Seyyid Kutub’a Göre Uzlaşma
Arşiv Yazarlar

Seyyid Kutub’a Göre Uzlaşma

Bismillahirrahmanirrahim… Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salât ve Selam, O’nun Rasulü Hz. Muhammed’in (sav) üzerine olsun.

Uzlaşma, uyuşma, uzlaşım, mutabakat aynı anlamları ifade etmektedir. Tanım olarak ise; tarafların her birinin kendi talebinden ödün vermesi sonucunda taraflar arasında varılan anlaşmadır, mutabakattır. Bu makalemiz, İslam ile cahiliyyenin uzlaşması-uzlaşamaması üzerine olacak inşallah. Bu konuyu, özellikle Üstad Seyyid Kutub’un fikirleri ekseninde değerlendirmeye çalışacağız. Öncelikle Peygamber Efendimizin kendisine yönelik yapılan uzlaşma tekliflerinden bahsedelim:

Malumunuz Hz. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam, peygamberlik göreviyle birlikte başladığı tevhidi mücadele ve Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılma mücadelesi, günden güne ivme kazanmış ve kısa bir süre içerisinde Mekke’nin her tarafında duyulmaya başlanmıştır. Tevhidi söylem yani tek olan İlah’a davet, dönemin Büyük Meclisi olan Daru’n-Nedve ve bu mecliste görev yapan Mele, Mütref ve Müstekbirlerin zoruna gitmiş, düzenleri bozulmaya başlamış, otoriteleri sarsılmış ve saygınlıkları yok olmaya doğru gitmiştir. “Hiçbir iktidarın kendisine muhalif bir hareketi kabul etmediği evrensel ilke gereği”, bu iktidar sahipleri de muhalif olan bu hareketi ortadan kaldırmak için güçlerinin yettiği mazlum-mustazaf kim varsa türlü türlü işkencelerden geçirdi. Her türlü eziyeti o Müslümanlara reva gördüler. Hak olan bu tevhid davası karşısında, direnen ve asla vazgeçmeyen Müslümanların bu kararlı düşünceleri karşısında hiçbir şey yapamıyorlardı, parmaklarını ısırıyor bütün kinlerini Müslümanlara eziyet ederek çıkarıyorlardı. Öyle ki Bilal-i Habeşi’nin gördüğü eziyet karşısında “Ehad, Ehad” demesi bile onların bu çaresizliğini ortaya koyuyordu. Günden güne büyüyen bu dava karşısında sürekli kendi meclislerinde toplantılar yapıp kararlar alıyorlardı. Müslümanları öldürmenin Müslümanlara eziyet etmenin bir çözüm olmadığını yakinen anlamışlardı. Artık durumun farklı bir yöntemle çözülmesi gerektiği kararına vardılar. Aldıkları karar sonucunda Tevhid mücadelesinde, müşriklerin, Hz. Peygambere 3 farklı uzlaşma teklifiyle gittiğini görmekteyiz. Seyyid Kutub, bunu, Kalem süresinin 9. ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle anlatır:

“İstedikleri şudur: Sen tâviz veresin ki, onlar da tâviz versinler” (Kalem, 9). Onlar, tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya ortak bir nokta etrafında uzlaşmaya çalıştılar. İbn-i Hişam, Siret’inde; İbn-i İshak’a dayanarak şöyle rivayet eder: “Kureyşliler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebu Talib’in onu koruyucu kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebu Talib’e gidip şöyle dediler:

“Ey Ebu Talib, sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Yeğenin Tanrılarımıza küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor, geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Vallahi, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine artık katlanamayız. Ya O’na engel olursun ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve onunla her türlü ilişkimizi keseriz. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın. Aksi takdirde biz, O’nun hakkından geliriz.” Ebu Talip, onlara yumuşak sözler söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.

Ebu Talip, Peygamberimizi çağırıp şöyle dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı). Bana ve kendine acı. Altından kalkamayacağım bir yükün altına salma beni.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı verdi: “Amcacığım, vallahi, bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de vazgeçmem. Allah, bu dini üstün getirene veya ben, bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa kalktı. Tam gidecekken Ebu Talip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz dönünce, Ebu Talip şöyle dedi: “Git, istediğini konuş. Vallahi, seni asla kimseye teslim etmeyeceğim.”

İşte koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen, kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının, kendisini yalnız bıraktığı bir sırada, Peygamber Efendimizin davasına ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo… Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin etkileyiciliği gibi… Bu tablo, yüce Allah’ın şu sözünün somut kanıtıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.”

Tarihçi İbn-i İshak’ın rivayet ettiği bir diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.

Yine Millet meclislerinde aldıkları karar sonucunda; Utbe, kalktı, Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi: Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın bir yere sahipsin. Sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini, parçaladın. Fikirlerini, saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini, ayıpladın. Geçmiş atalarını, tekfir ettin. Beni dinle, sana, bazı önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber Efendimiz: “Söyle ey Ebu Velid, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan, senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer bununla şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok, eğer bu, sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan. Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe, sözlerini tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz, onu dinledi. Sonra: “Ey Ebu Velid, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe, “Evet,” dedi. “O zaman, beni dinle,” dedi. Utbe: “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Hâ mîm. Bu kitap; merhamet eden, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir Kur’an olarak ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de; `Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara söyle: `Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin haline!” (Fussilet suresi 1-6).

Sonra Peygamberimiz, okumaya devam etti. Utbe, bunları dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz, secde ayetine geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebu Velid, dinleyeceğini dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe, kalkıp arkadaşlarının yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz, Ebu Velid buradan ayrıldığı yüzle dönmüyor, dediler. Utbe, gelip yanlarına oturunca, “Geride ne bıraktın, ey Ebu Velid?” dediler. Utbe: Orada, bundan önce bir benzerini duymadığım bir söz dinledim. Allah’a and olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet de değildi. Ey Kureyşliler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları yenerse onun egemenliği, sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü, sizin üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi. “Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü. Siz, istediğinizi yapın.

Bir başka rivayete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla uyardım sizi” ayetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur. Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır. Her halükârda bu da bir tür pazarlık girişimidir.

Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn-i İshak şöyle anlatıyor: Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken, Esved b. Muttalip b. Esed b. Abduluzza, Velid b. Muğire, Umeyye b. Halef ve As b. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında dişli kimselerdi. “Ya Muhammed, gel, biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın bizimkinden daha hayırlı ise biz, ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış olursun. Bunun üzerine yüce Allah, şu ayetleri indirdi: “Ey Muhammed de ki: `Ey kâfirler! Ben, sizin taptığınıza kulluk sunmam. Benim taptığıma da siz kulluk sunmazsınız. Ben, sizin taptığınıza kulluk sunacak değilim. Benim taptığıma da sizler, kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kâfirun suresi 1-6). Böylece yüce Allah, suredeki kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini kestirip atıyor.”

Üstad Seyyid Kutub, bundan sonra der ki: İslam ile Cahiliyenin yolun ortasında daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu, her zaman ve her çağdaki cahiliye sistemleri arasında geçerli olan bir kuraldır. Dün de böyle idi, bugün de böyle, yarın da geçerli olacaktır. Aralarındaki uçurum, aşılmaz niteliktedir. Bu ikisi arasında köprü kurmak, imkânsızdır. Cahiliye ile İslam’ın iletişim kurmaları, mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta, uzlaşmaları mümkün değildir.

Hz. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam, en zor Mekke şartlarında bile eziyet ve boykotlarla dayanılmaz hale geldiğinde, söylenmesi gereken sözü asla yumuşatmamış, gizlememiş, kalplerini İslam’a ısındırmak, baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya ihtiyaç duymamıştır.

Seyyid Kutub, özellikle “Yoldaki İşaretler” kitabında, “Uzun vadeli bir intikal devresi” konu başlığı altında İslam’ın evrensel, düşünce ve uygulamada pratik bir hayat tarzına uygun bir sosyal düzen kurması gerektiğini söyledikten sonra şunları der: “İslam’ın görevi, egemen olan cahiliye ile uzlaşmak değil, yürürlükte olan cahili uygulamaları o ortadan kaldırmaktır. Yani İslam, cahiliye ile ortaklaşa çözümlere girişmeyi kabul etmez. Ya İslam ya Cahiliyye. ‘Yarı yarıya veya bir parça,’ diye bir şey olmaz. Hak, tektir; bir’den başka ‘hak’ yoktur.”

İbn-i Amir’in İran orduları başkomutanına verdiği cevap, Seyyid Kutub’un sözünü özetlemektedir. İran orduları başkomutanı, kendisine, “Sizi buraya getiren sebep nedir?” diye sorduğunda şöyle cevap verir: “Dileyenleri, kula kulluktan kurtarıp sırf Allah’a kul olma şerefine ulaştırmak için, insanları dünya sıkıntısından çıkarıp ahiret rahatlığına kavuşturmak için ve insanları batıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslam’ın adaletine ulaştırmak için bizi Allah görevlendirmiştir.”

İslam ve Cahiliyenin Kökleri Farklıdır

“İyi toprak, Allah’ın izni ile bitkisini güzel verir, buna karşılık kıraç toprak ise ancak faydasız bitki verebilir.” Allah Azze ve Celle, nasıl kendisine ortak koşulmasını kabul etmiyorsa aynı şekilde yaşama tarzının yanında başka bir hayat tarzını da asla kabul etmez. İslam’ı, insanlara anlatırken kekelemek için, dilimizin dolaşmaması için, karşımızdakini kuşkuya düşürmemek için ve İslam’a sığındıkları takdirde hayat tarzlarında köklü bir değişiklik olacağına inandırmadan yakalarını bırakmamak için, bu gerçeğin vicdanlarımızda son derece açık bir şekilde belirmesi gerekmektedir.

İslam’ın, çeşitli isim, yafta ve bayraklar altında ortalıkta beliren kul düzmesi siyasi rejimlerden herhangi birinin benzeri olmadığı gibi, yine kul düzmesi bir doktrin olmadığını, onun, sadece İslam olduğunu kavrayıncaya kadar insanların yakalarını bırakmamalıyız. Çünkü İslam; kendisine has bağımsız şahsiyeti, bağımsız düşünce sistemi ve bağımsız uygulaması ile sadece İslam’dır. Bu hakikatten sonra İslam’ı insanlara takdim ederken, takdim ettiğimiz düşüncenin hak, gerisinin batıl olduğunu kesin bir şekilde bilmenin verdiği güven, insanların kötü durumda olduğunu görüp, onları hangi yoldan saadete kavuşturmanın mümkün olduğunu bilmekten doğan anlayış ve insanların sapık yolda olduğunu görüp başka türlü olmayan hidayetin nerede olduğunu bilmekten ileri gelen merhamet duygusunu verir.

Üstad Seyyid Kutub şöyle der: Onların sapık ihtiras ve düşüncelerini pohpohlamayacağız, onlara karşı son derece açık sözlü olacağız ve şöyle diyeceğiz: “Sizin içinde yaşamış olduğunuz hayat, pistir; Allah, sizi temizlemek istiyor. Sizin hayat tarzınız, bayağıdır; Allah, sizi yüceltmek istiyor. Acı, sıkıntı ve boşluktasınız; Allah, sizi kurtarmak, yüceltmek istiyor. Ve şu evrensel ilkeyi dile getiriyor: Şirin görünmek için İslam’ı onlara asla olduğundan başka türlü göstermeyeceğiz!”

İslam, karşıtlarına hasta gözüyle bakmıştır. İslam, hiçbir zaman cahili uygulamalarınıza karışmayacağız; düşüncelerinizde ve değer ölçülerinizde sadece bazı ufak tefek değişiklikler yapacağız, İslam’da sizin düşüncenizin bir benzeridir, dememiştir. İslam demokrasisi, İslam sosyalizmi gibi ekonomik, siyasi ve hukuki benzerlik ve yakınlıktan dolayı ufak tefek değişikliklerle İslam’a benzetmek, göz boyamak, şirin görünmek şeklinde İslam tanıtılamaz. İslam, bambaşkadır. Cahiliyyenin her türlüsünden sıyrılıp İslam’a girmek, geniş çaplı ve uzun vadeli bir geçiştir. Kula kulluktan kurtulup sadece Allah’a kul olmaktır. Yaratılmışların düzeninden sıyrılıp Yaratanın düzenine geçiş yapmaktır. İşte bu gerçeği, yüksek sesle, açık sözle söyleyip karşımızdakileri kuşku ve belirsizlik içinde bırakmamamız gerekir.

İslam’ı, insanlara anlatırken, sanki itham altındaymış gibi onun üzerinden bu ithamları gidermeye çalışıyorlar. Savunma mekanizmalarını kullanıyorlar. Bu, ne kadar zavallı, ne kadar iğrenç bir savunmadır. Modern sosyal düzenler, “çağdaş uygarlık” dedikleri şeyler, insanların gözlerini kamaştıran ve ruhlarını hezimete uğratan cahiliye düzeninden başka bir şey değildir. Bunları, İslam’la mukayese etmek gülünç, basit ve seviyesiz şeylerdir. İslam, bu ve benzeri çağdaş düzenlerden hayırlıdır. İslam, bu düzenleri onaylamak için değil, onları değiştirmek için gelmiştir. İslam ile mevcut doktrinler, düşünceler ve düzenler arasında benzerlik kurmak, aşağılık kompleksidir. Biz, bu düzenleri Doğu’da da, Batı’da da reddediyoruz. Bunları, geri ve hastalıklı düzenler olarak kabul ediyoruz. Asıl meselemiz; iman-küfür meselesidir, tevhid-şirk meselesidir, İslam ile cahiliye meselesidir.

Bizim, insanları İslam’a davetimiz, insanlardan mükâfat beklemek için değildir. Yeryüzünde ne bir makam ve mevki ne de kargaşalık çıkarmak için! Biz, sadece insanların iyiliğini istediğimiz için, bize eziyet etmelerine rağmen İslam’a çağırıyoruz. En önemli görevimiz, İslam düşüncesini, İslam geleneklerini, cahiliyyenin yerine geçirmektir. Cahiliye ile yakınlık kurularak değil, onunla beraber adım atarak değil! Bu, yenilgiyi baştan kabul etmektir.

Bu uzlaşmazlık söylemi, maalesef günümüz çevrelerince hazmedilemiyor. “Seyyid Kutub’un aşılması” gerektiğini söylüyorlar. Bunu, ya cahili sistemlere entegrasyon ya da “şiddet körü tekfircilik” olarak görüyorlar. Bu anlayışlar, Seyyid Kutub’un tam olarak anlaşılmadığını gösteriyor.

Son söz olarak şunları söyleyebiliriz: Uzlaşmak, teslimiyettir. Teslimiyet, zillettir. İman ile küfür mücadelesinde herhangi bir değişiklik yoktur. Tağutları kızdırmayan, otoritelerini rahatsız etmeyen, uzlaşmacı, sivil toplumcu zihniyetler; zalimlerin zulmüne katkıda bulunurlar. Günümüzde, Kur’an ve Sünnetten çok, şartlara ve kişilere göre hareket edilmektedir. Ve son olarak şu ayeti zikrederek konumuzu nihayete erdirelim:

“Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz” (Hud suresi 113).

Kutbettin KÖYSÜREN

 

 

GRUBA KATIL