Zaman Nimetinden Kâm Almak İçin
Arşiv Genel Yazarlar

Zaman Nimetinden Kâm Almak İçin

 

Hamd, övgü, sena, teşekkür âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a; salât ve selam da biricik örneğimiz, rehberimiz, önderimiz, öğretmenimiz olan peygamberimiz Hz. Muhammed’edir.

Yüce Rabbimizin kullarına ikram ettiği en büyük nimetlerden, güzelliklerden, ikramlardan birisi de zaman/vakit olsa gerektir. Her şeyi onun içinde okur, yazar, konuşur, yapar ve yaşarız. Sınırlara ve ölçülere gelmez bir umman.

İyiyi, güzeli, hayrı, faydalıyı, bereketliyi hep zaman nimetiyle kazanırız. Bunların zıddını da yine aynı nimet dâhilinde yaşarız. Dijital ortamlarda, ekranlar karşısında boşa ve zararla geçirilen zamanlar…

Belki de hiçbir din, hiçbir kültür ve medeniyet; zamana, Yüce dinimiz İslam kadar önem atfetmemiştir. Zaman, yüce Rabbimizin insanoğluna verdiği nimetlerin en başında yer alır. Yeryüzündeki birçok nimetin alternatifi veya yitirilmişse telafisi mümkünken geçen hiçbir anın geri getirilmesi asla mümkün değildir. Bunları bile bile ekranların mahkûmu olabilir mi bir Müslüman?

Biz insanlar açısından ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (aleyhisselam) ile başlayan bu kesintisiz zaman nimeti, yüzlerce asırdır, binlerce neslin üzerinden akıp gider. Asır, yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika, saniye, salise ve an… En uzunundan en kısasına kadar her zaman dilimi geçer gider ve bir daha asla geri gelmez. Değerlendirebilenler için ne büyük servettir onlardan her biri. Özellikle yaşadığımız asırda; bırakın yılları, ayların, dakikaların, saniyelerin önemi hepimizin malumudur. Modern insan, bilim ve teknoloji ile ekonomide adeta zamanla yarışmakta, en kısa zamanda en iyi işi yapma yarışındadır.

Aslında her anından sorumlu olan Müslüman için de en kısa bir zaman diliminin bile önemi büyüktür. Sayılı günleri ve sınırlı bir ömrü olan Müslüman, sahip olduğu zaman bilinciyle adeta kendisiyle yarışır. Bunun en güzel örneklerini, büyük İslam âlimlerinde görürüz. Öyle âlimlerimiz vardır ki elleriyle yazdığı bir kitabı bitirdiğinde, onu baştan sona kontrol etmeyi bile zaman israfı sayar ve hemen bir sonraki kitabını yazmaya koyulur. Onlar; yüce Rabbimizin, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsında, her birimize “bir işi bitirince diğerine koyul”[1] şeklindeki buyruğuyla amel etmişlerdir. Yine onlar, “iki günü eşit olan ziyandadır” anlayışını da başarıyla uygulamışlardır. Onlar, yüce Rabbimizin Asr suresindeki şu tespitin idraki içinde yaşamışlardır: “Asra yemin olsun ki insan, gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”[2]

Şu halde ziyanda olmamak için öncelikle asrın, zamanın kıymetini[3] bilmemiz gerekmektedir. Geçen zaman geri gelmeyeceğine göre gelecek zamanı ne kadar yaşayabileceğimizi de bilemeyeceğimize göre eldeki ve önümüzdeki zamanı çok iyi değerlendirmeliyiz. Yeni bir günü, yeni bir haftayı, yeni bir yılı sanki son gün, son hafta, son ay ve son yılmış gibi her şeyden daha aziz bilmeliyiz. Biz zamana şahit olmalıyız, zaman da bize ve yaptıklarımıza şahit olmalı! Zamanın kadrini kavradığımız zaman, zamanın sahibi olan Rabbimizi de tanımışız demektir. Diğer bir ifadeyle Allah inancımızla zaman bilincimiz arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Allah ve ahiret inancı olanlar, aynı zamanda zaman bilinci olanlardır. Ergenlikten itibaren ömrünü nasıl geçirdiğinin, zamanı nasıl harcadığının hesabını vereceğine inananlardır. Bu inancın gereği olarak dijital mecralarda zamanını öldürme gafletine düşerek kaybedenlerden olmayanlardır.

Yüce dinimiz İslam’daki sorumluluk anlayışına göre “Yüce Allah, kişiyi ancak verdiğinden ve ancak gücünün nispetinde sorumlu tutar.”[4] Bu yüzdendir ki her birimize ahirette sorulacak ilk soru, bir ayeti kerimede de ifade edilen “Dünyada ne ile meşgul ediniz? Ne yaptınız?” sorusu olacaktır.

“İki nimet vardır ki insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır sağlık ve boş zaman.”[5] buyuran Peygamberimiz Efendimizin (sas) ashabından birine söylediği şu hikmetli tavsiyesi, ne kadar manidardır: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini bil: Ölümden önce hayatın, meşguliyetten önce boş zamanın, yokluktan önce varlığın, ihtiyarlıktan önce gençliğin ve hastalıktan önce sağlığın.”[6]

Ne var ki Rabbimizin ve Peygamberimizin zamana verdikleri bu kıymet ve öneme paralel bir duyarlılığı, bugün pek çok Müslümanda görebilmek maalesef mümkün değildir. Bırakın zamanın kıymetini bilmeyi, böyle bir nimet karşısında bizdeki duyarsızlık hatta vurdumduymazlık, içler acısıdır. Oysa Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir zaman algı ve anlayışına sahip olmamız, zaman bilincini geliştirmemiz, zamanın bize verilen en değerli nimet olduğunu bilmemiz gerekmektedir.

Ne yazık ki dilimize ve kültürümüze de yerleşmiş olan “zaman çok kötü”, “zaman öldürmek”, “zamanım yok”, “zamane çocuğu”, “zaman sana uymazsa sen zamana uy” şekildeki söylenmeler, aslında zamana nasıl baktığımızın birer göstergesidir. Hâlbuki değeri bilindiği ve değerlendirildiği müddetçe zaman, daima iyidir, mübarektir. Yaşadığı en küçük zamandan sorulacağı bilinciyle hareket edip zamanı değerlendirerek “iyi ve aydınlık” kılacak da aksini yaparak onu “kötü ve karanlık” hale getirecek de biziz.

Müslüman açısından zaman, öldürülecek bir şey değil tam tersine planlanacak bir unsurdur. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık… Yahut yirmi dört saatlik bir gün planlanır; namazlarla, bütün ibadetlerle… En bereketlisi, seher vaktiyle başlanır güne. Geceyi de gündüzü de onların sahibi olan, bahşeden yüce Allah’ı razı edecek şekilde değerlendirir bir Müslüman.

Allah Rasulü’nün (sas) şu mesajı, ne kadar da çarpıcıdır: “Tüm insanlar sabaha çıkar. Her biri nefsini satışa sunar. Ya (iyi işler yaparak) nefsini azad eder yahut (kötü işler yaparak) nefsini helak eder.”[7] Yani ya kulluk ve sorumluluk içerisinde yaşayarak özgürlüğüne kavuşur, kazanır yahut nefsinin kulu kölesi olarak helak olur ve kaybeder. İşte bu bilinç ve inançla seher de güne başlayan mümin, gece yatağına vardığında günün bir hesabını, muhasebesini yapar: “Bugün Allah için ne yaptım?”, “ne kazandım, neyi kaybettim” “karda mıyım zararda mıyım?” diye düşünerek dalar uykuya… Ve “Öldükten sonra beni dirilten Allah’a hamd olsun.” diyerek yeni bir güne çıkmanın hamdini, şükrünü dile getirir yeni güne kalkarken.

Her bir gün, yeni bir başlangıçtır yani bir imkândır insanoğluna verilen. Yeni bir hafta, yeni bir ay ve yeni bir yıl da böyledir. Her biri bembeyaz bir sayfadır, en güzel amellerin yazılması gereken. İnançla, ibadetle, ilimle, ahlakla, iyilikle, güzellikle geçirilen. Karalanmamalı, karartılmamalı, öldürülmemeli, tembelce, hoyratça harcanmamalıdır.

En büyük nimet ve imkân olarak bizlere bahşedilen zamanı, yüce Rabbimizin razı olmayacağı, dinimize ve dünyamıza fayda getirmeyecek şeylerle boşa geçirmek, iflas etmenin diğer adı olacaktır.

En güzel zaman içerisinde en güzel kulluğu yaşayıp en güzel sona erişebilmek ve özellikle de en güzel Müslümanlardan olan Gazzeli mücahit kardeşlerimizin galip geldiği, muzaffer olduğu zamana şahit olabilmek ümidi ve duasıyla…

Fatih PALA

fatihpalafatih@gmail.com

[1] İnşirah, 7.

[2] Asr, 1-3.

[3] Bu yazıyı hazırlarken Abdulfettah Ebu Gudde’nin “Zamanın Kıymeti” (Takdim Yay., 2019) isimli eserinden faydalandık.

[4] Bakara, 286.

[5] Buhârî, Rikâk, 1.

[6] Hâkim, Müstedrek, IV, 341.

[7] Muslim, 223.

GRUBA KATIL