• Soner Arslan

    Nübüvvet Kervanı: Hz. Hud (as) ve Ad Kavmi

    - 02 Temmuz 2015

deve_kervanı

 

“ Eğer benim çağrıma sırt dönecek olursanız, ben size gönderilen mesajı duyurdum. Rabbim, sizin yerinize başka bir toplum getirir. Siz O’na hiçbir zarar dokunduramazsınız. Hiç kuşkusuz, her şey Rabbimin gözetimi ve denetimi altındadır.”   (Hud suresi 57)

Hud (as) ve Ad kavmi

Ad kavmi, Kur’an-ı Kerimde Araf suresi 69. Ayette belirtiği gibi Nuh (as) ve Tufan’dan sonra yeryüzünde Ahkaf 1 denilen bir bölgede yaşamıştır. Merhum Mevdudi’nin belirtiği üzere Ahkaf denilen bu bölge Hicaz ile Yemen ve Yemâme arasında bulunan bir bölgedir. Bizlere ibret olmak üzere Kur’an da bahsedilen bu kavim, Arabistan’ın en eski kavimlerinden birisidir ve bu kıssa, büyük-küçük herkesçe bilinmekteydi. Onların, güç-kuvvet ve zenginlikleri anlatılmaktaydı.

Uzun yıllar şirkle mücadele eden Nuh (as) ve kavminin başına duçar olan Tufandan sonra insanlar tekrar çoğalmaya başladılar ve yeni yeni topluluklar meydana gelmeye başladı ve geçen bu süreç içerisinde hem Atalarının başlarına gelmiş olan felaketi unuttular hemde atalarının helakına sebep olan putçuluğa ve şirke döndüler. Allah’u Teâla’nın Nuh (as) vasıtasıyla göndermiş olduğu şeriattan tekrar uzaklaşarak Allah’ın kendilerine sunduğu nimetin ve zenginliğin getirdiği gurur ve kibire kapılarak nefislerine hoş gelen işleri ve başlarında bulunan zorba ve insafsız kişiler neyi emretmişse onu yapmaya başladılar ve dolayısıyla nefislerinin ve başlarındaki zorbacıların köleleri oldular.

İsyanda ve zorbalıkta sınır tanımayan bu putperest yöneticiler aslında saf halkı kandırmak ve sırf kendi menfaatlerini korumak üzere tapındıkları bu putları birer paravan olarak kullanmaktaydılar. Onun içindir ki hakkı tebliğe gönderilen peygambere ilk karşı çıkanlar, bu zorbacı yönetici takımı olmuştur.

Allah’u Teâla, Ad kavmi olarak nitelendirilen bu yoldan çıkmış ve Atalarının başlarına gelen felaketi unutarak tekrar putperestliğe dönmüş bu insanları, Allah’a kulluğa çağırmak, onları şirk bataklığından kurtarmak ve onlara iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak üzere yine kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. Kendi içlerinden seçilen bu peygamber onlardan hiçbir ücret talep etmeden Allah’a kul olmaya, yaptıkları işlerin fena ve kötü işler olduğunu söyleyerek dosdoğru yola davet etmiş, onları şirk bataklığından kurtarmaya çalışmış, Allahtan korkmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir. Fakat her zaman olduğu gibi insanların bir kısmı hariç ona inanmamış, Allah’a kulluk etmeye yanaşmamışlardır. Hatta kendilerinin kurtuluşu için gönderilen bu elçiye “…sende bizim gibi bir insansın, Allah dileseydi bir melek gönderirdi…” diyerek isyan etmiş ve karşı çıkarak küfürde azgınlaşmışlardır.

Gönderilen bu elçi onları bazen müjdelemiş, bazen de azapla tehdit etmiş fakat küfürde azgınlaşmış bu kavim “…tehdit ettiğin o azabı getir de görelim…” diyerek onunla alay etmiş ve onu yalanlamışlardır. Tarih boyunca olduğu gibi maddi ve siyasi bir güce sahip olan insanlar, diğer insanları kendilerinden hep aşağıda görür ve o insanları köleleri gibi kullanmak ister, devamlı onların sırtlarından geçinerek nemalanmak ve böylece sistemlerini koruma altına almak isterler. Bu Mele 2 takımı Hz. Peygamber (sav) döneminde olduğu gibi çıkar ve menfaatlerinin korkusundan akla ve hayale gelmeyecek işkenceleri inanan muvahhit insanlara reva görmüşlerdir. Bugünde aynı şekilde kendilerini dünyanın şefi zanneden çağdaş zalimler, güya barış ve huzur getirme adına dünyanın dört bir yanında Müslümanlara ve mazlumlara akla hayale sığmayacak zulümleri reva görmekteler, hatta bu zalim ve kâfir topluluğu kendi menfaatleri uğruna, kullanmış oldukları paravanları da işleri bittikten sonra yok etmekten çekinmemektedirler.

Hud (as)’un peygamber olarak gönderilmiş olduğu Ad kavmi, kendi devrinde eşi ve benzeri olmayan, şan-şöhret, güç-kuvvet ve zenginlik itibari ile oldukça ün salmış, Kur’an’da geçtiği üzere oldukça iri yapılı, güçlü ve kuvvetli kimselerdi.3 Arazileri bol sulu ve verimli toprakları bulunan ve kendileriyle yarışmaya hiç kimsenin gücü yetmeyen bu kavmi, Allah’u Teâla Fecr suresi 8. Ayette şöyle nitelemektedir:

“Görmedin mi Rabbin Ad’a ne yaptı! O sütunlarla dolu İrem’e ki onun şehirler içinde benzeri yaratılmamıştır.”

Kültür ve Medeniyette göz kamaştırıcı olan bu kavmin ayette de geçtiği üzere yüksek ve kalın sütunlarla binalar inşa etmek en belirgin özelliklerinden biriydi. Son derece güçlü ve zengin olan bu kavim, aynı zamanda da son derece kaba, sert ve zorbaydı. Kendilerinden başkasına asla insafları olmayan merhamet duygularını yitirmiş bir topluluk idiler. Büyüklenip haksızlık eden bu kavim zulmü kendilerine hak görmekte idiler. Ellerine geçirdikleri başka milletten olan insanları ve fakir halkı en zor işlerde çalıştırıp zulüm ve işkence altında kendi çıkarlarını korumak için kullanıyorlardı. Haklı – haksız demeden öldürmekten de çekinmiyorlardı. 4

Siyasi nizam ve iktidarı elinde bulunduran Ad kavminin bu yöneticileri son derece azgın ve zalim kişiler olmasına rağmen, etraflarında bulunan bu kavmin insanları da onların emrine uydukları için Allah’u Teâla Hud suresi 59. Ayette “…Her bir inatçı zorbanın emrine uydular…” diyerek kınamaktadır.

Ad kavmi Allah’ın varlığından habersiz bir kavim değildi ve Allah’ı da inkâr etmiyorlardı fakat Allaha şirk koşarak putlara tapıyor, kendi nefislerine ve başlarındaki zalim yöneticilerin emrine uyarak onlara itaat edip kulluk ediyorlardı. Ad kavminin son derece ekonomik güç ve refah içinde olmaları, onları daha çok Allaha yaklaştıracağı yerde her dönemde olduğu gibi malı ve refahı verenin Allah olduğunu unutarak, küfür ve tuğyanlarını artırmalarına sebep olmaktaydı.

İşte Allah’u Teâla, Ad kavminin azgınlaşıp doğru yoldan sapmaları üzerine, onları tekrar doğru yola iletecek, yaptıkları zulüm ve tuğyandan vazgeçmelerini telkin edecek ve yalnız Allah’a kulluk etmelerini tebliğ etmek üzere içlerinden kardeşleri Hud (as)’u seçip onlara peygamber olarak göndermiştir.

“Ad kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. ‘Ey kavmim! Allaha kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Hala ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ dedi.” (Araf 65)

Hud (as), Allah’u Teâla tarafından peygamber olarak görevlendirildikten hemen sonra kavmini tebliğe başlayarak, Allah’ı tek bir ilah kabul etmeye, ondan başkasını ilah olarak tanıyıp kulluk etmemeye davet etmiştir. Gönderilen tüm Allah elçilerinin ilk ve en önemli vazifesi insanları Allaha kulluğa davettir. İslam’ın özünü Tevhid oluşturmaktadır, bundan dolayı Müslüman davetçilerin üzerinde durması gereken en önemli konu Tevhittir. İnsanları Allaha kulluğa davet emektir, Rabbi birlemektir. Unutulmamalıdır ki temeli sağlam olmayan bina çökmeye mahkûmdur. İnsanlara Tevhid bilincini vermeden, Allaha kulluk bilincini yerleştirmeden, onları ibadete yönlendirmeye çalışmak ne derece yerinde olur düşünmek gerekir. Bunun içindir ki biz Müslüman davetçilerin üzerine düşen en önemli vazife, insanlara kulluk bilincine davettir, yoksa günümüzde olduğu gibi ne olduğu belli olmayan bir yaşantı biçimi ile karşılaşırız. Kulluk bilincine ulaşan, kalbi imana mutmain olan bir insan ise zaten ona ibadetleri söylemeye gerek kalmadan kendiliğinden yapmaya başlayacaktır. Bunun içindir ki tarih boyunca gönderilen tüm peygamberlerin ortak mücadelesi insanları Allaha kulluğa yani Tevhide çağırmak olmuştur.

Hud (as), kendi kavmi olan Ad kavmine açık ve net olarak vazifelendirildiği görevi dile getirmiş ve şöyle demiştir:

“Ey kavmim, muhakkak ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, benim ücretim ancak âlemlerin rabbine aittir.” (Şuara 125-127)

Hud (as), kavmine kendi görevini ne olduğunu açıkladıktan sonra akabinde, onların akıllarına hitap ederek tebliğine devam etmiştir. Gerçekten, akıl âlemler içerisinde insana verilmiş en büyük nimettir. İnsan onun sayesinde yaşar ve ayakta durur, onu kullanarak ilim ve teknikte ilerler, onu kullanarak rabbini birler ve ona itaat eder, Allah’u Teâla akıl nimeti verdiği insana sorumluluk yüklemiş ve yaşamından sorumlu tutmuştur. Hud (as) da kavmine akıllarına hitaben Allah’ın kendilerine vermiş olduğu nimetleri hatırlatarak, onların bu nimetlere karşı sergiledikleri tutumlarını dile getirmiştir. Hud (as), Ad kavminin tutumlarını ve onların karakteristik özelliklerini şu şekilde dile getirmiştir:

“Siz her yüksek yerde eğlenmek için koca bir bina mı inşa edip durursunuz? Ve ebedi kalır ümidi ile sapasağlam kaleler mi yapar durursunuz? Yakaladığınız zaman da zorbaca mı davranırsınız? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Size bilmediğiniz nimetlerle destek verenden sakının. O size hem davarlar ve çocuklarla destek verdi. Hem de bahçe ve pınarlarla.” (Şuara 128-134)

Teknik ve medeniyette ilerlemeler her çağda olduğu gibi Ad kavmini de gurura ve kibire yönelterek Allahtan uzaklaşmalarına sebep olmuş, Allaha ihtiyaçları olmadan yaşayabilecekleri zannına kapılmalarına neden olmuştur. Bu şekilde bir yaşayış ile kendilerini çok güçlü ve erişilmesi mümkün olmayan canlılar olarak görmeye başlamışlar, malın ve siyasi iktidarın getirdiği güçle hakkı ve adaleti unutmuşlar ve böylece kendilerinden başkasını köleleri olarak görmeye başlamışlardır. Mal ve mevki bakımından güçsüz insanları ezmekte bir bahis görmemeye, kendi heva ve heveslerine karşı hareket eden her kişiyi çeşitli işkence veya öldürme yoluyla kendilerini yeryüzünün hâkimi ilan etmeye çalışmaktadırlar. Siyasi güç, mal ve zenginlik öyle bir illettir ki şeytanın da vesvesesi ile insana kendisinin tek otorite olduğu zannına kapılmasına, sanki yeryüzü kendi emrine verilmiş olduğu hissine, kendinden başkasının özgürlüğü umurunda olmamasına, yalnız kendisinin ve yakın çevresinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeye yöneltir. En önemlisi de Allah’a isyan bayrağını açıp, yeryüzünde böbürlenerek gezmesine sebep olabilmektedir. Bundan dolayıdır ki makam-mevki, güç ve zenginliğin şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Aynen Rasulullah (sav)’ın “Allah’ım, fakirliğin ve zenginliğin şerrinden sana sığınırım” dediği gibi.

Ad kavmi bu şekilde Rabbimizin kendilerine vermiş olduğu nimetler karşısında şükredip Allah’ı birleyeceği, onlara verdiği onca nimet ve zenginlik karşısında vakarla boyun eğip Allah’a teslim olacakları yerde, onca nimeti kendi imkânlarıyla kazandıkları, kendi akıl ve fikirleri sayesinde elde ettikleri, çalışıp kazandıklarını iddia etmişlerdir. Kendilerine verilen nimete şükretme yerine, nankörlük etmişler, kibirlenmiş ve büyüklenmişlerdir. Kendilerine doğru yolu hatırlatacak, elde ettikleri onca nimeti verenin onları ve tüm kâinatı yaratanın Allah olduğunu hatırlatan, onları isyanlarından vazgeçirip, zulme uğramaktan, hor ve hakir olarak cezalandırılmaktan kurtarmak üzere gönderilen peygambere inanıp itaat edecekleri yerde, onunla dalga geçmiş, alaya almışlardır. Bununla da yetinmeyerek onu yalancılıkla ve beyinsizlikle suçlayarak davete şöyle karşılık vermişlerdir.

“Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar, biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz, dediler.” (Araf 66)

“Dediler ki, sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir. Bu öncekilerinin uydurmalarından başka bir şey değildir. Biz azaba uğratılacak da değiliz!” (Şuara 136-138)

Hud (as), Allah tarafından kendisine verilen peygamberlik görevine o kadar samimi ve içtenlikle sarılmıştır ki Ad kavminin kendisini onca yalanlamalarına, böbürlenmelerine, kibirlenmelerine, kendisini alaya almalarına rağmen tebliğinden vazgeçmemiştir. Bananeci davranarak ne haliniz varsa görün, siz bilirsiniz demeden, kötülüğe kötülükle karşılık vermeden yumuşak ve tatlı bir dille uyarı ve tebliğine devam ederek şöyle demiştir:

“Ey kavmim, ben beyinsiz değilim, fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından bir peygamberim. Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Ve ben size güvenilir bir nasihatçiyim. Sizi uyarmak için Rabbiniz tarafından içinizden bir adama size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa! Düşünün ki sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı, yaratılış itibari ile size boy pos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa erdirilesiniz.” (Araf 67-69)

Hud (as), kavmine merhamet ve hoşgörü ile verdiği bu tatlı cevap, azgınlıkta haddi aşmış müstekbirlerin kalbini yumuşatmamış, onları akletmeye sevk etmemiş ve kalbi son derece kibirden katılaşmış kavmini daha da azgınlaştırmıştır. Kendi menfaatlerini kaybedeceklerini, çıkarları tehlikeye düşeceğini, menfaatlerinin kesileceğinin hissine kapılan müstekbirler daha da sertleşerek Hud (as)’a şöyle cevap vermişlerdir:

“Ey Hud, sen bize apaçık bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle tanrılarımızı terk edecekte değiliz, sana inanacakta değiliz. Biz ancak şunu deriz, ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış.” (Hud 53-54)

“Sen bize babalarımızın ibadet ettiklerini terk ederek yalnız Allah’a ibadet edelim diye mi geldin? O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin azabı getir, dediler.” (Hud 70)

Ad kavmi kendi kuyusunu kendisi kazmıştı. Allah’u Teâla bu kavme, kurtuluşa ermeleri için geniş imkânlar sağlamış, onlara doğru yola davet eden peygamber yollamıştı, peygamberleri onlara doğru yola gelmedikleri takdirde sonuçlarının kötü akıbetini haber vermişti. Fakat bu kavim isyan ve tuğyanda o kadar ileri gitmiş, sapıkça geleneklerine öyle bağlanmışlardı ki katılaşan kalpleri hiçbir şekilde yumuşamamış, hiçbir uyarı ve korkutma onlara tesir etmemişti. Dolayısıyla azabı hak etmiş olarak dünya ve ahiret zilletine koşturmuşlardı. Hud (as), onlara:

“Gerçekten Rabbinizden size bir azab ve gazab gelecektir. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım adlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık azabı bekleyin. Şüphesiz bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” (Hud 71)

Ad kavmi için bundan sonra iş bitmişti. Uyarıp korkutma, doğru yola çağırma bitmiş, hak edilen ve yalanladıkları azab zamanı gelmişti. Artık inkârlarında direnen, isyan ve zulümde sınır tanımayan zalimlerin sonları gelmiş, hak ettikleri azabı tatmanın zamanı gelmişti.

Ad kavmine vaat edilen azabın alametleri yavaş yavaş baş göstermeye başlamıştı. Ortalık sıcaktan kavruluyor, bela ve musibetler dayanılmaz bir hal alıyordu. Bu sıcak ve kuraklığa dayanamayan Ad kavmi, yağmur duasına çıkarak, yağmur yağması için dualar ediyorlardı. Nihayet Allah’u Teâla azabı onlara bir yağmur bulutu halinde göndermişti. Fakat Ad kavmi, bu yağmur bulutunu görünce kendilerinin beklediği yağmur olduğunu düşündüklerinden sevinmeye başlamışlardı. Hud (as) ise onlara hitaben boş yere sevinmemelerini, o bulutun yağmur bulutu değil, acele gelmesini istedikleri azab haberi olduğunu kendilerine hatırlatarak şöyle söylemişti:

“Nihayet o azabın, geniş bir bulut halinde vadilerine doğru yayılarak geldiğini görünce, bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler. Hayır, o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde elem verici azabı taşıyan bir rüzgârdır. Rabbinin emriyle, her şeyi yıkıp, yerle bir eder.” (Ahkaf 24-25)

Ad kavmi yağmur bulutu diye sevinç içindeyken, o bulut, korkunç sesler çıkararak hiç durmaksızın yedi gece, sekiz gün devam etmiş, inkâr edenlerden hiçbir kimseyi sağ bırakmamıştı. Onca ihtişamlı evleri, bağları, bahçeleri yok olmuş, sanki orada daha önce hiç kimse yaşamamış gibi bir hal alarak gelecek nesillere nice ibretler olmuştur. Allah’ı tanımama, verdiği nimetler karşısında şımarıp gururlanma, isyanda haddi aşma, zorbalığa kalkışma ve Allah eşler koşma, gönderilen elçiyi yalanlamanın sonunun ne olduğu böylece gösterilerek, bizlere de ibret almamız gerektiğini hatırlatmıştır. Allah’u Teâla ayetlerinde bunu şöyle açıklıyor:

“Ad kavmi de uğultulu, önünde durulmaz bir rüzgârla yok edildiler. Allah onu yedi gece, sekiz gün boyunca onların üzerine musallat etti.” (Hakka 6-7)

“Ad kavminin başından geçenden de ibret vardır. Onların üzerine kasıp kavuran rüzgâr göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.” (Zariyat 41-42)

Ad kavmi, kibir, gurur, kendilerine verilen nimete nankörlük, yeryüzünde böbürlenerek yürüme, zulüm, zorbalık, peygambere itaat etmeme, Allah’a şirk koşmaları ve isyanları dolayısıyla yeryüzünden silinerek tarih sayfalarına karışmış ve helake uğramışlardır. Tabi bu helak dünyadaki ceza idi, ahirette ise bitmez tükenmez azap onları beklemektedir.

Allah’u Teâla Ad kavmine zulmetmemişti, ancak Ad kavmi kendi kendine zulmetmiş ve azabı hak etmişti. Zira Allah’u Teâla hiçbir uyarıcı göndermeden kimseye zulmetmez.

“Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdi.” (Zuhruf 76)

“İşte Ad kavmi! Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ettiler, onun peygamberine isyan ettiler ve her bir inatçı zorbanın emrine uydular. Böylece bu dünyada da kıyamet gününde de gazaba uğradılar. İyi bilin ki Ad kavmi Rablerini inkâr ettiler, iyi bilin ki Hud’un kavmi Ad, Allah’ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hud 59-60)

Ad kavminin isyankâr azgınlarını ve doğru yoldan sapmış olanlarını helak eden bu bulut ve rüzgâr, Allah’ın rahmetiyle Hud (as) ve beraberinde bulunan inananlara bir serinlik olarak esiyor ve onlara herhangi bir zarar vermiyordu.

“Emrimiz gelince Hud’u ve beraberinde iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları çok çetin bir azaptan kurtuluşa erdirdik.” (Hud 58)

“Böylece biz Hud’u ve onunla beraber olanları katımızdan bir rahmetle kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayıp, iman etmemiş olanların da kökünü kestik.” (Araf 70)

İşte bu şekilde Allah’u Teâla inkâr eden, haddi aşan Ad kavmini helak etmiş ve içlerinde iman edenleri de kurtuluşa erdirmiştir. Allah’u Teâla peygamberini yalanlayan, emirlerine karşı çıkan, inananlara baskı kurup, mazlumlara zulmeden kâfirlerin sonunun ne olduğunu bu şekilde bizlere hatırlatmış ve dolayısıyla ibret alıp imanımızı sağlamlaştırmamızı bizlere bildirmiştir. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugünde zulme ortak olan müstekbirler ve zalimlere ve de din düşmanlarına karşı rabbimiz Ad kavminin akıbetini, ayetlerinde tafsilatlı olarak açıklamış ve yaşantımızı ona göre ikame etmemizi bize bildirmiştir. Zalim yöneticilerin baskılarına boyun eğmeden, zulümlerine ortak olmadan, onlara karşı tüm gücümüzle mücadele etmemiz ve yalnız Allaha güvenip dayanmamızı bize öğütlemiştir. Zulümde, isyanda ve küfürde ısrar eden bütün toplumları da, Ad kavminin yaşamı ve sonlarının ne olduğunu da örnek vererek uyarmıştır.

“Rabbinin Ad kavmine yaptıklarını görmedin mi? Sütunlar üzere kurulu olan İrem’e ki başka ülkelerde eşi yoktu! Vadide kayaları oyan Semûd kavmi! Kâşaneler sahibi Firavun! Onlar ki ülkelerde azmışlar, oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.” (Fecr 6-13)

Selam, hidayete tabi olarak yeryüzünün imarı için çalışan, zulme boyun eğmeden, kula kulluk etmeden sabır ve azimle Allah yolunda yürüyen, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyen kulların üzerine olsun…

 

…Selam ve Dua ile…

Dipnotlar

  • 1. Ahkaf: yükseklikte dağ kadar büyük büyük olmayan kum tepeleri demektir. Ahkaf suresi 21. Ayette geçmektedir.
  • 2. Mele: Bir toplumun önderleri, başkanları, ileri gelenleri anlamındadır.
  • 3. Araf suresi 69. Ayet
  • 4. Şuara suresi 130. Ayet