Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması – III
Arşiv Yazarlar

Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması – III

1 Kasım’da alınan kararla, Padişahın kişiliğinde toplanmış olan sultanlık (dünya işleri yönetimi) ile halifelik (din işleri yönetimi) birbirinden ayrılmış, dünya işlerinin yönetimine ait bütün yetkiler millet adına Büyük Millet Meclisine verilerek Padişahın sultanlığı kaldırılmış, sadece din işlerine ait görev ve yetkileri yani halifeliği kalmıştı. Padişahın sultanlık yetkileri kalmayınca, bu yetkiye dayanarak kurduğu hükümetin de varlık sebebi ortadan kalkmış oluyordu. Artık Türkiye’de biri İstanbul’da ötekisi Ankara’da olan iki hükümet yoktu, İstanbul’daki hükümet her anlamla varlığını yitirmişti, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ise varlığı olan tek hükümetti.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın İstifası ve Vahdeddin!

Meclis’in 1 Kasım’da Saltanatı kaldırdığına dair kararını Sultan Vahdeddin’e Refet Paşa tebliğ etmiştir. Refet Paşa bu kararı, Sultan Vahdeddin’e tebliğ ederken aralarında şu şekilde bir diyalog gerçekleşmiştir:
“Refet Paşa Yıldız Sarayı’na giderek Sultan Vahdeddin’in huzuruna kabul edilmiş ve büyük saygı ve nezaketle selamladığı hükümdara Büyük Millet Meclisi’nin kararını parlak cümlelerle arz etmeye çalışmış ise de kendisine “Halife Hazretleri!” diye hitap edilmesine fena halde sinirlenen Sultan Vahdeddin Refet Paşa’ya en son ve kat’i cevabını vermekte tereddüt etmemiş ve: “Saltanatsız bir hilafeti hanedanımızın en aciz bir ferdinin bile kabul etmeyeceğine emin olabilirsiniz Paşa!” deyip konuşmaya son vermiştir.
Sultan Vahdeddin’e, Meclis’in kararı bildirilmekle yetinilmemiş ilerleyen günlerde hem kendisine hem de Sarayla birlikte hareket edenlere yönelik tehditler artmaya başlamıştır. Nitekim, Sultan Vahdeddin için gazetelerde çıkan hakaret dolu yazıların, meydanlarda Sarayı tel’in eden gösterilerin ve linç haberlerinin gölgesinde azap dolu bir beklemeyle geçecekti.
Ankara Meclisi’nin, hükümdarın ve hükümetinin muhakeme edilip cezalandırılabileceği yolundaki kararının da İstanbul’a ulaşması Saray ve çevresindeki tedirginliği daha da arttırmıştır. Metin muğlak bir şekilde kaleme alınmış olsa da Vahdeddin için tepede sallanan kesin bir kılıç gibiydi.
Gazeteler, sarayın “ihanetini” yazıyor; “Padişah yine sahneye çıktı” diye başlıklar atılıyordu. İstanbul’un eski siyasetçileri artık “mahutlar”, “baykuşlar”dı. İstanbul Hükümetine yönelik tehditlerin yoğunlaşması üzerine 3 Kasım 1922’de Babıali Hükümeti’nin bir kısım bakanları istifa etmek zorunda kalmıştır. Ertesi gün yani 4 Kasım’da ise herkesi, özellikle de Vahdeddin’i şaşırtan bir başka hareket gerçekleşmiştir: Sadrazam Tevfik Paşa’nın kendisi de istifa etmiştir. Osmanlı geleneğinde, istifa eden ya da görevinden alınan sadrazam mührü Padişah’a teslim ederdi. Ancak bu sefer Sadrazam kendisi istifa etmiş olduğu halde mührü Padişah’a teslim etmemişti. Tahminime göre Tevfik Paşa Sultan Vahdeddin’in huzuruna çıkıp istifa ettiğini hiçbir zaman açıklamamıştır. Gerçi Hükümet, nazırların peş peşe istifalarından sonra 4 Kasım 1922’de üç saatlik bir toplantıdan sonra istifa kararı almış ve çekilmiştir. Ama Tevfik Paşa bu kararı hükümdara bildirmemiş, evine kapanmış, Sultan Vahdeddin’le temasını kesmiş ve 13 gün İstanbul’da kalan hükümdarla bir daha hiç karşılaşmamıştır. Saraya gidip nazırları tarafından terk edildiğini kendisinin de vazifesini bıraktığını söylemeyi ya kendisine yedirememiş yahut neredeyse üç çeyrek asırdır nimetini gördüğü bir hanedanın son sultanına onun en zor anında böyle bir kararı iletme cesaretini bir türlü gösterememişti.
Her ne olduysa oldu ve Sultan Vahdeddin sadrazamının bu hareketini hem istifa hem ihanet saymıştır. Seneler sonra Tevfik Paşa’dan söz ederken “Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan ama gerçekten Mustafa Kemal Paşa’nın sadık bir hizmetkarı olan Tevfik Paşa, tabii olarak sonunda bana ihanet etmiştir. Zaten isteyerek oynadığı rolün tabii neticeleri olan ikiyüzlülüğü ve sahtekârlığı onu çoktan mahkûm etmiştir. Ama vazifesinin başında kalması gereken zamanda istifa ederek, beni en çetin güçlüklerin karşısında yalnız bırakmıştır. Çünkü istifa ettiği günlerde, tahtın bir mümessili Avrupa’ya davet edilmişti. Ancak durum tam bir felaketti; Tevfik Paşa yerinde yoktu ve tabii olarak hükümet de yoktu” diye yazacaktı.

Vahdeddin’in İngilizlere Sığınarak Yurtdışına çıkması!
Sultan Vahdeddin, saltanatın kaldırılmasından 17 gün sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Bu süre içerisinde Vahdeddin’in yaka paça yakalanarak Ankara’ya götürülmesi ya da bir şekilde öldürülmesi için birçok senaryo devreye sokulmuştu. Gerçekleştirilen bu senaryolardan biri, Yıldız Sarayı’nın yakılmasıdır. Bu Sarayın yakılmasından asıl amaç ise Vahdeddin’e suikasttı, yani onu da Saray’la birlikte yakıp öldürmekti.
M. Kemal, Vahdeddin’e karşı gittikçe sertleşmiş ve hakaretin dozunu daha da artırmaya başlamıştı. Vahdeddin’den iki üç sene öncesine kadar “Millet-i Osmaniye’nin en ali ve muhterem mümessil-i hakikisi olan zat-ı şevketsimat-ı hazret-i şehriyari” veya “Bütün alem-i İslam’ın perestişkarane merbut olduğu halifemiz ve ecdad-ı kiramımızın bize en kıymetli yadigarı olan padişahımız” gibi ifadelerle söz eden Mustafa Kemal Paşa, kürsüde artık başka türlü ve açık konuşuyordu:
“… Türkiye Devleti’nin istiklaline son veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini imha eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak bütün endamıyla kabul etmek istidadında kim olabilirdi?
Maateessüf, bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdeddin… Vahdeddin, bu alçakça hareketiyle yalnız kendinin layık olduğu bir muameleyi kabul etmiş olmaktan başka hiçbir şey yapmış olmadı.”
M. Kemal’in bu şaşırtıcı sert tavrı Meclisteki yandaş milletvekillerini daha da sertleştirmiş, tehditler, hakaretler, bırakın bir milletvekiline, sokaktaki sıradan bir insana bile yakışmayacak tarzda Meclis kürsüsünde konuşmaya başlamışlardır. Nitekim Meclis’in 30 Ekim’deki celsesinde (oturumunda) İstanbul’u ve bilhassa Vahdeddin’i ziyadesiyle endişelendirecek bir hadise daha oldu: Başkanlık kürsüsünde Mustafa Kemal Paşa vardı ve Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü, başkanlığa bir takrir verdi. Takrirde: “İslam’ın mukaddesatına ve İslamiyet’e karşı şeytandan daha kötü ve şen’i olarak son asırda saldırgan bir Lloyd George türemişti. Meğer şeytandan, Lloyd George’dan daha fena alçaklar varmış. Sorar mısınız? İşbu vesikayı yollayan ve düşünenler. Öyle ise başta Vahdeddin olduğu halde besmele ile bunları bütün İslamlar’ın taşlamasını teklif ederim” deniyordu.
Sultan Vahdeddin’e yönelik bu tür saldırı ve tehditlerden sonra İzmit’ten bir linç haberi gelmişti: Peyam-ı Sabah gazetesinin başyazarı Ali Kemal, İzmit’te parça parça edilerek linç edilmişti. Bir ara Dâhiliye Nazırı da olan Ali Kemal, milli mücadelenin ve Mustafa Kemal’in en sert muhaliflerinden bilinirdi. Senelerce Ankara aleyhine yazmadığın bırakmamış ama büyük zaferin arkasından yazdığı 10 Eylül tarihli makalesinde ‘Gayelerimiz bir idi ve birdir’ demiş, vaktiyle hata ettiğini kabul etmişti.
Bu yazı, Ali Kemal’in son makalesi olmuştur. 5 Kasım günü Beyoğlu’ndaki bir berberde traş olduğu sırada derdest edilmiş, muhakeme için Ankara’ya götürülürken İzmit’e getirilerek Birinci Ordu Kumandanı Nureddin Paşa’nın talimatıyla linç ettirilmiştir. Haber ertesi günkü gazetelerde ‘Ali Kemal mel’unu İzmit’te halk tarafından parça parça edilmiş,’ ‘Artin Kemal linç edilerek gebertilmiştir’ başlıklarıyla yer almıştı.
Bu olay karşısında Anadolu hareketine karşı sarayın tarafını tutmuş olanlar haklı olarak paniklemişti. Avrupa elçiliklerinden vize alabilenler kendilerini götürecek bir gemi bulabilme telaşındaydılar; henüz vizesi olmayanlarsa İngiliz askerlerinin kontrolündeki kışlalarda muhafaza altına alınmıştı.
Bu olaylar da gösteriyor ki, Sultan Vahdeddin’in etrafında ise çember gittikçe daralmakta idi. Tehditler, aleyhinde kışkırtılan gösteriler ve at(tır)ılan sloganlar artmaya başlamıştı. İstanbul’da Halife Vahdeddin’e yönelik husumet gösterileri artmış; travmay arabaları üzerine tebeşirle “Kahrolsun Vahdeddin!..” diye yazılıyordu. Bir gün kalabalık bir grup Yıldız Sarayı önüne gitmiş Padişah ve Padişahlık aleyhinde gösteri yapmıştı.
Sulta Vahdeddin, yalnızdı ve tehlikede olduğunun farkındaydı.
Son Cuma selamlığı 10 Kasım’da, Yıldız’daki Hamidiye Camii’nde yapıldı. Hutbede sadece “Emiru’l-Mü’minin, halife-i resul-i rabbu’l-a’lemin” deniyor ve Sultan-halifenin adından asırlardan beri ilk defa bahsedilmiyordu. Sadece bu bile, Şahbaba’nın gitme saatinin yaklaştığını göstermeye yeterdi.
Lord Kinross, o günü şöyle anlatıyor: “Padişah 10 Kasım’da, sanki bir şey olmamış gibi, Cuma selamlığında bulundu. Arabasının içine büzülerek saraydan çıktı. Üzerinde sadece bir subay üniforması, başında da bir kalpak vardı. Nişanlarını takmamıştı. Yüzü berbattı. Rengi, Padişah değil de gölgesi denecek kadar solmuştu. Arkasından yalnız siyahi harem ağalarıyla birkaç yaveri geliyordu, başka kimsecikler yoktu -ne ulema ne paşalar; ne de, hükümet kalmadığına göre, nazırlar-. Gören, bir cenaze alayı sanırdı. Küçük kafile camiye gelince, müezzin ezanını okudu. Ama artık yüce ve muzaffer Padişah’la büyük hanedan adına değil, sadece mü’minlerin başı ve Halife adına. Son Padişah bir makine gibi ruhsuz ve cansız, arabasından indi ve son selamlık resmi için camiye girdi.”
Yıldız Sarayı yakılmıştı. Buna göre Padişahı, sarayıyla beraber yakıp yok etmek istedikleri anlaşılmaktadır. Bunda muvaffak olamayanlar O’nu yaka-paça Ankara’ya götürerek muhakeme ve idam etmek istiyorlardı. Bu gerçeği kavramak için o sırada Ali Kemal’in Beyoğlu’nda bir berber dükkânında traş olurken derdest edilerek İzmit’e götürülmesi ve orada “Halk yaptı!” denilerek askerlere linç ettirilmesi hadisesini de hatırlamak gerekir.
O günlerde saraya hiç şüphesiz bir tertib eseri olarak yüzlerce telgraf geliyor ve bunlar çeşitli hakaretamiz sözler ihtiva ediyordu. Ali Kemal’in linç hadisesine şahid olan Yahya Kemal, Sultan Vahdeddin hakkındaki kötü niyetleri şu şekilde ifade etmiştir.
Yahya Kemal, Lozan’a hareket eden heyete müşavir olarak dâhil olmuş bulunuyordu. Ali Kemal’in linç edildiği günün akşamı İzmit’te kumandan bulunan Nureddin Paşa, bütün heyete bir ziyafet vermişti. Bu ziyafette konuşulanları nakleden Yahya Kemal, Sultan Vahdeddin merhum hakkında nasıl kötü düşünceler mevcud olduğunu şöyle anlatmaktadır:
“Vakıa, o sofrada hazır bulunan üç vekil ve birçok mebuslar, bu linç vak’asını tasvib etmiyor, hatta içlerinden Nureddin Paşa’yı takbih ediyorlardı. Daha doğrusu Nureddin Paşa’nın bu hareketinde tebellür etmeye başlayan mülkiye ve adliye teşkilatımıza bir müdahale görüyorlardı. Nureddin Paşa’nın, Ankara üzerinde şahsi bir tesir hasıl etmek siyasetini de seziyorlardı. Yalnız mevki müşkildi, Ali Kemal’in ihaneti hakkında bütün milletin ittifakı, bir nevi icma-ı ümmet vardı. Muzafferiyetin meşru tedbirleri de henüz taze idi. Askerlikle hükümet-i mülkiyenin selahiyetleri birçok mıntıkalarda henüz ayrılmamıştı. İzmit ise, o günlerde İstanbul’a hücum edecek ordunun merkeziydi. Halk, muzafferiyetin neşvesi içinde bütün nükteleri fark etmiyordu. Bütün bu düşüncelerin sevkiyle oradaki hükümet mümessilleri bir müşahid vaziyetinde susuyorlardı. Lakin yemek esnasında Nureddin Paşa bahse devam ederek:
“İnşallah yakında Vahdeddin’i de getirip cezasını vereceğim!” derken, ikinci murahhas Rıza Nur Bey’in sabrı tükendi, önüne bakarak lakin Nureddin Paşa’ya hitaben:
“O’nu İnebolu’dan yola çıkaracağız. Çünkü Ankara’ya gelip mahkeme karşısında hesap vermesi lazımdır” dedi.
Bu satırlar, Nureddin Paşa gibi nüfuzlu bir kumandanın, Sultan Vahdeddin’i Ali Kemal’e reva görülen bir tarzda sokak ortasında linç ettirmeyi düşündüğünü, Dr. Rıza Nur’un ise, hükümet otoritesini, askeri şahıslara karşı sıyanet maksadı ile en hafif bir şekilde olmak üzere, O’nu Ankara’ya getirtip muhakeme etmek istediklerini göstermektedir.
Sultan Vahdeddin’in ülkeden ayrılma kararı
Gösteriler, aleyhte yazılanlar ve linç olayı Sultan Vahdeddin’in ülkeden ayrılma vaktinin geldiğini göstermekteydi. Sultan Vahdeddin o günleri, çok kimsenin kendisini terk ederek yalnız bıraktığını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:
“(…) Böylelikle gücünden ayrılmış çıplak bir hilafeti red veya kabul etmek mecburiyetinde ve Anadolu’ya saldırıları defetmeye memur eylediğim Mustafa Kemal’in (…) karşısında kaldım. Her tarafı istila eden kör ve nankörler arasında inkılâp ve ihtiras içinde bunaldım. Kendimde böyle bir hilafet biçimine ne karşı koyma ne de baş eğme imkânını görmeyerek, kamuoyunda sükûn ve durumda açıklık belirinceye kadar geçici olarak tehlikeli bölgeden ayrılmaya karar verdim.
İtilaf ve İşgal Kuvvetleri Başkumandanı sıfatını taşıdığı için İngiliz generali Harington’un aracılığını tercih ettim. Ve kutsal topraklara gitmek için bir istasyon demek olan Malta’nın seçimini de ehven-i şer olarak kabul ettim. Bu hareketimle vekili olduğum şanı yüce peygamberin yolundan giderek diyanet ve İslami saltanat aleyhinde hareket etmekte olanlardan (…) ayrılarak hicret ettimse de, hiçbir zaman büyük ecdadımdan miras kalmış olan saltanat hakkımdan ve hilafetten feragat eylemedim ve eylemeyeceğim.”
Sultan Vahdeddin kimseye güvenemiyordu. Dolayısıyla ülkeden ayrılma kararını da İngiliz yetkililerine duyurmayı yalnızca eski kayınbiraderi, Mabeyni- Hümayun Hademe ve Mızıka kumandanı Kaymakam Zeki Bey aracılığıyla gerçekleştirmişti. Kaymakam Zeki Bey, Vahdeddin’in mektubunu saray mensuplarından da gizli tutmuş ve 16 Teşrin-i Sani 1922 Perşembe günü İstanbul’daki işgal kuvvetleri başkumandanı General Harington’un Pangaltı’daki Harbiye Mektebi’nde bulunan karargâhında bu İngiliz generale gayet mahrem bir şekilde tevdi etmiştir. Bu mektupta şöyle deniliyordu:
“Son vekayi üzerine hürriyet ve hayatımı tehlikede görmekteyim. Osmanlı Saltanatı ve İslam Hilafeti üzerindeki bil’irs velistihkak haiz bulunduğum meşru ve mukaddes haklarımı tamamıyla muhafaza etmek şartıyla hayatımın muhafazasını en çok Müslüman tebaaya malik bir devlet olan İngiltere’den bekliyorum.”
General Harington, Sultan Vahdeddin’in mektubunu alır almaz, kararını çoktan vermiş bir asker katiyetiyle derhal ayağa kalkmış ve:
“Majeste Sultan ve Halifenin arzu buyurdukları ve himaye ve delalet hususunda asla kusur edilmeyecek, arzu ettikleri yere kadar salimen azimeti esbabının yarın sabaha kadar hazırlanmış olacağını beyan etmekle kesbi şeref ederim” demiştir.
Saltanatın ilgası kararından 16 gün sonra halifelik makamında bulunan Vahdeddin’in hayatını tehlikede gördüğünü hissetmesi üzerine İngiltere devletinin İstanbul’da bulunan Şark Kuvvetleri Başkomutanı General Harington’a kendi el yazısıyla yazdığı ve bizzat kendisinin mühürlediği müracaat yazısında bu durumu dile getirerek şöyle diyordu:
“Dersaadet İşgal Kuvvetleri Komutanı General Sir Harington Cenablarına!
İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devletine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara naklimi taleb ederim efendim.”
16 Teşrinisani (Kasım) 1922
Halife-i Müslimin Mehmet Vahdeddin
Gerçekten Halife-Sultan Vahdeddin bu isteğinden bir gün sonra, yani 17 Kasım 1922 tarihinde sabahın erken saatlerinden itibaren artık İstanbul’da halife yoktu ve Vahdeddin Türkiye’den ayrılmıştı.
Sultan Vahdeddin ile birlikte ülkeden ayrılanlar şunlardır: Yaver Ömer Paşa, Kademe Komutanı Yarbay Zeki Bey, Elbisecibaşı Küçük İbrahim Bey, Berberbaşı Mahmut Bey, Seccadecibaşı İbrahim Bey, İkinci Muhasip Mazhar Ağa, Üçüncü Muhasib Hayreddin Ağa, Baştabip Reşat Paşa, Vahüdeddin’in oğlu Ertuğrul Efendi.
Sultan Vahdeddin’in şahsında altı yüz elli yıllık bir Hanedan’a böyle hakaret edilmesini önlemek maksadıyla O’nun memleketten ayrılışını tabii karşılamaktan daha normal bir şey olamaz. O, eğer memleket için hakikaten kötülük düşünseydi, İstanbul’da kalıp Ankara Hükümeti’ne karşı bilfarz İngilizler’in desteği ile fiili mücadeleye girişebilirdi. O’nun şahsı ve tahtından başka bir şey düşünmediğini, İngilizlerle işbirliği halinde olduğunu söyleyip yazanlar, bunu olsun kabule mecbur değiller midir? O halde ya İngilizler’le beraber değildi veya sırf taht ve tacını düşünmüyordu.
Sultan Vahdeddin’in ülkeden ayrılışını, ülkede kalarak bir ihtilafa ve iç kargaşalığa sebep olmamasını birçok tarafsız tarihçi güzel görmüştür. Bu tarihçilere tercüman olmak üzere yazdığı bir yazıda Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu şöyle demektedir:
“Vahdeddin Han’ın siyasi cephesi ne olursa olsun, kendisine şu iki hakkı tanımamak insafsızlık olur.
1- Anadolu’ya karşı İngiltere’den silah ve askeri yardım aramamıştır.
2-Tahttan ayrıldıktan sonra, memleket dışında Türkiye’ye karşı hiçbir komplo yapmamıştır.
Tarihçi, ileride yapacağı bir tahlilde, Vahdeddin Han’ın 1922 şartları içinde memleketten gidişini haksız bulmayacaktır. (Devam edecek…)

Ali KAÇAR

GRUBA KATIL