanlar dağılmış, Kureyşliler’in önlerinde hiçbir engel kalmamıştı. Fakat Allah, peygamberini ve müminleri korudu (Uhud Savaşı hakkında bilgi için bkz. İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, III, 64 vd.; İbn Kesîr, II, 90-91).

Bugün de bakıyoruz ki, Gazze’deki bir avuç Müslüman Allah’a olan güven ve sadakatleriyle tüm dünyanın dilinde. Ancak diğer Müslüman ülkeler harekete geçemedi. Gazze’deki Müslümanlar dünyaya İslam’ın güzelliğini anlattı; iki milyar Müslüman ise bu duruma seyirci kaldı.

Gazze’deki Müslümanlar, kâfirlerin korkulu rüyası oldu; diğer Müslümanlar ise kâfirlerden korkup kardeşlerini yalnız bıraktı. Fakat onlar yalnız değillerdi. Güçlülerin en güçlüsü, her şeyin sahibi olan yüce Allah onlarla birlikteydi. Onlar bunun farkındaydılar. İslam’ın kurtuluş olduğunu biliyorlardı. Diğer Müslümanlarsa zorluk karşısında İslam’dan uzaklaşıyor, zorda kalınca namazı bırakıyor, oruç tutmuyor, mazlumu gözetmiyor, dünya makam ve mevki uğruna İslami eğitimi önemsemiyorlardı.

Allah’a güven, sadakat ve teslimiyet her daim var olmalıdır. Hangi şart altında olursak olalım, İslam daima önceliğimiz olmalıdır.

Ömer Muhtar’dan örnek verecek olursak; uydurma bir mahkemede hâkimin tüm sorularına net cevap vermiş, hiç kimseden korkmadan sadece Allah’a güvenmiştir. Hâkim, Ömer Muhtar’a, mücahitlere cihadı durdurmalarını emreden bir emirname yazması hâlinde onu beraat ettirip ülke dışına sürgün edeceklerini söylemiştir. Bunun üzerine Ömer Muhtar, şu meşhur sözlerini söylemiştir: “Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in O’nun resulü olduğuna şehadet eden parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz! Bizler teslim olamayız. Ya kazanırız ya da ölürüz! Biz ölsek de kazanırız, siz ise kaybedersiniz. Fakat acı olan, siz bunu ancak öldüğünüzde anlarsınız ve o zaman da bunun size bir faydası olmaz! Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince, ben celladımdan daha uzun yaşayacağım!”

Nitekim hâkimin dediğini yapmadı; İslam uğruna şehitliği tercih etti. Rabbim, şehadetini kabul etsin. Bizler de şu kısacık ömrümüzde Allah’ın dini için mücadeleyi bırakmamalıyız. Zorda kalınca ilk terk ettiğimiz şey İslam olmamalı. Her şeyin sahibi Allah’tır; bunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Son olarak şunu söylemek isterim: Neye çok değer veriyorsak, o yolda mücadele ediyorsak, o bizim için gerçekten değerlidir. Önceliğimiz her daim Allah ve O’nun dini olmalıdır. Rabbim, bizleri kendi yolundan ayırmasın. Âmin.

Emrah DOĞRU

GRUBA KATIL