Sebat Veren Bağ
Arşiv Yazarlar

Sebat Veren Bağ

İnsanın hakkıyla tanımadığı şahsiyeti, çok farklı ve üstün bir donanımla yaratılmıştır. İnsan suresinin ilk bölümünde, 1-3 ayetlerin konusu, insandır. Burada, insanın anılmaya değer bir şey olmadığı, çok uzun bir zaman sürecinin ardından katışık bir sperm damlasından yaratıldığı, yaratılış amacının ise imtihan olduğu bildirilmektedir. İmtihan, bilgi ve hürriyeti gerektirdiği için insan; işitme, görme gibi bilgi vasıtasıyla donatılmıştır. İşitme ve görme sıfatları, insana nispet edilirken bununla genellikle insanın duyu vasıtaları yanında akli ve zihni donanımları da kastedilmiştir (Fahreddin er-Razi, 3/237-256).

Eşref-i mahlûk olan insan, kulluk kitabımızda birçok yerde övülürken birçok yerde de yerilmiştir. Onun unutulmaz seçkin değeri, çok önemli bir şarta bağlanmıştır: “İtaat”. “Yaratan yarattığını bilmez olur mu? O, bütün inceliklerin farkındadır ve her şeyden haberdardır” (Mülk Süresi, 14). Elbette ki bilir, amenna. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’le ve Resulümüzün (Aleyhisselam) sözleriyle bize hep şunu ulaştırmıştır: Doğruda kalabilmeniz ve istenildiği gibi yaşayabilmenizin tek yolu, doğru olan ile kuvvetli bağınızın olmasıdır. İnsanoğlu, başka türlü korunamaz. Çünkü çok temayüllü bir varlıktır, her şeye eğilimlidir. Eğilimlerini doğruya kanalize edebilmesi için elbette ki doğruya intisap etmesi gerekir; buna Rabbimiz, “iman” adını koymuştur. Doğruda kalabilmenin şartı da doğruyla yaşamak, emirlere itaat, yasaklardan kaçınmak için yine itaat gerekir.

Bu sebepledir ki; akılla, iradeyle, ilimle donatılmış olan bu varlığa seçim hakkı sunulur. Aynı zamanda nefsi heva ve istekleri de kuvvetli olan bu varlık, imtihan sahasında hür iradesiyle baş başa bırakılır. Nefsiyle insanlarla, İblis ve onun yaşantısını altüst edebilecek İblis’in aveneleri ile. İşte o zaman bu kutlu bağ, devreye girerse kopmayan bir kuvvete dönüşür, otokontrol görevi yapar.

Nedir bu bağ? Ve sınırları ne kadardır?

İtaat, “taat” kökünden türemiştir. Ayetlerin tefsirinden anlıyoruz ki bizim söz tutmamız da taat’tir. O zaman kimlerin sözünün bizim için olmazsa olmaz oluşuna çok dikkat etmeliyiz. İtaat, sevgiden, bağlılıktan doğar; zorla yapılanın adı itaat değil, esarettir. İnsanların, cinlerin yaratılış gayesi de itaattir. Zariyat Suresi 56. ayet-i kerime’de Rabbimiz, bunu açıklamıştır. Bu sebeple sevdiklerinize bağlılıklarınıza, boyun eğişlerinize, söz tutmalarınıza dikkat edin, denilir. Bu eylemin, ancak onları yaratana, yaşatana ait olması gerektiğini bize öğretir. İnsanoğlunun fıtratına bu konulmuştur; insan, yürekten sevdiğine, bağlandığına itaat eder.

İtaat; mükellef bir varlık olan insanın temel özelliklerindendir. Bu özellik, onu mutlak itaat eden melekler ile Allah’a asi olan İblis’ten ayırır ve onu kıymetli kılar. Rabbimiz, kâinattaki tevhidin gerçekleşebilmesi ve adalet üzere idaresi için itaatin gerekliliğinden bahseder: “Yoksa onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde bulunan herkes, isteyerek veya istemeyerek Allah’a boyun eğip teslim olmuş durumdadır ve hepsi O’na döndürülüp götürülmektedir” (Al-i İmran Suresi, 83).

İsteyerek istemeyerek “itaat” dedi Rabbimiz. Kâinattaki olan olayların veya bizim tercihimiz dışında meydana gelen itaatleri düşünelim. Seçimlerimiz dışındaki itaatlerin kıymeti, iradeyle meydana gelenle aynı değildir. Mesela sabah güneşin doğuşu, mevsimler ya da vücut fonksiyonlarımız, irademiz dışında olan her şey, Allah’ın takdiriyle itaat üzeredir. Safra kesemizden çıkan safranın karaciğeri dezenfekte etmesi, gözümüzdeki tuzlu suyun dezenfektan görevi yapması, itaat üzere oluşundandır. Bizi kıymetli kılan, hoşumuza gitsin gitmesin tercihimiz üzere yaptığımız itaattir.

Yine başka bir ayette Rabbimiz: “İşte bunlar, Allah’ın belirlediği sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamber’ine itaat ederse Allah, onu, içinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. İşte en büyük başarı ve kurtuluş budur” (Nisâ suresi, 13) buyurmaktadır. Emir, kesindir. İttiba ile kıymet kazanırız ve mükâfatlandırılırız. Eğilimlerimizin etkisinde kalıp yanlışa düşmememiz için Rabbimizin rahmetidir itaat emri.

Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin hepsi cennete girecektir, yüz çeviren müstesna!” Orada bulunanlar, “Ey Allah’ın Resulü, yüz çeviren kim?” diye sorunca, Hz. Peygamber, “Bana itaat eden cennete girer. Bana isyan eden yüz çevirmiş demektir.” şeklinde cevap vermiştir (B7280 Buhârî, İ’tisâm, 2).

Hz. Peygamber’in halasının oğlu Zübeyr b. Avvâm ile Ensar’dan Humeyd, Harre mevkiindeki hurmalıklarını, bahçelerindeki arklardan geçen ortak su ile nöbetleşe suluyorlardı. Bu arklardan geçen su, önce Zübeyr’in hurma bahçesine uğruyor, sonra da Humeyd’in bahçesine ulaşıyordu. Bir keresinde Zübeyr, hurma bahçesini sulamak üzere suyu tuttuğu sırada komşusu, ondan suyu serbest bırakmasını istedi. Fakat Zübeyr, kendi tarlasını sulamadan suyu bırakmak ve nöbetini ona vermek istemedi. Bunun üzerine aralarında anlaşmazlık çıktı. İki taraf meselelerini Allah Resulü’ne intikal ettirdiler. Hz. Peygamber’in huzurunda isteklerini karşılıklı olarak arz ettiler. Hz. Peygamber, “Ey Zübeyr! Tarlanı sula, sonra suyu komşuna salıver.” buyurarak ikisinin de hakkını koruyan bir çözüm önerdi. Bunun üzerine Humeyd, hiddetlenip, “Ya Resûlullah! Zübeyr halanın oğlu olduğu için mi böyle bir hüküm verdin?” diyerek Resûlullah’ın verdiği karara itiraz etti. Onun bu sözüne üzülen Allah Resulü’nün yüzünün rengi değişti ve “Ey Zübeyr, tarlanı sula! Sonra suyu, hurma ağaçlarının köklerine ulaşıncaya kadar tut (sonra salıver).” buyurarak Zübeyr’den sulama hakkını tam mânâsı ile kullanmasını istedi.

Bu hadise üzerine, “Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa suresi, 65) ayeti nazil olmuştu. Peygambere itaati imanla ilişkilendiren bu ayetin yanı sıra, Kur’an’da itaat, imanın bir sonucu ve mümin olmanın temel özelliği olarak zikredilmektedir. Bu nedenledir ki Kur’an’ın, Allah ve Resulü’ne itaat konusundaki tavrı, son derece açık ve nettir: “Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, hiçbir mümin erkek ve kadının kendi işleri konusunda tercih kullanma hakkı yoktur. Kim, Allah’a ve Resul’üne karşı gelirse şüphesiz ki o, apaçık bir şekilde sapmıştır” (Ahzab suresi, 36).

Peygamber Efendimiz de bir hutbesinde sarf ettiği şu sözlerle Allah ve Resulü’ne itaatin vazgeçilmezliğine vurgu yapmaktadır: “… Kim, Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse doğru yolu bulmuştur. Kim onlara isyan ederse ancak kendisine zarar verir. Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez.” Tercih ettikten sonra gelen emirleri ayrıştırıp işine geleni, nefsinin hoşuna gideni alıp gitmeyeni bırakması yasaklanmıştır. Bu yasaklanışın temelinde de Allah’ın rahmeti yatar; yeter ki kulu sapmasın, zarara düşmesin: “Ey Peygamber! Allah’ın emirlerine uygun yaşama konusunda sebat et. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir” (Ahzab suresi, 1).

Müşriklerden ileri gelenler, Uhud gazvesinden sonra Medine’ye teklif götürmüşlerdi. “Sen, bizim taptıklarımızı diline dolamaktan vazgeç, biz de seni Rabbinle baş başa bırakalım.” demişlerdi. İslâm’dan taviz vererek, putperest sistemlerini ayakta tutmaya yönelik uzlaşma teklifi yapan müşriklere ve “Müslümanların kökünü kazıyalım” diyerek onlarla birlik olan, İslâm düşmanlığıyla dolu münafıklara itaati/boyun eğmeyi yüce Allah yasak etmiştir. (Feyzu’l-Furkan, bk. 76/24)

Rabbimizin emirlerine itaat, Peygamberle başlamıştır; bu emir, ona da farzdır, sadece onun ümmetine değil. Böylece onun şahsıyla “işittim, itaat ederim” diyenlere, haddini bilenlere, sınırları koruyanlara verilecek nimetlerden; sınırı korumayanlara, Allah’ın koyduğu hudutları çiğneyenlere verilecek karşılıktan da bahsedilmiştir.

Geçici dünyanın menfaatleri için “işimi kaybetmeyeyim”, “rahatım bozulmasın” diyerek Allah’a isyan olan yerde kula itaat edenlerin, belirlenmiş olan sınırları nasıl çiğnediğini ve Allah’ın hikmeti gereği daha sonra dünyevi çıkarlar, heva ve heves için yapılan itaat sonucunda itaat edilenlerden görülen nankörlükler karşılığında doğan unutulmaz pişmanlıklar…

Allah’a ve Resule itaatin (boyun eğmenin, söz tutmanın, emrine amade olmanın) sosyal, siyasal, ekonomik vs. hayatın her biriminde yerine getirilmesi gereken, kopmayan, koruyan imandan doğan bir bağ, fariza olduğu iman esaslarından kılındığı ve aynı zamanda kimlere ne kadar itaat edileceğinin sınırları da belirlenmiştir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin. Sizden olan (Müslim/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen) yöneticilere de (itaat edin). Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanıyorsanız (o meseleyi çözmek için) Allah’a ve Resul’e götürün. Bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nisâ suresi, 59). Sınırlar çizilmiş, kimlere ne kadar itaat edileceği de delillendirilmiştir.

 “Allah’a da, resule de inandık ve boyun eğdik, diyorlar. Bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bunlar, asla inanmış kimseler değildir. Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allah’a ve Resulü’ne çağrıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış! Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar. Bunların kalplerinde çürüklük mü var yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve Resulü’nün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir. Aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme bağlasın diye Allah’a ve Resulü’ne çağrıldıklarında müminlerin sözü, ‘Dinledik ve boyun eğdik’ demekten ibarettir. İşte kurtuluşa erenler de bunlardır!” (Nur Suresi, 47-51).

Hayatımızın her biriminde emriyle hareket edeceğimiz bozulmaz delilimiz; Kur’an ve Rabbimizin uymamızı istediği (Hikmet) Sünnet’tir. Onlara uyarsak sapıtmayacağımızı da Resulümüz emretmiştir (sallallahu aleyhi ve sellem).

En Emin Olan’a emanet olunuz.

 Sümeyye DEMİRCİ

GRUBA KATIL