Dirilten Peygamberin Öldüren Ümmeti-1-
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Dirilten Peygamberin Öldüren Ümmeti-1-

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resul’üne icabet edin…” (Enfal:24)

 

Allah Rasulünün (s.a.v.) yaşantısı, örnekliği kendisini ümmetinden sayan Müslümanlar için ne ifade ediyor? Kıyamete kadar örneklik teşkil edecek yaşantısı ve Allah’ın dininin hâkim olması uğruna yaptığı mücadele ne ifade etmesi gerekiyor? Sadece o döneme has uygulamalar mıdır? İnsana inen vahiyler bütünü okunduğunda, okuyan Müslüman birey, yüzyıllar öncesinin insani değerleriyle kendi değerleri arasında bağ kurabiliyorsa ve o dönem insanlarının kalplerine hitap eden hükümler kendi kalbinde de karşılık buluyorsa; bu hükümlerin Müslümanım diyen fertte bağlayıcılığı ne boyutta olmalıdır? Yapılan bütün amellerin Müslüman kimlik ve kişiliği ile bağlantısında belirleyici unsur, insanın nefsimi olmalı yoksa Allah ve Resulünün (s.a.v.) emir ve direktiflerimi olmalı? Müslümanım diyen insan teslim olacağı, itaat edeceği emir ve yasaklara karşı hassasiyetinde neleri baz alacak? Bu soruları alabildiğine çoğaltmak mümkündür.

Kısa bir ömrün hesabını vermek durumunda olan bizler; sonsuz bir ahiret hayatının nasıl şekilleneceğine bu dünyada irademiz ile karar veririz. Allah’ın, emir ve yasaklarına, itaatimiz ölçüsünde rızasına ve vadettiği cennet nimetlerine kavuşmayı umabiliriz. Her an yamulmaya, bükülmeye, geri dönüp burun kıvırmaya, nefret ettiren bir ahlaka, onursuz bir dünya sevgisine, alçaltılmış nefsi duygulara teslim olan ve olmaya her daim müsait olan; kendisini İslam’a atfeden insanlar için Allaha ve Resulüne  (s.a.v.) itaatin ne demek olduğu farklılıklar arz eder.

Anlayış ve kavrayıştaki farklılıkların başında; muhatap olunan konu ve içerdiği ayete karşı; farklı düşünme, farklı yorumlama; müteşabih ve gaybi alanda, içe dönük nefsi tatmin ve ego ile ayetin siyak-sibak (ayetin öncesi-sonrası, başka ayetlerle bağlantısı, nüzul sebebi)’ni göz ardı etmek gelir. Konunuz/konumunuz ile ilgili bir hususta bir ayeti delil getirdiğinizde; bu ayeti konu bütünlüğü içinde değerlendirmeniz, ayetin nüzulünü bilmeniz, ayeti bir bütün olarak ele almanız, ayetin indiği olay hakkında Rasulullah (s.a.v.)’in öncesinde ve sonrasındaki değerlendirme ve tavsiyelerini göz önünde bulundurmanız gerekir.

Müslümanların kamplaşmalarının, güçlerinin parçalanmasının, birbirlerine hasmane tavır sergilemelerinin sebeplerinden en önemlisi; her yapı veya cemaatin kendi doğruları olarak gördüklerini sahiplenmeleri ve diğer herkesin/kesimin kendileri gibi olaylara bakmalarını, kabullenmelerini istemeleri olarak söyleyebiliriz. İslam; ayrışmaları, kamplaşmaları, bölünmeleri değil birleşmeyi tek güç olmayı ve bu gücü; insanları İslam ile buluşturma, düşmana güç birliği oluşturma ve İslam’ın yayılmasının, yaşanmasının önündeki engelleri kaldırma amacıyla kullanmayı emreder. “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran:103)

Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız…” (Enfal:60)

Müslümanlar içinde bulundukları hayatın gereklerinde ve o an ki bireysel ve toplumsal sorunlara yönelik hassasiyetlerinde, tabi olarak o şartları ya da içinde bulundukları durumu yansıtan örneklikleri ön plana çıkarma amacıyla Kur’an’a ve Sünnete yönelmektedir. Bu tabii bir durumdur. Öyle de olması gerekir ve beklenir. Samimiyet ölçüsünde, teslimiyet endeksli bir yönelişte her zaman hayır vardır ve bu Rabbimiz tarafından övgü ile takdir edilir, müjdelenir.

Bu noktada kalbinde maraz olanlara, İslam’a tam teslimiyet içinde olmayıp bir ucundan iman edenlere Rabbimiz önemli bir uyarıda bulunur: “İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.” (Hacc:11)

Kendisini yaratan Rabbine itaat konusunda ve kendisine ibadet yollarını gösteren, doğru yola sevk eden, hem dünya hem ahiret kurtuluşunu sağlamak için gönderdiği peygamberi hakkında ise şunları söyler:  “…Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.” (Nisa:13)

“Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddikler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa:69)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa:59)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur:51)

“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! derler.” (Ahzab:66)

Rasullah’ın (s.a.v) beşeri yönü ile insanlara örnek olması, O’nun takip edilebilir, davranışlarının kopyalanabilir olması yönünden oldukça önemlidir ve bu dinin temelini oluşturur. Takip edilen, örnek alınan bir önder ile uzun soluklu bir yolculuğa çıkan o sahabe; itaat etmeye ve pratik hayatta yaşamlarının merkezine koydukları numune kişiliğe olan bağlılıkları sayesinde altın nesli oluşturmuşlardı. Peygamberin (s.a.v.) etrafında içlerindeki olumsuz tüm davranış biçimlerini, imanları ve itaatleri ölçüsünde öldürürken; peygamber (s.a.v.) ile dirilmenin mükemmel hazzını yaşıyorlardı. Allah; kendilerine hayat sunan, cahiliye adetlerinden kendilerini kurtarıp dönemin en onurlu ve değer eksenli, kulluk bilinci kuşanmış iman cemiyetini oluşturan Peygamberi (s.a.v.), o toplum için meşrulaştırıyor ve pratiğe aktardığı yaşantısı ile Kuran ile dirilmenin formülünü ‘icabet’ olarak gösteriyordu: “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resul’üne icabet edin…” (Enfal:24)

“Şüphesiz ben, ancak sizin gibi bir insanım” (Kehf:110- Fussilet:6) diyerek ulaşılabilir ve davranış biçimleri örnek alınabilir bir durumda olduğunu ifade ediyordu. Tabi ayetlerin devamında gelen tek ilah olan Allaha yönelmelerini istemesi de bu örneklik ile kendisini Allaha tabi olmaya ve sadece O’na kulluk eksenli bir itaate giden yolda rehber olarak tanımlıyordu. Böylece sahabe kendi içlerinden çıkan ve toplumda kendileri gibi yaşayan hatta değer yargıları ve yaşam biçimi bakımından kendilerinden daha sade, daha ilkeli ve başkalarını nefsine tercih eden bir kişiliği örnek almaları ve takip etmeleri daha kolay oluyordu.

Örneklik ve önderlik, ulvi bir amaca yönelik ise ve hayatının anlamını teşkil ediyorsa bu amaç uğruna atılacak bir adımın, bir sözün, bir davranışın; insan etme, hayat verme ve dirilişine vesile olma gayesine matuf olması gerekir.  Korku salan değil güven veren bir peygamber ve lider olduğunu ifade ve ima eden şu olay Rasullah’ın (s.a.v.) kişiliğini ve görevini ortaya koyan bir örnektir: bir gün kendisiyle görüşmek üzere gelen ve huzuruna gelince titremeye başlayan adama: “Sakin ol, ben bir hükümdar değilim. Sadece kuru et yiyen Kureyş’ten bir kadının oğluyum.” (İbn Mace)

Ömrünü; insana hayat verme ve diriltme üzerine vakfetmiş ve ümmeti için nefsini hep kenara koymuş, dünyalık nimet ve makama, kariyere dair bakış açısını; üzerinde yattığı hurma dallarının yapraklarından örülmüş hasır’ın, vücudunda iz bıraktığını gören ve yumuşak bir şeyler sermeyi teklif eden sahabeye söylediği şu sözleri ortaya koyuyordu. “Dünya benim neyime? Dünyada ben, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da onu terk edip giden bir yolcu gibiyim.”  

Müslümanların; Rasullah’ın (s.a.v.) Mekkeli müşriklere karşı tavır ve tutumlarını tekrar hatırlamaları, okumaları gerekir. Müşrikleri kazanma, onları İslam ile diriltme gayesi ile onlardan gelen her türlü işkenceye, zulme, malına, canına kast edilmeyi kabullenebilecek çelik gibi bir iradeye sahip olan bir Peygamberin (s.a.v.) ümmeti de bu durumu masaya yatırmalıdır. İman üzere bir ‘yaşam’a, nefislerinde, İslam’ın şahitliğini yaptırarak,  bir kişinin hidayetine vesile olma prensibi ile hareket etmeleri gerekir.

İnsanları diriltmek, onları necis durumdan yaratılmışların en şereflisi konumuna getirmek için tüm hayatını buna endeksleyerek örnek model oluşturan bir peygamberin (s.a.v.) takipçileri de onun gibi olmalıdır. Çünkü ‘İcabet’ sadece iman ve ameli değil, daveti de kapsar. “Asr’a andolsun; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr Suresi)  Ayette de açıkça belirtildiği gibi Müslümanların kurtuluşu iman ve salih amel ile sınırlı değil. Bu iki değer üzerine bina edilecek olan hakkı tavsiye, yani iyiliği emredip kötülükten nehyetme, diğeri ise bu uğurda başa gelecek olan tüm sıkıntılara sabretme. İyiliği emredip kötülükten sakındırma konusunda etkili olabilmek, örneklik teşkil edecek bir yaşama insanları şahit ettirmek ile doğru orantılıdır. Bu konuda örnek alacağımız kişi elbette ki; önderimiz olan Allah’ın Rasülüdür (s.a.v.)

 

Rasullah’ın (s.a.v.) örnek yaşantısı hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır yazılmaya da devam edecektir. Ama hayatının hiçbir aşamasında elinden, dilinden bir zarar geleceği korkusunu taşıyanların sözleri yer almamıştır. Bu da İslam ile dirilten bir davetçinin en önemli vasfı olduğunu bize gösterir. Hiçbir müşrik Mekke’ de Rasulullah (s.a.v.) hakkında kötü bir söz söyleyememiştir. O elinden ve dilinden insanların emin olduğu bir önderdi.

Eminlik sıfatına hiçbir insan tarafından leke sürülememiştir ki bu sıfatı Mekkeli müşrikler kendisine vermişti. Öyle ki Medine’ye hicreti sırasında, kendisini Mekke’den çıkartan ve yıllarca her türlü maddi manevi eziyeti reva gören Mekkeli müşriklerin emanetleri hala yanındaydı. Hicret sırasında emanetleri sahiplerine vermek üzere yerine bıraktığı Hz. Ali’ye talimat verecekti. İnsan aklının anlamakta zorlandığı en uç örneklerden birisi bu olsa gerek. Terazinin bir kefesinde; yıllarca her türlü eziyeti çektiren,  iman etmeyen ve öldürmek üzere planlar yapıp hicrete zorlayan bu insanların; emanetlerini düşman bildikleri insana teslim etmeleri ve diğer kefede kendisine zulmeden bu insanların emanetlerini koruyan, hicret sırasında sahiplerine verilmesini isteyen bir peygamber.

Eminlik sıfatı, uzun soluklu bir mücadelenin temelini oluşturuyordu. Bu kavram; Mekke’de başlayan ve Mekke’nin fethi ile sonuçlanan bu süreçte Mekkeli müşrikleri diriltme ve hayat verme yolunda çok önemli bir görevi yerine getiriyordu peygamberin şahsında.

Mekke’de, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) herkesin bir eminlik gerekçesi vardı. Bu kavrama Mekkeli müşriklerin yüklediği anlam konusunda Prof. Dr. Ali Murat Daryal, şunları söyler: “Cemiyet içerisindeki mevcut değişik sınıflara ait her bir kimse, mensubu bulunduğu sınıfın düşünce tarzına, telakkisine, geliştirdiği değerlere göre bu kavramın sınırlarını çizecek, ona göre bu kavrama muhteva kazandıracaktır. Bu kavramı kullanırken, ondan kendi anladığı manayı kastedecektir. Başkalarının da kendi kastettiği manayı anlamasını bekleyecektir. Zenginler bu kavramı iktisadi açıdan düşünüyorlardı. Onlar bu kavramla, Hz. Muhammedin ticari ve diğer mali münasebetlerinde son derece kendine güvenilir olduğunu anlıyorlardı. Asiller tabi olarak şeref ve haysiyetlerine düşkündüler. Onlar bu kavramdan Hz. Muhammedin kendi şereflerine, itibarlarına halel getirecek yalan, iftira, dedikodu yoluna gitmeyecek kadar emin görüyorlardı. Cemiyet içinde idareci konumunda olanlar; O’nun varlığını sınıflar arası çekişmelere, kabileler arası çatışmalara karşı teminat olarak görüyorlardı. Bu kavram ile olaylar karşısındaki müspet tutumuna karşı şüphe beslemediklerini anlatmak istiyorlardı. Muharipler ve cengâverler, harplerde kendisine güvenilir olduğunu, ortaya çıkacak şartlar altında O’nun safları terk etmeyeceğini anlıyorlardı. Sosyal, ekonomik ve fiziki yönden güçsüzler de kendilerine uygun bir anlam yüklüyorlardı. Fakirler her türlü maddi ihtiyaçları için geldiklerinde, O’nun bütün imkânlarıyla kendisine yardım edeceğini, acizler zalimlere karşı kendi haklarını koruyacağını biliyorlar ve bundan emin olduklarını söylüyorlardı. Kimsesizler, himayesine sığındıkları zaman, O’nun bir kardeş, bir baba gibi kendilerine kol kanat gereceğinden emindiler. Köleler bu kavramla, herkesin kendilerini dövdüğü, sövdüğü, hor gördüğü bir dünyada O’nun kendilerini dövmeyeceğini, hor görmeyeceğini ve kötü söz söylemeyeceğini anlıyorlardı.” (İslam’ın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko Sosyal Açıdan Tahlili; 4.baskı sayfa:79)

İnsanları kazanma ve hayat verme, diriltme merkezli bir davet; Rasullah’ın (s.a.v.) ana hedefiydi. Bu uğurda; nefsinden, kininden, nefretinden, intikamından vazgeçiyor, vazgeçmekle kalmayıp onlar için neredeyse kendisini bu uğurda helak edecek bir duruma geliyordu. Psikolojisini alt üst eden bir durumdu bu. Ateşin içinde kalmaya inatla niyetli olan müşriklere karşı kendisini sorumlu hissediyordu: “Onlar iman etmiyorlar diye, neredeyse kendini helâk edeceksin. Eğer dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de karşısında boyunları eğik kalır.” (Şuara:3-4)

Seyyid Kutup Rasullah’ın (s.a.v.) bu hali için tefsirinde şunları söyler: Ayeti kerimede geçen “Bahi’un-nefs” kavramı kendisini öldürmek demektir. Bu ifade Rasullah’ın -salat ve selam üzerine olsun- onların ilahi mesajı yalanlamalarına ne kadar üzüldüğünü tasvir etmektedir. Zira o bu yalanlamadan sonra onların başına gelecekleri kesin biçimde bilmektedir. Bu nedenle onlar adına içi yanmaktadır. Çünkü onlar kendisinin ailesi, aşireti ve milletidir. İçi daralmaktadır. Bu durumda Rabbi ona acımakta, öldürücü üzüntüsünü hafifletmektedir. İşini kolaylaştırmakta ve ona demektedir ki: Onları imana getirmek senin görevin ve yükümlülüğün değildir. Eğer onları imana zorlamak isteseydik, biz zorlayabilirdik. Onun karşısında imandan başka bir çareye başvuramayacakları mağlup edici bir ayet indirirdik. Böyle bir durumda onların boyun eğiş halleri, somut bir tablo halinde ayette ifadesini bulmaktadır. “Eğer dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de karşısında boyunları eğik kalır.” Boyunları bükülmüş, eğilmiş vaziyettedir. Sanki bu onların kendilerinden ayrılmayan halleridir. Hep böyle kalıp duracaklardır!”

Benzer teskin edici ifadeler Kehf Suresi 6. ayette şu şekilde geçer: “Şimdi onlar bu söze (Kur’an’a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?” Mevdudi bu ayetin tefsirinde şunları söyler: “Burada, bu surenin nazil olduğu sırada Peygamber’in (s.a) üzüntüsünün gerçek sebebine değinilmektedir. Bu; Peygamber’in (s.a), kendisinin ve arkadaşlarının gördüğü işkenceye değil, kavminin sapıklık ve ahlâkî bozukluğuna üzüldüğünü göstermektedir. Onu en çok üzen konu ne kadar yola getirmeye çalışırsa çalışsın, kavminin sapıklıkta inat etmesiydi. O çok üzülüyordu, çünkü kavminin sapıklığının en sonunda helâk olmalarına ve Allah’ın azabının üzerlerine hak olmasına neden olacağından korkuyordu. Bu nedenle gece gündüz onları kurtarmaya çalışıyordu, fakat onlar sanki Allah’ın azabının gelmesini istercesine inat ediyorlardı. Peygamber (s.a) bu durumu konuyla ilgili hadisinde şöyle açıklamaktadır: “Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan ve ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Oysa siz benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Buhari-Müslim)”  Bu iki örnek; Rasullah’ın (s.a.v.) insanı iman ile diriltme konusunda yaşadığı yıpratıcı durumu ve psikolojisini bozmaya kadar götüren inkâr tablosunu en iyi temsil eder.

Affetme konusunda Rasulullah (s.a.v.) eşsiz bir örneklik teşkil eder. Allah’ın muradı insanların İslam ile hayat bulmaları olduğu için peygamberine de bu yönde vahiyler indirmiştir. O’nu farklı karakterlerdeki her türlü insan karşısında son haddeye kadar affetmek, İslam ile onur kazandırmak, iman ile diriltmek için; mücadele, sabır ve merhamet konusunda eğitmiştir. Tabi olarak Rasulullah ta (s.a.v.) kendisine iman eden ümmeti içinde bunun örnekliğini nefsinde uygulamış ve bunu ümmetinden istemiştir. Rabbimiz bu yönde Rasulünü (s.a.v.) yeri geldikçe uyarmış ve tavsiyede bulunmuştur.

 

Mekke’nin fethinde Hz. Muhammed (s.a.v.), yıllarca işkence eden, her türlü mağduriyete uğratan, mağlup ve mahcup durumdaki Mekkelilere olan merhameti ve kin gütmemesi tarihte eşi olmayan bir diriliş hareketinin örnekliğini teşkil eder. Ve Mekkelilerin kitleler halinde Müslüman olmasına vesile olur:  Rasulullah (s.a.v.), “Ey Kureyş topluluğu, şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” diye sordu. Kureyş topluluğu, “Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’un (a.s.) kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır. Yusuf’un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok.  Allah, sizi bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir’ (Yusuf, 92). “Gidiniz, sizler serbestsiniz.” (İbn Hişam Sire c.4 sayfa 55)

Rasulullah (s.a.v.), düşmanları ile münasebetlerinde gerekli olmadıkça hep iyi muameleyi esas almıştır. Dönüşü olmayacak şekilde ilişkilerini kesmemiş ve İslam ile şereflenmeleri konusunda hep hayır dua etmiştir. “Ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim” (Müslim) diyerek düşmanlarına bile hidayet ve diriltme eksenli yaklaşım içinde olmuştur. Hicri dokuzuncu yılda, Taif’ten bir heyet Rasulullah (s.a.v.)’e gelerek İslam’a girmeleri karşılığında bir takım tavizler istemişlerdi. Rasulullah (s.a.v.), geçmişte Taif’lilerin kendisini taşladığını bir kenara bırakacak ve onları İslam ile şereflendirme yolunu tercih edecekti. Gelen elçilerin istekleri içerisinde en göze çarpanları; putları olan Lat putunun yıkılması, zekât, cihad ve namazdan muafiyetti. Putlara dokunamayacaklarını söyleyen elçilere putlarını, Müslüman bir grubun gelip kıracağını söylemiş, namazdan asla taviz vermemiş ve namazsız İslam olmaz demişti. Zekât ve cihad konusunda isteklerini kabul etmiş çevresinden gelen böyle bir taviz verilir mi bakışına elçiler gittikten sonra Cabir (ra)’den nakledilen cevabı şu olmuştu: “Bunlar iman ettikten sonra kendiliklerinden zekât da verecek, cihâd da edeceklerdir.” (Ebu Davûd, lmâret/27) Kendisine gelerek İslam’ın emir ve yasaklarından muaf olayı ve bir takım imtiyazları isteyerek bir anlaşma yapmak isteyen Taif heyetine sert bir karşılık vermemiş, onlarla tatlılıkla konuşarak açıklamada bulunmuş ve onları ikna etmişti. (Dr. Fahri Hoşab, Nebevi Davet ve Propaganda; s. 40)

İslam’ı davet etmek ve hicret mekânı olarak düşündüğü Taife giden Rasullah’ın (s.a.v.) orada taşlanması ve eli yüzü kan içerisinde tekrar Mekke’ye dönmesi kendisini çok üzmüştü. Bu olaylardan dolayı bu yıla hüzün yılı adı verilmişti. Taif şehirde taşlanma olayından sonra Rasullah’a (s.a.v.) gelen Cebrail, Taif ’in iki tarafındaki dağları kaldırıp Taif’lilerin üzerine yıkmayı teklif etmiş, ancak Rasulullah (s.a.v.) bunu kabul etmemiş ve kendisini taşlayanlara beddua yerine şu duada bulunmuştu: “Allah’ım kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği biçarelerin rabbi sensin. İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin. Yarabbi, eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Yarabbi gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen nuruna sığınırım. Razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir…” (İbn-i Hişâm, Sîre 2/255; Taberî, Târîh 2/241-242) Taif’te bir üzüm bağının gölgeliğinde dinlenmek üzere oturduğunda Rabbimiz onun gönlünü hoş edecek, kısmi de olsa mağduriyetini hafifletecek ve orada kendisine üzüm ikram eden Addas’ın Müslüman olmasına vesile olacaktı.

Rasulullah (s.a.v.), civar kabile reisleri yanına görüşmek için geldiğinde onlara ayrı bir konaklama yeri tahsis etmemiş ve birer ikişer sahabelere dağılım yaptırmıştır. Bunun sebebi gelen elçilere İslam’ın pratik hayatta nasıl bir din olduğunu göstermek, Müslümanların İslam’ın güzelliklerini yaşadıklarına şahitlik ettirmekti. Elçilerin korktuklarından emin olmalarını sağlıyor ve kalplerini İslam’a ısındırıyordu. Rasulullah bununla sınırlı kalmıyor, özellikle savaş esirlerini mescidin direklerine bağlatarak; Kur’an’ı işitmelerini sağlıyor, ibadet yapan Müslümanların etkileyici hayatlarına şahitlik ettirerek, karşı geldikleri ve yok etmek için savaştıkları İslam’ın ve Müslümanların kalplerinde bıraktığı derin izler vesilesiyle Müslüman olmalarını umuyordu.

Hanife oğulları kabilesi reislerinden Sümame b. Usal, hicretten evvel Mekke’ye geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) onu İslam’a davet etmiş, ancak o sert bir şekilde karşılık vererek bu daveti reddetmişti. Hicretten sonra bir müfreze tarafından yakalanıp Medine’ye getirildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.) onu tanımış, mescitte muhafaza edilmesini, ona iyi davranılmasını emretmiş; bizzat evinden yemek göndermiş ve namaz için mescide her çıktığında, yanından geçerken onu İslam’a davet etmiş ve fikrini sormuştu. Sümame karşılık olarak, ‘kendisinin ölümü hak etmiş birisi olduğunu; ancak iyi muamele görürse, talep edilen kadar fidye vereceğini’ söylemişti. Üçüncü davetinde de Sümame’den aynı cevabı alan Hz. Peygamber (s.a.v.), onu karşılıksız bıraktı. Şehir dışına çıktığında Müslüman olmaya karar verdi. Geri dönerek Allah Rasulü’nün (s.a.v.) huzuruna çıktı, şehadet getirdi ve şöyle dedi: “Şimdiye kadar Sen, benim nazarımda dünyanın en nefret edilecek adamıydın. Şimdi ise, ben Sana her şeyden çok hayranım.”  Sümame Kâbe’ye umre için geldiğinde açıkça imanını ilan etti ve Allah Rasulü’nün (s.a.v.) izni olmadan Mekkelilere memleketi Yemame’den hiç hububat göndermeyeceğini söyledi. (Dr.Fahri Hoşab: Nebevi Davet ve Propaganda, s. 110)

 

 

 

GRUBA KATIL