Deprem mi, Kıyametin Bir Provası mı?
Arşiv Yazarlar

Deprem mi, Kıyametin Bir Provası mı?

6 Şubat günü saat 04.17’de meydana gelen deprem sadece 10-11 ili değil, bölgeyi hatta bütünüyle Türkiye’yi etkilemiştir. Rabbim, bu depremle sanki yerküresine yeni bir şekil vermek istemiştir. Çünkü yıkılan, savrulan sadece binalar değil, dağlar yerinden oynamış, çeşitli yerlerde derin ve geniş dev yarıklar oluşmuş; köprüler, asfalt yollar patlamıştır. Depremzedeler, deprem esnasında oluşan o uğultunun ve alttan gelen korkunç seslerin etkisini bir ay geçmiş olmasına rağmen hala unutabilmiş değiller. Depremin insanlarda oluşturduğu travma, birçok insanın gelecek yıllarını etkileyebilecek tarzda olacağı muhakkaktır. Çok dar bir bölgeyi etkilemiş olmasına rağmen 1999 depreminin oluşturduğu travma unutulmamışken çok geniş bir bölgeyi etkileyen ve hala devam eden artçı depremlerin oluşturduğu travma, kolay kolay unutulacağa benzemiyor. Psikolojik birçok hastalıklara neden olabilecek bu deprem, tam anlamıyla bir milat olmuştur.

Deprem; diğer adı zelzele… Kur’an-ı Kerim’de deprem/zelzele adı ile “Zilzal” suresi mevcuttur. Bu surede, Rabbimiz, bizi büyük depreme yani kıyamete hazırlıklı olmaya davet etmektedir. Bu ve kıyametle ilgili diğer sure ve ayetleri okuyup üzerinde tefekkür edince, şimdilerde oluşan deprem/zelzele olayının Kıyametin yanında çok sönük kalacağı görülmektedir. Bu Kıyametin ne zaman meydana geleceğini, Hz. Peygamber tarafından alametleri bildirilse de kesin zamanını ancak Allah bilmektedir.[1] Ama yeryüzü, ilk insan, ilk Peygamber Hz. Âdem’den (as) bu yana bu tür depremleri hatta daha şiddetlisini defalarca yaşamıştır ve bundan sonra da yaşayacaktır. Geçmişteki depremlerin sonucunda nice kavimler helak olmuş, niceleri de yeniden hayat bulmuştur. Bütün bu ve benzeri felaketlerin Allah’ın izni olmadıkça gerçekleşmesi mümkün değildir. Kâinatta bunu engelleyebilecek ve Allah’ı aciz bırakabilecek hiçbir güç yoktur.[2] Çünkü Allah, her şeye güç yetiren ve muktedir olandır.[3]

“Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı,

Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı,

Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman.”[4]

Kur’ân-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere bakıldığında bu gerçeklerin açık ve kesin bir dil ile ifade edildiği görülür. Bu olup bitenlerin hepsi de Allah Teâlâ’nın bilgisi ve iradesiyle gerçekleşmektedir.[5] O’nun iradesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz.[6] Kâinatı yaratan,[7] düzeni kuran ve onu koruyan sadece O’dur. Kâinatta olup bitenlerin bir kısmı kulların istemelerine ve teşebbüslerine bağlıdır: Bunların sorumluluğu kulların kendilerine aittir, diğer kısmı ise yalnızca Allah’ın iradesine bağlıdır. Kâinatta sebep-sonuç ilişkisi vardır. Yaratan ve düzeni kuran Allah, olayları ve sonuçları sebeplere bağlamıştır. Mucizeler dışında bu kanun/kural hep devrededir. Allah’ın her şeyi bilmesi, murat etmesi -olmasını istemesi- ve yaratması, O’nun iradesiyledir. O şeyin küçük olması, büyük olması, az olması ya da çok olması önemli değildir. Sadece bir şeye “ol” demesi yeterlidir.[8] Ayrıca o şeyin olması için zamana, herhangi bir yardımcıya ya da başka bir güce de ihtiyacı yoktur. Çünkü O, “Samed’dir.”[9] İşte kâinatta olan ve olacak olan her şey, Allah’ın kaza ve kaderi ile gerçekleşmektedir. Kullar tarafından bu kaderin önceden bilinmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla kulların, kendileri için meçhul olan kadere göre değil, sorumlu bulundukları sebep-sonuç kanununa göre hareket etmeleri, yani önceden kendilerinin tedbir alması, takdiri ise Allah’a bırakmaları gerekmektedir. Her ne kadar tedbir, takdirin önüne geçemezse de! Çünkü insanoğlunun sorumlu olduğu saha, tedbir sahasıdır; neticeyi etkilemeleri zaten söz konusu değildir.

Bu çerçevede, 6 Şubat günü sabaha karşı saat: 04.17’de yaşanan deprem ve deprem sonucunda meydana gelecek olaylar, bizler tarafından bilinmiyordu! 5 Şubat gecesi, herkesin kurula kurula oturup serile serile yattıkları evler, köşkler, villalar, depremle birlikte yayık gibi çalkalanmaya başlamıştır. Sanki deprem yatakları, koltukları ve bedenleri değil de aslında uyuşan idrakleri, uyuyan ruhları, mayışan şuurları uyandırmak ister gibi gerçekleşmiştir! İşte insanlar, deprem vesilesiyle o 1,5 dakikalık gibi kısa bir sürede kaçtıkları, görmezden ve bilmezden geldikleri, adını dahi hatırlamak istemedikleri ölümün can acıtıcı, soğuk gözlerini gördüler, adeta ölümün soğuk soluğunu enselerinde hissetmişlerdir. Bundan böyle o kısacık süre, ömürleri boyunca unutamayacakları bir süre olarak hafızalara kazınmıştır!

Depremler, sanki Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan kıyametin bir provası gibidir! Ancak bu depremler, Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen kıyamet sahnelerinin yanında mukayese edilemeyecek derecede hafif kalacaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de vereceğimiz örnekler göz önünde tutulduğunda olayın gerçekliği kendiliğinden anlaşılacaktır. Ayetlerde bazı örnekler şöyle verilmektedir: Dağların yerlerinden sürülüp un ufak hale getirildiği ve dümdüz bir seraba dönüştürüldüğü,[10] gökyüzünün yarıldığı,[11] güneşin dürüldüğü, yıldızların döküldüğü, vahşi hayvanların bir araya toplandığı, cehennemin tutuşturulduğu, cennetin hazır hale getirildiği, gebe develerin (en lüks araçların) kendi hallerine terk edildiği, cehennemin tutuşturulduğu, cennetin hazır hale getirildiği (Tekvir Suresi), denizlerin birbirine katıldığı, kabirlerin içindekilerin dışarı çıkartıldığı (İnfitar, 82/3-4), insanların, ateşin etrafında fır fır dönen pervaneler gibi olduğu, dağların da atılmış renkli yüne dönüştürüldüğü bir ‘gün’ (Karia, 101/4-5) gelecektir.

Rabbim, kıyamet gününü “Liyevmi’l-fasl” yani Mü’mini müşrikten/kafirden, münafıklardan ve hakkı yalanlayanlardan ayırma günü olduğunu belirtmiştir (Mürselat,77/13 vd.). Bu Ayırım (Fasl) günü, insanın annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı, herkes kendi başının derdine düştüğü için en yakınlarını bile gözden çıkardığı gündür. Çünkü o gün, herkesin kendine yetip de artacak kadar işi başından aşkın olacaktır (80/34-37).

İşte Kur’an, kıyamet sahnelerini insanlar düşünür diye sahnelemeye devam etmektedir: “O gün yer ve dağlar şiddetle sarsılır, dağlar gevşek kum yığınına dönüşür”;[12] “Onu gördüğünüz gün, her emziren emzirdiğinden vazgeçer, her gebe yükünü (karnındaki çocuğunu) düşürür. İnsanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş görürsün”;[13] “Kıyamet, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden nasıl korunabilirsiniz?”[14] türünden zikredilen ayetlerde vukua geleceği belirtilen Kıyamet esnasındaki olayların küçük bir benzeri/provası, 6 Şubat günü sabaha karşı yaşanmıştır. Sanki zamanın sonsuz tünelinde sadece 1,5 dakikalık bir zaman diliminde bir kıyamet provasıyla sarsıldık ve dünyaya ilişkin bütün hesaplarımız, hayallerimiz -şimdilik- yerle bir olmuştur. Bizim olduğunu sandığımız evler, görkemli yapılar, o güzelim villalar, binerek caka sattığımız, gözümüz gibi baktığımız, tozlanmasından bile endişelendiğimiz arabalar enkaz altında yerle bir olmuştur. Zaman zaman üzerinde böbürlenerek: “Bizden daha güçlü kimse yoktur” diye kendimize, soyumuza ve devlete/yöneticilere güvenerek yürüdüğümüz toprak, ayağımızın altından ansızın kayıverdi. Hiç bitmeyecek sandığımız o muhteşem dünya hayallerimiz, 1,5 dakikalık bir zamanın aralığında uçup gitmiştir. Muktedir olduğumuzu sandığımız ve “Bizim mülkümüzdür” diyerek koklatmadığımız her şey nasıl da anlamsız hale gelmiştir! Oysa ne hükümranlıklar kurmuş ne yasalar çıkartmıştık. İstediğimizi dünyanın efendisi yapıp birinci sınıf haklarla donatabiliyor, istediğimizi de ilâhî kudretin bahşettiği özgürlüklerden bile mahrum edebiliyorduk. Çünkü güç bizdeydi ya da öyle olduğunu zannediyorduk… Oysa depremle birlikte bütün bilimsel gerçeklikler, siyasî ve askerî otorite hesapları yıkılıverdi bir üfürükle, bir sesleniş ve dokunuşla! Yalancı, sahte, kartondan bina edilmiş krallıklarımızın duvarlarında açılan yarıklardan “ölümün gözleri”yle karşılaşınca sapkınlıklarımızın utancıyla baş başa kaldık.

Çok değil, daha 1,5 dakikalık “dehşet randevusu”ndan saatler önce: “Bizim önümüzde hiçbir güç duramaz, ezer geçeriz” diyerek âleme meydan okuyanlar, çaresizlik içinde ölümle kol kola gitmişlerdir. Anladık ki bütün iktidar sapkınlıkları da, ekonomik imparatorluklar da, küresel işgalci ve Siyonist güçler de, insanı aslî istikametinden çevirmeye yönelik “tehdit projeleri” de ilâhî kudret karşısında bir hiçmiş! Anladık ki her şey yalan, her şey sahteymiş… Kapımızı çalan o muhteşem ibret dışında…”[15]

Felaketler, Allah’a Dönüş İçin Bir Fırsat Olarak Değerlendirilmelidir

Dünyevî anlamda meydana gelen felâketler, aslında insanoğlunun ibret alması ve Allah’ın (c.c.) gücünü idrak etmesi için verilen fırsatlar olarak değerlendirilmelidir. Kimi insanların, başka insanlar üzerinde Rableşmesi ve onları kendilerine kul köle edinmeleri, bu insanları kendilerinde karşı konulmaz bir gücün, bir otoritenin olduğu vehmine kaptırmaktadır. Oysa kendi gücünü, kendi yeteneğini ve “önceden hiçbir şey değil iken nasıl yaratıldığını”[16] düşünse ne kadar aciz olduğunu ve mutlak anlamda güç ve otoritenin yalnız Allah’a ait olduğunu anlayacaktır. Allah Teâlâ, bu vesileyle, insanoğluna “hak” ve “batıl” olarak gösterdiği iki yoldan[17] küfrü seçenlere zaman zaman cehenneme gitmemeleri için bazı fırsatlar vermektedir. Nitekim bu tür insanların yakınlarının ölmesi, sel, yangın ve deprem gibi felâketlerin meydana gelmesi, hak yola/tevhide ve gerçek yaratıcıya yönelme noktasında birer uyarı olarak algılanmalıdır. Konuyla ilgili olarak bir ayette şöyle buyurulmaktadır:

“And olsun, biz onlara belki (küfürden İslâm’a) dönerler diye o büyük (uhrevî) azaptan önce, yakın (dünyevî) azaptan da tattıracağız.”[18]

Bu âyetin yorumunda, Mevdudi şöyle demektedir: “Daha hafif -dozda- azap” ise insanın bu dünya hayatında yakınların ve sevgililerin ölümü, ciddi kazalar, kayıplar, başarısızlıklar… türünden ferdin uğradığı musibetler ile fırtına, deprem, sel, salgın hastalık, kıtlık, anarşi, savaşlar türünden yüz binlerce insanın aynı anda maruz kaldığı benzer birçok felâketlerdir. Bu felâketlerin gönderilmesiyle ilgili olarak zikredilen hikmet, insanların “azab-ı ekber” denen felâkete karşı duyarlı olması ve sonuçta bu büyük azabı çağıran hayat tarzından vazgeçmesidir.”[19] Demek ki bu tür felâketler, bizler için birer ilâhî uyarıdır. Yapılan bu uyarılardan gerekli dersler çıkarılmadığı zaman, işte o zaman asıl felâketle karşı karşıya kalırız. Artık bu felâketten kurtuluş da olmayacaktır.

Asrın Felaketi

Asrın mı, asırların mı felaketi? Uzmanlar, farklı süreler söyleseler de böyle bir felaketin yüz yıllardır bu topraklarda ve bu boyutta meydana gelmediği bir vakıadır. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde zaman zaman aynı ya da yakın şiddetlerde depremler olsa da ardı ardına bu şiddette ve bu kadar genişlikte deprem meydana gelmemişti. Kimi uzman bu şiddette yıkıcı bir depremin 500 yıl önce, kimileri de 900 yıl önce meydana geldiğini söylemektedirler. 27 Aralık 1939’da Erzincan’da olan deprem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçmişti. Yine bu depremin 20. ve 21. yüzyılda Türkiye coğrafyasında gerçekleşmiş depremler arasında en çok can kaybı ile sonuçlanan deprem olduğu belirtilmektedir. Erzincan Depremi, merkez üssü Erzincan Ovası olmak üzere, 50 saniye süreyle, yerin 20 km derinliğinde, 7.9 büyüklüğünde meydana gelmişti. 116 bin 720 binanın yıkıldığı deprem sonucunda resmî rakamlara göre 32 bin 968 kişi hayatını kaybetmiş, 100 binden fazla insansa yaralanmıştı. Ancak Erzincan depremi, 6 Şubat’ta Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde meydana gelen depremle, mukayese edilmeyecek boyutta kalmıştır. Konunun uzmanları da bunu teyid ve tesbit etmektedir. Nitekim Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, “Olağanüstü bir durum yaşanıyor. Tüm yeryüzünde böyle deprem görülmedi” ifadesini kullanmıştır. 6 Şubat depremi ile ilgili uluslararası uzmanlar da benzeri ifadeleri kullanmaktadırlar:

Kanada Victoria Üniversitesi Yeryüzü ve Okyanus Bilimleri Fakültesinden Prof. Dr. Edwin Nissen: “Bu, şimdiye kadar kaydedilmiş en büyük depremlerden biridir. İlk beşe girer. Kimse, bu fay hattında böyle bir deprem beklemiyordu. Sismologların beklemediği bir depremdi…”

AFAD Deprem Risk ve Azaltma Genel Müdürü Orhan Tatar da 6 Şubat’ta arka arkaya meydana gelen iki depremin açığa çıkardığı enerjinin 500 atom bombasının enerjisine sahip olduğunu belirtmiştir.

Depremden Ders Çıkarmak

Bu deprem, sadece binalarımızı yıkmakla, otoyollarını kâğıt gibi buruşturmakla, otomobillerimizi ezmekle, arazilerde derin yarıklar açarak arazileri allak bullak etmekle kalmamıştır. Bütün duygu, düşünce, davranış ve tasavvurlarımızı da allak bullak etmiştir. Fay hattı ve daha bir sürü maddi sebeplerle gerçekleştiği varsayılan bu felaketler dâhil hiçbir olay; Allah’tan, Allah’ın iradesinden bağımsız gerçekleşmemektedir. Bu deprem, olup biten her şeyin, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün bu felaketlerin, Sünnetullah’ın bir gereği olduğunu bir daha göstermiştir. Sünnetullah ise Allah’ın değişmez kanunudur. Dolayısıyla Sünnetullah dediğimiz bu İlahi prensipler (kanunlar) neyi gerektiriyorsa tavrımızı, yaşantımızı, hayat tarzımızı, ilişkilerimizi ona uygun olarak tanzim etmekle mükellefiz.

Deprem de Allah’ın bir kanunudur. Allah’ın, tabiatta var kıldığı yasaları gereğince zaman zaman insanın olduğu ya da olmadığı her yerde meydana gelmektedir. Ve bize yeniden Allah’ı, Allah’ın “hüve alâ kulli şey-in kadîr” (her şeye güç yetiren) olduğunu[20] hatırlatmıştır. İşte Allah’u Teâlâ, yarattığı bu ve benzeri yasalara karşı hangi yasalarla kendimizi koruyabileceğimizi de bize göstermiştir. Ateşin yakıcılığı da Sünnetullah’tır, ateşte elin yanmaması için maşanın kullanılması da Sünnetullah’tır. Evin sağlam yapılması, dere kenarına ya da fay hattı üzerine yapılmaması, tabiatta Allah’ın yarattığı yasa gereğidir. Zaten akıl da bunu gerektirmektedir. Ama eğer ev çürük yapılmış ya da dere kenarına veya fay hattı üzerine yapılmışsa evin sele gitmesi ya da çökmesi, yine Allah’ın tabiatta yarattığı yasa gereğidir. Bu yasalar, Allah’ın değişmez yasalarıdır, Sünnetullah’tır. “Allah’ım, elimi ateşe sokacağım, yanmasın” ya da “evimi fay hattı üzerine yapacağım, yıkılmasın” diye dua etmenin hiçbir faydası yoktur. Çünkü Sünnetullah gereği ateş yakar, su boğar, evini dere yatağına kuran, sele; fay hattı üzerine yapan da depreme maruz kalır. Bu, Allah’ın değişmez yasasıdır. Bu tedbirden sonra da takdir gerçekleşebilir. Yani tedbirden sonra meydana gelecek felaketten ev de yıkılabilir, insanlar da ölebilir, bu da Allah’ın kaderidir.

Kahramanmaraş merkezli depremden çıkaracağımız en önemli ders, Rabbimizin Kur’an’da da buyurduğu gibi “ölçü ve tartıya” uygun davranmamızdır: “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”[21]

Ayetteki emir, sadece çarşıda, pazarda aldığımız gıdanın ya da sebze, meyvenin tartılmasındaki hassasiyete münhasır değildir. Bu uyarı, hayatın içinde yer alan her bir iş için dikkate alınmalıdır; beton kalitesinden tutun, demire, kuma kadar her şeyde ve her aşamada ölçüye ve tartıya uymaktır. Rabbimiz, “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 54/49) “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu” (Rahmân, 55/7) diye buyurmaktadır. Demek ki kâinatta yaratılan her şey bir denge üzerine ve bir ölçüye göre yaratılmıştır. Bu ölçüye, Allah’ın koyduğu yasaların aksine ifsad edici bir müdahale ölçü ve tartıda eksik yapmadır. Çünkü kâinatta hiçbir şey başıboş olmadığı gibi gereksiz ve ölçüsüz de yaratılmış değildir. Bizler için ölçü ise düşüncede, amelde ve ilişkilerde sırat-ı müstakim üzere olmaktır. Sırat-ı Müstakim üzere olmak ise eşyaya, çevreye ve kendine karşı adil olmayı, emrolunduğu gibi dosdoğru olmayı gerektirir. Bu emirlere muhalif davrananlar, akıllarını kullanmayan; ‘akletme’ sorumluluğunu yerine getirmeyenlerdir.

Deprem dolayısıyla çıkarılması gereken derslerden birisi de yaptığımız her işte önceden tedbir almaktır yani Allah’ın tabiatta var ettiği yasalara uygun davranmaktır. Bizlerin, bu yasalara uymamız halinde, takdire engel olamazsak da az riskle bu musibetlerden kurtulma ihtimalimiz bulunmaktadır. İşte Allah’a tevekkül de, bu tedbirden yani bu yasaların gereği yerine getirildikten sonra mümkün olabilir. Tedbir alınmadan tevekkül olmaz. Nitekim bir bedevi, Allah’ın Resulüne (sa) gelir ve devesini dışarıda bırakıp Allah’a tevekkül ettiğini söyler. Allah’ın Resulü, ona, şöyle der: “Önce deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et!” (Tirmizi, Kıyamet, 60.) buyurmuştur.

Bir başka güzel örnek de Hz. Ömer (ra) döneminde olmuştur: Şam’da salgın hastalık olduğunu öğrenen Hz. Ömer, şehre girişi ve çıkışı yasaklayınca Ubeyd bin Cerrah, ona: “Sen, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar. Halife şöyle cevap verir: “Evet, Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyorum!” (Buharî, Tıb: 30; Müslim, Selâm: 98).

Mehmet Akif, “Vâiz Kürsüde” şiirinde ne güzel demiş:

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:

Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu.[22]

Depremden çıkaracağımız bir diğer önemli bir ders ise emrolunduğumuz gibi doğru olmamızdır (Hud, 11/112). Kendimize, çevremize, ailemize, işimize ve daha da önemlisi Allah’a karşı doğru olmalıyız. Allah’a verdiğimiz sözün gereğini yerine getirirsek (A’raf, 7/172), yaptığımız her işte ve attığımız her adımda doğru davranmış oluruz. İşte o zaman yapılan binalarda, müteahhidler, binaları kontrol eden mühendisler ve Belediyelerdeki idareciler, betondan, demirden çalmış olmazlar, idareciler de rüşvet alarak binlerce insanın yıkıntılar altında kalmasına sebep olmazlar.

Ayrıca emrolunduğumuz gibi dosdoğru olduktan sonra yaşadığımız her felaketi, her musibeti kulluk bilinciyle karşılarız. Bunun bir imtihan olduğunu ve hayır ve şerle imtihan olduğumuz (Enbiya, 21/35) gibi korkuyla, açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilmeyle de imtihan olacağımızı (Bakara, 2/155) bilmeli ve bunu da Allah’a tevekkül vesilesi kılmalıyız. Başımıza gelen musibetleri ne isyana dönüştürmeli ve ne de İslâm ahlakıyla örtüşmeyen uçuk-kaçık anlamlar yüklemeliyiz. Dolayısıyla her imtihan gibi deprem de yeniden kendine gelme, kul/abd olarak ubudiyeti sadece Allah’a yapmayı bize hatırlatmıştır. Yine biliyoruz ki yaşanan her imtihan, müminlerin imanını, müşriklerin/münkirlerinse küfrünü ziyadeleştirir. Bu gerçekten hareketle şunu öğreniyoruz: Hiçbir afet, mutlak manada bir ikram/rahmet olmadığı gibi, ceza/azap da değildir.

Sonuç olarak, her türlü günahtan kaçınmalıyız. Günah denildiği zaman hemen akla, açık saçıklık, içki düşkünlüğü gelmektedir. Oysa Kur’anî bakış açısıyla günah, ilahi hükümlerin ihlalidir. Hırsızlık, gasp, cinayet günah olduğu gibi bir depremde mevzuata aykırı yerde ve evsafta bina yapıp binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermek de en büyük günahlardan biridir. Zira İslam dini telakkisinde Allah’a şirk koşmaktan sonra gelen en büyük günah, cinayettir.

Biz müminler biliyoruz ki ölümün zamanını, yerini, nasıl ve ne şekilde öleceğimizi belirleyen ve bilen sadece Allah’tır. Ölüm, ayrım yapmaz, adildir; fakir zengin, genç yaşlı, erkek kadın ayrımı yapmaksızın süresi dolanı yakalar ve bir ‘an’ gecikme ya da öne alma olmadan[23] ruhu kabzeder. Bu, değişmez İlahi yasadır. Mü’minler için ebedi olan hayat, ahiret hayatıdır. Geçici olan bu dünyada mü’min olarak yaşayan, ahirette cennete; münkir ve müşrik olarak yaşayanlar ise cehenneme gideceklerdir.

Kahramanmaraş merkezli depremde ölen bütün Müslümanlara, Rabbimizden rahmet; yaralı olarak kurtulanlara da acil şifa diliyoruz. Umut ve temennimiz, insanımız bir daha böyle felaketler yaşamasın.

Ali KAÇAR

[1] Lokman, 31/34

[2] Fatır, 35/44

[3] Tevbe, 9/39

[4] Zilzal, 99/1-3

[5] En’am, 6/80, Taha, 20/98; Hucurat, 49/18

[6] En’am, 6/59

[7] En’am, 6/73; Haşr, 59/24.

[8] Yasin, 36/82.

[9] İhlas, 112/2

[10] Nebe’, 78/20

[11] Rahman, 55/37

[12] 56/4, 73/14.

[13] 22/2.

[14] 73/17-18.

[15] Taha İslam, Genç Birikim Dergisi, Ekim 1999.

[16] 19/67

[17] 90/10; 18/29.

[18] 32/21.

[19] Ebu’l-Alâ el-Mevdudi, Tefhimü’l-Kur’ân, c. IV.

[20] 67/1.

[21] Hûd, 11/84.

[22] Şiirin diğer kısmı ise şöyledir:

“Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!”

[23] A’raf, 7/34

GRUBA KATIL