Fırat ŞAMAN;

Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin tahtını bırakıp 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmesiyle birlikte gözler Ruhullah Humeyni’ye çevrilmişti. O dönem İslam alemini heyecanlandıran söylemleriyle herkeste merak uyandıran, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Batı medyasının yakından takip ettiği Ruhullah Humeyni 14 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a geri döndü. Şahlık rejimini devirmeyi başaran Humeyni İran’ın ruhani liderliğini üstlendi. Yapılan devrim dünya tarihinde daha önce meydana gelmiş olan devrimlerden çok farklıydı. İslam aleminin başına her daim bela olacak olan ve İslam aleminin içinde bir ur gibi yayılacak olan Şii İslam Devrimi. İran’daki Devrim bir gecede olup bitmiş gibi anlatılsa da aslında uzun bir sürecin parçasıdır. Humeyni’nin dönüşünden sonra 1 Nisan 1979’da referandum sonucu İran, resmen İslam Cumhuriyeti haline gelir. Devrim dışarıdan bakıldığında sağcı eğilimin popülerliği gibi görünse de aslında insanlar Humeyni’ye, şeriatla yönetileceklerini düşündükleri için değil, halkın nefret duyduğu şahın en sıkı muhalifi olduğu için oy vermiştir. Ayrıca Amerika ve İngiltere’nin şahı avuçlarına alması Humeyni’nin popülerliğinin güçlenmesinde büyük rolü vardır. Ruhullah Humeyni, 3 Haziran 1989’daki vefatına kadar ülkenin liderliğini üstlendi. İran 1979 yılında çoğulcu bir halk devrimiyle Şah diktatörlüğünden kurtulmuştu ancak 1982’ye kadar süren iç savaş sonrası tek sesli bir ideolojik rejim kuruldu. Böylece İran’da günümüze kadar gelecek olan Molla Rejimi baş göstermeye başladı. İran’ı kabaca şöyle dönemlere ayırabiliriz; 1979-89 Devrim Dönemi, 1989-2009 görece de olsa Monarşik Demokrasi Dönemi ve 2009 sonrası Diktatörlük Dönemi. İran halkı şahtan kurtulmuştu evet ama bu sefer daha değişik bir yönetimle karşı karşıyalardı. Humeyni’nin izlediği politikalar İran halkını daha o günlerde rahatsız ediyordu. İslamcı İdeoloji üzerine kurulan İran İslam Cumhuriyeti rejimi devrimin tazeliği sebebiyle idealist bir çizgi üzerinde yürümeye çalışsa da İran-Irak savaşı ile alevlenen milliyetçi ve muhafazakâr söylem rejimi gittikçe mezhepçi ve ulusalcılığa savurdu. 1980-1988 yılları arasında İran-Irak savaşı sırasında Humeyni bu savaş için “Allah’ın lütfu” söyleminde bulunmuştu. Milyonlarca İranlı genç bu savaş için seferber oldu. Savaş yaklaşık bir milyon insanın hayatına mal oldu.  İran’ın savaşta kaybettiği maddi hasar ise 1 trilyon doların üzerindeydi.

İran rejimi devrimden sonra her ne kadar Amerika ve İsrail karşıtı antiemperyalist söylemlerde bulunsa da her daim ABD, Batı ve İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiğini gördük. Irak’ta ABD ile birlikte, Suriye’de ise Rusya ile birlikte hareket edip defalarca Müslümanları sırtlarından vurduğuna şahit olduk. İran petrol gelirlerinin bir kısmını Suriye’deki savaşı finanse etmek için kullandı, düşen petrol fiyatları da İran ekonomisine büyük kayıp verdirdi. Ayrıca Devrim Muhafızları denen kan emici askeri grubun İran ekonomisini hunharca sömürmesinden dolayı sosyal patlama meydana geldi.  Geçen sene şu sıralar da Halep Katliamında başrol oynayan İran bugünlerde halkın ayaklanması ve protestolarıyla karşı karşıya. Ayaklanmaların sosyal medyadaki görüntülerini izlediğimizde 2011 yılında Suriye’deki ayaklanmaları anımsatıyor. Eylemlerin temel sebebi maaşların ödenmemesi, fiyatların artması ve yolsuzluk. Bazı gösterilerde, İran yönetiminin Suriye ve Irak’taki maliyetli savaşlara para akıtması da protesto edildi. Sosyal medyada Kum kentinden yüklendiği belirtilen bir görüntüde atılan sloganlar “Ruhani’ye ölüm, diktatöre ölüm” ve “Suriye’den çıkın bizi düşünün” şeklinde. Tahran’daki İnkılap Meydanı’nda “Kana kan” sloganları atılıyor. Oysa Tahran Valisi “başkentte sokağa çıkarsanız, zor kullanırız” dedi. Ama halk açıklamalara aldırış etmedi ve sokağa çıktı. İran’da Devrim Muhafızları protestolara devam etmeleri durumunda hükümet karşıtı göstericilerin “Ulusun demir yumruğuyla” karşılaşacaklarını söyledi. İran halkının ayaklanması Sünni bölgelerde İslami sebeple, Kürt bölgelerinde İran’ın zulümleri sebebiyle, diğer bölgelerde laik ve Batı hayranlığı sebebiyle oluyor. İran’da Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Batılı ülkelerle yaptığı nükleer anlaşma, yaptırımların kaldırılması nedeniyle başarı olarak görülüyor. Ancak yaptırımların kaldırılmasının ekonomik faydasını görmediğini düşünen kesimler, yolsuzluk ve yüksek fiyatlardan şikayetçi. İran İstatistik Kurumu’nun verilerine göre ülkede işsizlik geçen yıldan bu yana yüzde 1.4 oranında artarak yüzde 12.4’e yükseldi. 80 milyonluk nüfusun yaklaşık 3.2 milyonu işsiz.

Gelgelelim yaşanan bu olaylardan sonra belli bir kesim olayların arkasında Amerika, Batı ve İsrail’in olduğunu, sıranın İran’dan sonra Türkiye’ye geleceğini söyleyip duruyorlar. İran ekonomisi ambargodan kırılırken Bağdat’tan Halep’e Taiz’den Beyrut’a at koşturan bir idareye karşı protestolar gerçekleşince “dış güçlerin benzer senaryosu” imasında bulunmak İrancılığın şanından olsa gerek. Ayaklanmanın bütünüyle Amerika, İsrail ve Batı destekli olduğu söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Halk 2009’da Yeşil Devrim’in bastırılmasından bu yana hırsla rejime bileniyordu. Fakat Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın yeni İran politikasıyla izolasyonun yeniden başlaması muhalefeti tetikledi. Kaç asırdır Sünni Müslümanlardan başka kimseyle savaşmamış bir devlet yapısı ve onun temsil edip yaymaya çalıştığı “değerlerini” bugüne kadar anlayamayan, kaç yıldır Suriye mezaliminde de anlayamadıysa, daha da anlayamaz. Velev ki gösteriler Amerika formatlı, İsrail alkışlı olsun; bu durum İran’ın zalimliğini örter mi? Her ne sebeple olursa olsun İran’daki Şii/Rafızi rejimin yıkılması Sünni halklar ve komşu ülkeler için olumlu olacaktır. Çünkü bunların Alamut Kalesi’ndeki Hasan Sabbah’tan farkı yok. İran’ın yıkılması Suriye, Irak ve Afganistan’daki direnen Sünni halkların ahı olacaktır. Amerika ve Rusya ile beraber bu ülkelerdeki halkı bombalayan ve işgale kapı açan bizzat İran değil mi? İran’daki olayların arkasında Suriyeli bir çocuğun ahının olması ihtimali tüm ihtimallerden daha yüksek değil mi? Geçen sene bugünlerde İran meydanlarında ‘Halep katliamı’ kutlanıyordu. Mazlumun ahı işte… İran halkı, Şii/Rafızi dikta yönetiminin 1 milyona yakın mazlumu katletmesinden ve binlerce İranlı askerin, Lübnanlı ve Afgan milisin telefinden sonra “Bize ne Suriye’den” demek için sizce de biraz geç kalmadı mı?

Fırat ŞAMAN