Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması- V
Arşiv Yazarlar

Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması- V

VAHDEDDİN’İN VEFATI VE CENAZESİNİN HACZEDİLMESİ!

16 Mayıs günü öğleye doğru, Sabiha Sultan’la Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin o sabah bir kızları olmuş, aileye bir torun daha katılmıştı. Şahbaba, Nice’e hemen bir telgraf gönderdi. Malum hayırlı temennilerden ve dualardan sonra “Bebeğin ismi Necla olsun” diyordu… Şahbaba, “Adı Necla olsun” dedi; Abdülmecid Efendi, Necla’nın yanına “Hibetullah”ı ilave etti ve bebeğin adı “Necla Hibetullah” kaldı.

Villa Manolya’ya 16 Mayıs günü neş’e hâkimdi. (…) Ama hüznün en büyüğünü de aynı gün yaşadılar.

“… Sultan Vahdeddin, o gece akşam yemeğinden sonra bütün kadınlarını, hazinedarlarını odasına toplamış ve geç vakitlere kadar pek tatlı ve neş’eli sohbetlere dalmışlardı. Bahisler, dönüp dolaşıp İstanbul’a ve Çengelköy’deki köşke geliyor, herkes bu geçmiş refaha ve gençlik hatıralarına ait tatlı bir hikâye anlatıyordu.

Sultan Vahdeddin, bu tatlı sohbetleri en hararetli yerinde keserek:

– Haydi, yatsı namazını kılınız da geliniz. Sohbetimize yine devam ederiz, demiş ve kadınlar kalkıp namazlarını kılmak üzere dışarı çıkmışlar. Bu esnada Sultan Vahdeddin, daima yanında bulunan ve hizmetlerine bakan son zevcesi Nevzad Hanım’a seslenerek:

– Biraz safram kabarıyor, bana bir tas getir, demiş. Derhal getirilen tasa pek az miktarda ve sarı bir safradan ibaret istifrağ ettikten sonra:

– Aman şu leğeni dök de şurada pis pis kokmasın, demesi üzerine Nevzad Hanım, derhal leğeni musluğa dökmüş ve acele ile odaya döndüğü zaman Sultan Vahdeddin’i uzandığı şezlongun üzerinde cansız bulmuştu.”[1]

Hükümdarın hayatını noktaladığı o gece, Villa Manolya’da olanları villanın yine aynı sakininden, hadisenin şahitlerinden olan Tarık Mümtaz’dan okuyalım:

“Ben henüz uykuya dalmıştım. Başucumdaki dâhili telefon dışarıdaki kuduran fırtınaya tempo tutan çılgın ve sürekli çığlıklarla çırpınmaya başladı. Çoktan beri sesini kaybeden bu makinenin, o akşam birdenbire telaşla dile gelmesine hiçbir mana veremiyordum. Uyku sersemliğiyle mikrofona sarıldığım zaman, korkunç bir vaveyla ile karşılaştım. Telefonda:

– Yetişin! Efendimize bir hal oldu, diye acıklı kadın sesleri haykırıyordu.

Askerlikten kalma bir sür’atle derhal giyinip kendimi yağmur deryasının ortasına attım ve bata çıka karşı ki binaya koştum. Sultan Vahdeddin’in harem dairesi üst katta bulunuyordu. Saçlarını başlarını yolan ve kendilerini yerden yere atan perişan kadınların arasından geçerek, doğru Sultan Vahdeddin’in bulunduğu odaya gittim. Tam bu esnada, hadiseden haberdar edilen Prens Sami Bey de büyük bir telaş içinde oraya yetişmiş bulunuyordu.

Sultan Vahdeddin, bir şezlongun üzerine uzanmış, cansız bir halde yatıyordu. Sırtında koyu sarı tüylü bir samur kürk vardı. Kır ve hafif kıvrık saçı, sakalı dikilmiş gibi görünüyordu. Rengini henüz muhafaza eden ve bir ölü çehresini hatıra getirmeyen yüzünün ortasında küçük fakat kemerli bir burun dikkat çekiyordu. Ağzı küçük bir daire şeklinde derin derin nefes alıyormuş gibi açık bulunuyordu. Gözleri sakin bir uyku halinde bulunduğu hissini veriyor ve kapalı duruyordu. Vücudu buz kesilmişti.

Prens Sami Bey’in bu ani felaket karşısında uykusu başına sıçramış, kimin yakasına yapışacağını bilemiyordu.

Villanın her köşesinde Sultan Vahdeddin’e ait kadınlardan biri katıla katıla ağlıyor, emektar mabeyn adamları şaşkınlıktan ne taraflarına dokunulsa o tarafa koşuşuyorlar, gözyaşlarını yenlerine silerek bön bön efendilerinin cansız cesedine bakıyorlardı.

Prens Sami Bey, o meşhur nezaketine rağmen çıldırmış gibi sağa-sola saldırıyor, vakit vakit o vakur ve ağırbaşlı efendilerin ve Sultan Vahdeddin’in son zevcesi Nevzad Hanım’ın üzerine yürüyerek:

– Dayıma ne yaptınız, diye garip sualler soruyordu.

Sultan Vahdeddin’in hususi doktoru olan meşhur bir İtalyan profesörü, derhal yetişmişti. Ölüm, gayet ani olduğu ve İtalyan hükümeti tarafından kendi toprağında ölen velev ki sabık bir imparatora karşı büyük bir dikkat gösterildiği için bu doktor, bir otopsi ameliyatına lüzum gördü.

Ameliyat, Sultan Vahdeddin’in yattığı odanın yanı başındaki salonda yapılacaktı. Vücudu ve mafsalları kaskatı kesildiği için soymak, kürkünü ve çamaşırlarını çıkarmak pek zor oluyordu. Ölüye işkence edilmesine razı olmayan Sami Bey, o kıymetli kürke ve çamaşırlara bir makas atarak baştan aşağıya parçalayıp kolayca çıkardı. Yüzü gayet zayıf ve ihtiyar görünen Sultan Vahdeddin’in vücudu, gayet genç, adaleli ve mütenasipti. Sol boş böğründe iri iri mor lekeler peyda olmuştu. Ölüyü beyaz bir patiskaya sardıktan sonra Sami Bey’le Seryaver Avni Paşa, ikinci müsahib Mazhar Ağa ve ben usulca tutup omuzlarımıza kaldırdık.

Ellerimiz ve yüzümüz cesede temas ettikçe vücudumuzu buz gibi bir hava kaplıyordu. Sultan Vahdeddin’in cesedini doktorun önündeki masaya boylu boyunca yatırarak dışarı çıkıp bekledik. Ameliyat uzun sürmemişti. Doktor, kendine lazım olanı yani ölüme sebebiyet veren arızayı derhal bulmuş ve eline alarak yanımıza gelmişti.

– İşte, diye gösterdi. Bu, küçük ve beyaz bir kemik parçası gibi görünüyordu.

– Bu, kalbe giden kan damarıdır. Tıkanmış ve taş kesilmiş, dedi.

Bu doktor, Sultan Vahdeddin’in kalbini öteden beri zayıf buluyor, bilhassa sigaradan başka hayatta hiçbir zevk ve eğlencesi olmadığını söyleyip duran bu zata, çok sigara içmeği ve aspirin almağı şiddetle yasak etmişti.

Doktor, kalbin bu vaziyetini görünce Prens Sami Bey’e baktı ve:

– Çok muhtemeldir ki majesteleri sıkı tavsiyelerimize rağmen çok miktarda aspirin almışlar ve bu hal ölümü intaç etmiştir.[2]

Şahbaba, son nefesini işte böyle verdi: 1861’in 4 Ocak’ında Dolmabahçe Sarayı’nda atmaya başlayan ve 65 sene boyunca yapayalnız kalan, hiçbir dosta sahip olmadan çarpan kalbi, Sanremo’daki villanın küçük salonunda tekledi, birdenbire durdu ve hemen ertesi gün de bir neşterle yarıldı.

İtalyanlar, çıkabilecek her türlü söylentiyi peşinen önlemek için Şahbaba’nın otopsi masasına yatırılmasına karar verdiler. Operasyonu, Sultan Vahdeddin’i son aylarda birkaç defa muayene etmiş olan kalp cerrahı Prof. Fava yaptı.

(…) Profesör Fava, işini nihayet tamamladı ve Sami Bey’e elindeki kanlı ama kemikleştiği hemen fark edilen bir damarı, Şahbaba’nın aortunu gösterdi. Bu nikotinden tıkanmış, neredeyse kemikleşmiş bir aorttu…

(…) Gelenlerin çoğu, tecessüs içerisindeki Sanremo sakinleriydi ama içlerinde haberi işitince hemen villaya koşmuş olan başkaları da vardı: Alacaklılar.

Haczedilen Tabut

Zeki Bey’le teşkilatçıların Şahbaba’nın zaten az miktardaki nakdini har vurup harman savurmalarından sonra, Manolya Villası’nın geçimini sağlamak Sultan Vahdeddin’in ablası Mediha Sultan’a düşmüştü. Sultan elinde kalan son kıymetli mücevherini, iri bir zümrütü, Londra’da sattırıp bir kuruşuna bile el sürmeden kardeşine vermiş ama Şahbaba vefat ettiği sırada zümrütten gelen para biteli haftalar olmuştu.

Villadaki herkes, artık ansızın imdada yetişecek bir başka paranın ümidindeydi.

Borçlanmaya, Şahbaba’dan sonra da devam edildi. Mesela hükümdara otopsiyi İtalyanlar yaptırtmış, masrafını ödemek ise Şahbaba’nın ailesine düşmüştü. Ama operasyonu yapan Prof. Fava’nın ücretine yetecek para kimsede yoktu ve ona da borçlanıldı. 2 bin 200 liretlik borcu, günler sonra Şahbaba’nın kızı Sabiha Sultan küpelerini satıp ödeyecekti.

Şahbaba’nın vefatını işitince kapıya üşüşen alacaklıların başında, villaya gönderdikleri malların parasını aylardan beri alamamış olan bakkal Steiner ile manav Morini vardı. Steiner’le Morini’nin alacakları da dâhil olmak üzere bütün esnafa olan borç 60 bin liretti.[3]

Vahdeddin ve ailesinin borcuyla ilgili farklı rakamlar verilmektedir. Vahdeddin’in cenazesinin haczine neden olan borç miktarının 120 bin lira olduğu söylendiği gibi 200.000 frank, 3.000 Sterlin, bir başka vesika da ise 5.000.000 Türk lirasından aşağı olmadığı belirtilmiştir. Ancak Sultan Vahdeddin’in ölümünden sonra varislerinin İngiltere Kralı V. George’ya yardım talebi ile yazmış oldukları mektupta dile getirdiklerine göre Sultan Vahdeddin’in geride bırakmış olduğu borcun miktarı, 200.000 frank kadardır. Onun geriye bırakmış olduğu borcu tespit ederken esas alınması gereken bilgi de bu olsa gerekir.[4]

Sultan Vahdeddin’in ölümü üzerine alacaklılar kapıya dayandılar ve onların hemen arkasından da icra memurları göründü. Yerlerdeki İstanbul’dan getirilmiş halılardan bütün öteki eşyalara ve ev halkının şahsi mallarına kadar Manolya villasında ne varsa her şeye haciz kondu ve odalar mühürlendi. Hatta tarihte eşine-emsaline belki de hiç rastlanmamış ve rastlanmayacak bir hadise daha yaşandı: Şahbaba’nın cenazesi, villanın giriş katındaki büyük salona indirildi ve eşyalarla beraber cenaze de haczedildi.

Tabutu, Sami Bey temin etmişti. Tabutun üzerindeki plakada “Türkler’in Hakanı ve İslamlar’ın Halifesi Cennetmekân Sultan Mehmed Vahdeddin-i Sadis bin Sultan Mecid Han Hazretleri. 1926” yazılıydı. Otopsi görmüş olan cenaze, önce kurşundan bir tabuta yerleştirilip lehimlendi, sonra Bertrand ve Oğulları’nın yaptığı ceviz tabuta kondu ve tam bir ay boyunca villanın giriş katındaki salonda kaldı. İtalyanlar, borçların tamamının ödenmesine kadar cenazenin defnine izin vermiyorlardı.[5]

Sultan Vahdeddin’in cenazesini, bütün borcunu ödeyerek hacizden kurtaran kişinin devrin Suriye Devlet başkanı Ahmed Nami Bey olduğu belirtilmiştir.[6]

Murat Bardakçı ise kızı Sabiha Sultan’ın mücevherlerini satarak haczi kaldırdığını şu şekilde belirtmektedir: Alacaklılara verilecek paranın temini tam bir ay sürdü. İlk parti para Nice’den geldi: Halife Abdülmecid Efendi, maiyetindekilerden biriyle, Sakallı Reşid Bey’le ufak bir meblağ gönderdi.

Halife’nin gönderdiği para, esnafın alacaklarına gitti, Şahbaba’nın vefatından sonra yapılmış olan harcamalara yetmedi, yetmeyince de tabutun üzerindeki haciz kalkmadı. Cenazenin kurtarılması, Sultan Vahdeddin’in lohusa yatağındaki kızı Sabiha Sultan’ın elinde kalan son mücevherlerinden birini, bir çift küpesini satmasıyla mümkün olabildi. İtalyanlar, cenazenin üzerindeki haczi, küpelerin bedelini Sanremo’ya gönderilip villanın bütün borçlarının ödenmesinden sonra kaldırdılar.[7]

“(…) Manolya Villası’nda ikamet eden 65 yaşındaki eski sultan Majesteleri İmparator VI. Mehmed Vahdeddin Han, 16 Mayıs günü saat 22.30’da vefat etmişti. Cemal Kutay, kendisiyle yapılan bir röportajda Vahdeddin ile ilgili olarak: “Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıkmıştır” (Sabah Gazetesi, 23.07.2005).

Şahbaba’nın Sanremo’daki sürgün kafilesinden bugün hayatta kalan birkaç kişiden biri olan torunu Hümeyra Özbaş Hanımsultan, Şahbaba’sının vefatıyla ilgili hatırladıklarını anlatırken, “Benim hatıram sadece çığlıklar, bilahare orada duran bir tabut ve günlerce duran bir tabut…” diyor.

“… Saati bilemeyeceğim ama gece daha yatmamıştım ki hanımların çığlıklarını duydum. Sesler aşağıdan geliyordu. Hemen aşağıya koştum. ‘Efendimiz, efendimiz, ah gitti efendimiz, gitti!’ diye çığlıklar… Tabii beni odaya sokmadılar. O sabah sevinçli bir haber almıştık. Sabiha Sultan’ın en küçük kızının, Necla’nın doğum haberi gelmişti ve Şahbabam ismini koymuştu.

O çığlıklardan sonra tabii beni aldılar, yukarıya görürdüler. Çocuklar, eskiden böyle şeyleri görmez, iştirak etmezdi. Sonra ertesi günü, otopsi yapılmış. Anlattılar ki bir ciğerinin yok olduğu, daha evvel veremden kuruduğu ve de kalp damarının tıkanarak büyük bir enfarktüsten gittiği tespit edilmiş. Sonra en zemin katta, taşlıkta duran tabutunu hatırlarım. Ve o tabut, böyle günlerce, günlerce, orada durdu. Tabii ben çocuktum o zaman, pek anlamıyordum neden orada durduğunu. Bilahare tabii hikâyesi duyuldu: Borçlular tarafından haciz konmuş. O arada teyzemin (Sabiha Sultan’ın) mücevheri satıldı, ondan sonra galiba Halife bir kaynak buldu, cenaze nakledildi. Hazin bir hikâye… Ama benim hatıram; sadece çığlıklar, bilahare orada duran bir tabut ve günlerce duran bir tabut…”

Sultan Vahdeddin’in tabutunun haciz evrakını bulabilmek için Sanremo’daki arşivleri bir hayli aramama rağmen tek bir vesikaya bile rastlayamadım. Belediyede başlayıp adliye arşivine ve şehir kütüphanesine uzanan koşuşturmalarım neticesiz kaldı. Arşivlerden, Şahbaba’nın ölüm belgesi dışında haciz konusunda tek bir belge bile çıkmadı.

Sanremolular, buna pek şaşırmadılar. Memlekette siyasi mülteci sıfatıyla kalan ve bir yerde misafir sayılan bir hükümdarın tabutuna karşı böyle bir muamelede bulunulmasının, İtalyan hükümeti açısından hoş şey sayılmayacağını, hadisenin tarihe bu şekilde aksinden endişe hisseden hükümetin haciz evrakını sonradan imha ettirmiş olabileceğini söylediler. Roma’da, o senelerde iktidarda bulunan Mussolini hükümetiyle Ankara arasında dostane ilişkiler bulunduğunu da hatırlattılar ve imhayı, aynı endişeyi taşıyan Ankara’nın istemiş olabileceğini söylediler.[8]

İtalya’dan gemi ile Beyrut’a ve oradan da trenle Şam’a nakledilen cenazeyi, Şam istasyonunda hanedanın eski damadı ve Suriye’nin hükümet reisi Ahmet Nami Bey, askeri törenle karşıladı. Tabut, bir arabaya yerleştirilip hükümet erkânının, askerlerin ve halkın refakatiyle şehrin merkezindeki Sultan Selim Camiine getirildi.

Cenazeyi getiren Şehzade Faruk Efendi, Şam’da büyük ilgiyle karşılandı. Cenazeye, Şam’da bulunan Nakşibendî, Mevlevi, Şazeli, Kadiri, Rufai ve diğer tarikatların önde gelen şeyhleri ve müritleriyle birlikte büyük bir halk kitlesi iştirak etti. Cenaze, Selimiye Tekkesi ve Camii’nin bulunduğu bahçeye defnedildi.

Vahdeddin’in cenazesinin Şam’a getirilmesi, Halife Vahdeddin’in arzusu idi. Sultan Vahdeddin, son günlerinde daima Şam’a Salahaddin Eyyubi türbesi civarında defnedilmesi arzusunu izhar etmiş ve ölümünde bu arzu bir vasiyet gibi telakki edilerek yerine getirilmek istenilmişse de Salahaddin Eyyübi türbesine, evvelce iki aziz Türk misafiri ve şehidi kabul edilmiş bulunduğu için buna imkân kalmamıştı.[9]

Vahdeddin’in vefatını, telgrafla Adana’da öğrenen M. Kemal, dostlarıyla yemeğe oturmuştu. Haberi işitince: “Çok namuslu bir adam öldü” dedi. “İsteseydi, Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki!” diye ilave etti.[10]

Ali KAÇAR

[1] Murat Bardakçı, Şahbaba, s: 388; Tarık Mümtaz Göztepe, age. s: 198-200; N. Fazıl Kısakürek, tarih olarak 14 Mayıs diyor, bkz; Sultan Vahidüddin, Büyük Doğu Yayınları, 3.bsk, s: 245-246

[2] Tarık Mümtaz Göztepe, age. s: 196-198

[3] Bardakçı, age. s: 392

[4] Hülagü, age. s: 224-225

[5] Bardakçı, age. s: 392

[6] Hülagü, age. s: 224

[7] Bardakçı, age. s: 393

[8] Bardakçı, age. s: 394-395

[9] Tarık Mümtaz Göztepe, age. s: 202

[10] ‘Babam Vahdettin kederden öldü’ yazısı için bkz; https://emela.wordpress.com/2007/04/29/babam-vahdettin-kederden-oldu-vahdettin-han-3-bolum/

GRUBA KATIL