Ebedi ve ezeli olan Allah’a hamd olsun. “O; Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilir” (Hadid, 3). O (c.c) ki âlemleri yaratan ve bu yaratma, kendisinden hiçbir şey eksiltmeyendir. “And olsun biz; gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı” (Kaf, 38). Böylesine güçlü ve kudretli olan bir Rabb, elbette ki hamd ve tekbir edilmeye layıktır. Bu sınırsız ve dengi olmayan kudretin iradesi ile gönderilen vahyi hayatı ile yaşanılabilir olduğunu bizlere gösteren Hz. Muhammed’e (s.a.v) salât ve selam olsun.
Âlemlerin rabbi olan Allah (c.c), yarattığı bütün canlılara çeşit çeşit nimetler vermiştir. Bu canlılar arasında insan, verilen bu nimetler karşısında sergilediği tutumla, hem sorumlu hem de seçme hakkına sahiptir. Yani insan, yeryüzünde ona bahşedilen nimetler üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. İşte imtihanın sonucunu etkileyen şey, bu tasarrufu ne yönde kullandığı ile alakalıdır.
Allah (c.c), insana; mal, ev, binek, evlat, altın, arazi, eş, makam, unvan, bilgi, güzellik, sağlık gibi birçok nimet vererek onun, bu nimetler karşısındaki tutumuna bakar. Bu tutuma göre ya bu nimetleri kısıtlar, elinden alır, yokluğu ile imtihan eder ya da daha fazla artırarak imtihana ve nimetlere başka bir boyut kazandırır.
Yukarıda saydığımız nimetler; artar, azalır değişkenlik arz eder. Fakat öyle bir nimet daha vardır ki sadece tasarrufu değil bütün varlığı ile insana verilmiştir. Bu nimet, insanın çabası ya da çalışması sonucu verilmiş değildir. Aslında insanın bütün sermayesi bu nimettir. Nasıl ve nerede kullanacağına insan, kendi karar verir. Olumsuz ya da kötü amaçlarda kullanması onu eksiltmez. İnsan, sahibi olduğu bu sermayeyi tükettiği anda asla ama asla geri dönüşü olmaz. Mesela servetini, evladını, eşini, arazisini ya da başka birçok nimeti kaybettiğinde geri kazanım sağlama ihtimali her zaman varken bahsettiğimiz bu nimeti kesinlikle geri alamaz hem de en küçük halini bile. İşte bu nimet, zamandır.
Hayatımızda en dikkat çekmeyen, en hoyratça harcadığımız ama asla geri alamayacağımız zaman. Birçok farklı isimle ansak da belki en manidar olanı, ömürdür. Ömür, bir insanın doğduğu andan başlayıp öldüğü ana kadar olan zaman dilimine verilen addır. İki ucu da biz belirleyemeyiz. Hangi tarihte doğup ne zaman öleceğimiz bizim için gaybdır. Gayb, bilgisi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c) ait olan şeydir.
Yukarıda saydığımız nimetlerin çoğuna zaman ile kavuşuruz. Zamanımız varsa ve bu zaman içinde çaba sarf edersek bu nimetlere ulaşabiliriz. Zaman yoksa hiçbir şey yok demektir. Zamanını tüketmiş biri için bu nimetlerin hiçbir anlamı olmaz. “Bir ölü neye ihtiyaç duyabilir ki?” sorusuna en makul cevap olarak yine zaman deriz. Çünkü zaman, bize anlam kazandırır. İnsanı hiçlikten varlığa çıkaran kudret, bu varlığın kendini gerçekleştirmesi için zamanı yaratıp ona bir hayat bahşetti.
Zaman dediğimiz kavram, hiç şüphesiz tarih boyunca filozoflar, kelamcılar, fizikçiler, astronomi ilmi ile uğraşanlar ve daha birçokları tarafından düşünülmüş, yorumlar ve tanımlar yapılmaya çalışılmış karmaşık bir kavramdır. Tanımı ve mahiyeti hakkında kesin ve tatmin edici bir açıklama bulmak oldukça zor gibi gözüküyor.
Başlangıcı, sonu, yaratılışı, mahiyeti, hızı, madde ile olan bağı, hareket ve evrenle olan ilişkisi, ilahi makamdaki zamanla beşeri düzlemdeki zamanın farkı, göreceliliği ya da değişkenliği gibi birçok problem ve soruyla karşı karşıyadır zaman. Bütün bu karmaşa içinde, kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da zamanın geri alınamaması ve ilerlediği her an ömür dediğimiz sermayeyi eritmesidir. İnsan bu sona gidişin her an farkında olmasına rağmen en değerli varlığı olan zamanı dikkatsizce ve değersizmiş gibi harcamaya devam ediyor. Öylesine değer vermiyoruz ki “zaman geçirme, vakit öldürme, oyalanma, zaman doldurma, boş vaktim çok” gibi bir sürü cümlelerimiz var. Oysa her geçen “an”, bizi, sonumuza yaklaştırıyor. Evet, zamanı öldürüyoruz zannederken aslında zaman bizi öldürüyor.
Çoğumuz, maziden bahsederken “eski güzel günler” deriz. Hatta geçmişteki kötü ve çok da hoş olmayan bir günü hatırladığımızda dahi tebessüm eder, özlemle anarız. Fakat hiçbir şekilde aynı olayı tekrar yaşama olasılığına sahip değiliz. Hayatımızdan geçen her “an” (ki zamanın en küçük birimidir), iyilikle ya da kötülükle geçmiş olsun bizim için mazidir artık. İnsanın yapısında var galiba geçmişi özlemek, geçmiş günleri ile mutlu olmak… Aklımıza her geldiğinde hüzünlenir, geçmişe dalar gideriz. Pişmanlıklarımız, korkularımız, mutluluklarımız, hüzünlerimiz, bitmesini istemediğimiz anlar, hepsi aslında geçip gitmiştir. Bize kalan ise bu zamanların verilmesi gereken hesabıdır. Bir anlamda geçmiş zaman bizi kendine mahkûm etmiş olur. Hele bir de zaman ziyan edilmişse geri dönüşü olmayan bir mahkûmiyet.
Bunun bir çözümü yok mudur acaba? Yani insan zamanı biriktirebilir mi? Zaman öyle veya böyle geçip giden bir şey. Ama neden sürekli arkasında bir pişmanlık bırakıyor, bundan kurtulmanın bir yolu olmalı. İnsan, dönüp ardına baktığında kaybetmişliğin, ziyana uğramışlığın verdiği o hüzünden nasıl kurtulmalı. Zaten bu sorgulamayı yapabiliyorsa halen daha bir fırsatı var, demektir. Ama yukarıda sorduğumuz ve daha fazla sorular ekleyebileceğimiz soruların bir cevabı var mı? İşte bütün bunlara yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de cevaplar buluyoruz:
“İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir” (Kıyame, 13). “Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini biz yazarız. Biz her şeyi, apaçık bir kitapta tespit edip korumuşuz” (Yasin, 12).
“Önden gönderme” ve “geride bırakma” tabirleri, sorduğumuz soruların anahtarıdır. Bir zaman dilimi düşünün, içinde yaptığınız amel tamamıyla ve belki fazlası ile Allah katına yükselsin. İşte bu boşa gitmemiş ve zarara uğratmamış, yaşandığı an kaybolmamış tam da hedefine ulaşmış, geriye dönüp bakıldığında pişmanlık hissi bırakmayan ve iyi ki de böyle yapmışım, ben zaten biliyordum zarar etmeyeceğimi dedirten bir zaman dilimidir:
“İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: ‘Gelin, kitabımı okuyun! Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.’ Artık o, hoşnut bir hayat içindedir. Yüksek bir cennettedir. Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir). (Onlara şöyle denir:) Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için” (Hâkka, 19-24). Belki de bu nimetlerle karşılaşan insan, “keşke daha fazlasını yapsaydım” diye bir pişmanlık duyabilir ama asla kazandığından ötürü harcadığı zaman için geriye dönüp başka bir pişmanlık hissetmez. Şu an bu tabloyu bize sunup gelecekte olan bir olayı aktararak uyaran Allah (c.c), elbette övülmeye tek layık olandır.
Hayatta olanlar için ölüm bir ibrettir. Yaşıyor olmanın ve hala zamanımızın var olmasının değerini anlamak için keşke mezarlıklara gidip ölülerle biraz sohbet edebilseydik. Makam sahipleri, servet sahipleri, güçlü kuvvetli cengâverler, güzellikleri ile akılları baştan alanlar, kudretleri ile dünyada hüküm sürenler ve daha nice dünyadan gelip geçmiş insanlar ile zamanı nasıl değerlendirmemiz gerektiği hakkında konuşabilsek. Hiçbirinin; “eğlenin, yiyin için, gezin, boş boş dolaşın, gününüzü gün edin, boş ve malayani şeylerle zaman geçirin” diyeceğini zannetmiyorum. Hatta zannetmiyorum dersem hata etmiş olurum; çünkü yine bu konuda da Rabbimiz, bize haberler veriyor: “Suçlu-günahkârları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: ‘Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız’ (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen” (Secde, 12).
Bu, ziyana uğramış bir ömrün serzenişidir. Geri dönüşü olmayan bir sondur. Asr suresi, ne güzel bir örnektir. Surenin adı, zamana vurgu yaparken insanoğlunun hüsranda olduğunu haber verir ve bu hüsrandan kurtulmanın reçetesini sunar. İnsan ömrüyle ilgili Fahreddin Er-Râzî, Asr sûresini tefsir ederken insanı güneşli bir havada pazarda buz satan adama benzetiyor. Sermayesi buz olan bu adam, çok hızlı davranmalı çünkü geçen her saniye onun aleyhine olacak, sermayesi olan buzu satamazsa zarar edecektir. Ve tefsirine şöyle devam ediyor Râzî: “İşte böyle de insana verilen ömür, güneşin altında buz gibi hızlı bir şekilde erimektedir. Eğer ömrü ziyan eder veya yanlış yere harcarsa; işte bu insanın hüsranına sebep olur.” Dikkat edersek Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah (c.c), bazı surelere yeminle başlar ve değersiz olan şeyler üzerine asla yemin etmez. “Asra and olsun” diyerek zaman üzerine yemin etmesi, zamanın ne kadar değerli olduğunun delilidir.
Geçmiş toplumlar, zamanını nasıl değerlendirirmiş, boş vakitlerinde neler yaparmış, ömürlerini neyin peşinde harcarlarmış? Bunlar, başlı başına ayrı bir incelemenin konusu olabilir. Fakat biz, şimdi günümüz insanının zaman anlayışını ve nasıl değerlendirdiğine kısaca bakalım.
Günümüz iletişim sistemleri ve eğlence kültürü, kişiye özel olarak ceplerimize kadar ulaşmış durumda. Bu iletişim araçları ve sistemleri, kültürel anlamda olsun, inanç yönünden olsun birbirlerine zıt olan birçok toplumu aynı platformlarda buluşturup kaynaştırma olanağı sunuyor. Bu ortamlardan sağlıklı bir şekilde faydalanıp zarar görmeden ayrılmanın yolları olmakla birlikte çılgınca bir zaman israfına yol açtığı da bir hakikattir. Günümüz insanı, bu platformlarda kendini kaybedercesine vakit geçirip günün sonunda da hiçbir şey kazanmadan günü tamamlamış oluyor.
Hemen hemen dünyanın her bölgesindeki insan için durum aynıdır. Bağımlılık derecesine varan bir İnternet kültürü, kişilik bozukluğuna yol açan beğeni hastalığı, holiganizmin merkezi haline gelen futbol tutkunluğu ve daha birçok alanda harcanan, israf edilen zaman. Tabi bu durum, çoğu kültüre ve inanca göre yadırganamaz ise de İslam, her alanda olduğu gibi zamanı kullanma alanında da Müslümanlara öğütler verir, yollar gösterir. Bizler, dünyada olma sebebimizin bilincinde ve bize verilen ömür sermayesinin farkındayız. Aldığımız her nefes, bizi dünyadan biraz daha eksiltirken zamanımızı boş ve malayani şeylerle geçirmemiz, bir mümin vasfı ile çelişir. Yüce Allah (c.c), Kur’an-ı Kerim’de müminlerin vasıflarını sıraladığı Muminun suresinde şöyle buyurur: “Onlar ki faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler” (Muminun, 3) ve bu minvalde yazabileceğimiz nice ayetler mevcuttur.
Müslümanların zaman konusunda oldukça eğitimli ve titiz olmaları gerektiği, Kur’an-ı Kerim’de baştan sona ayrıntılı bir şekilde anlatılmış ve çizilen sınırlara riayet etmeleri konusunda sıkça uyarılmışlardır. Bu bilinci aktif tutmak için ise her eylemde Allah’ın rızasını ön planda tutmak gerekmektedir. Boşa geçirilecek bir zaman Müslüman için söz konusu dahi değildir. Bir işi bitirince hemen ötekine başlamalı, gece gündüz Allah’ı zikretmeli, gecenin bir kısmında herkesten farklı olarak uyanmalı, ayaktayken, otururken ve dahi yanları üstüne yatarken tefekkür ederek Rabbini tesbih etmeli, hiç kimsenin görmediği yerde bile Rabbi ile baş başa olduğu bilinci ile hareket etmeli…
Dünyada bu kadar zulüm varken, zalimin eli mazlum bedenlere uzanmışken, şeytan ve dostları bütün pişkinlikleri ile göstere göstere yeryüzünü kana ve karanlığa buluyorken, bilinçler sinsice ve organize bir şekilde ele geçiriliyorken, makineleşen dünyada insan olarak kalmak her geçen gün daha da zor bir hal alıyorken, bizi biz yapan değerler sahnelerde, ekranlarda alay konusu oluyorken, küçücük bedenler ateş topuna döndürülüyorken, haklar gasp edilip suçlular haklı çıkarılıyorken, milyarlarca insanın kaderi üç-beş delinin iki dudağından çıkacak saçmalıklara terk edilmişken… Boş vakti olanlar, zaman geçirenler, uyuklayanlar, eğlenceye dalanlar, gününü gün edenler; vadedilen gün gelinceye kadar bekleyedursunlar.
Erdal TUĞRUL
Arşiv
Genel
Yazarlar
Zaman Öldürmek ya da Zamanla Ölmek
- by Erdal Tuğrul
- 16 Haziran 2025
- 0 Comments
- 0 Views

Follow