Kimi zaman sevgiyle, kimi zaman nefretle, kimi zaman hasetle, kimi zaman da hasretle beslenen yürekler taşır, toprağından doğduğumuz dünya. Yürek öyle bir hazinedir ki, onu bulup keşfetmek için, evvela içine sığdırdığımız ikinci bir âlemi tanımak, saâdetgâh mı yoksa çilegâh mı inşa etmişiz, bilmek gerekir. Dış dünyasından çok iç dünyasında yaşayan insan, kendi doğasını oluşturan kuşlar gibi, bazen günlerce, belki de aylarca yuvasından çıkmaz; bazen de o ülkeden bu ülkeye göç eder durur. Hüzün diyarından, sevinç diyarına; sevinç diyarından hüzün diyarına her hicretinde, yüreğinin kalkanını kendine siper eder. Artık hiçbir yağmurun temizleyemediği yeryüzünde yaşamak, yüreklere acı verse de, gönül damlaları onlara teselli olur…

Mutluluğu yitiren mevsimler çoğalırken var olmuştu yüreklerin can suyu… Onlar, güzün ardında gizlenen katrelerin tutunduğu ümittiler. Sevginin araç olduğu her yere damlayan ömür tecellisi idiler. Beyaza aldanıp siyahı satan gökkuşağına, dünya yükünü yüklediler…

Tek bir tohuma dâhi can lutfeden Allah; göğüslere, aklımızdan taşan tüm dostâne anları taşıyabilelim diye yürekleri işlemiştir. İnsanın kişiliğini ortaya koyan şey, yaşadığı ânın rengini alan yüreklerdir. İşte insanın, yüzlerce mücevherin bulunduğu sandık misali olan yüreğini ve onun evi olan kalbini, evine aldığı ikinci bir yüreği, tüm benliğiyle sarıp sarmalamalıdır. Devrin, sevda ağı haricinde kalmış etkileşimi sağlayan bu ikinci yürek, kardeş yüreğidir.

Nedir kardeş yüreği? Nedir göğüs kafesinden taşan o hadsiz sevda? Nedir ayetlerin yer verdiği, cennet kapılarını açan anahtar?

“(…) Hani sizleri birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz…” (Al-i İmran, 103)

Düşmandık biz, ayrıydık, ayrılmıştık… Yüreklerimize inen o merhamet elleri, bizi birleştirmişti, bir kılmıştı. Mucizeydi, nimet-i âlâ idi. Bilmiyorduk ki, kalplerimiz birleşmedikçe, doğası acı ve hüzün olan bu dünyada yaşayamazdık. Acıları tebessümlere, hüzünleri sevinçlere miras edemezdik. Yürek çarkımız, hep firak yönüne çevrili olurdu. Ama şimdi ne firak, ne özlem. Azığımız ancak saadet ve neşe…

Kardeşliğin mânâsını yitirmekte olan bir toplum olmaktan, birbirlerine sırlarını fısıldayan dostlukların neslinin tükenmesinden, en çok da yevmu’l-kıyame’de, kardeşliği bize aşılayan nebîler karşısında, utançtan kıvranmaktan Allah’a sığınırız. Rabbimiz, kalplere, merhameti ve sevgiyi fıtraten yerleştirdiği halde insan, onu (kalbi) daha çok düşmanlığa, ardından da pişmanlığa götüren yollarda yürümeyi bellemiş durumdadır. Bu, kimi zaman bile isteye, kimi zaman sabrını ve insanî duygularını kontrol edememesiyle, kalpten gelmeyen bir istekle olmaktadır.

Peygamberimizin (sav), ümmetine emanet bıraktığı iki yüce nimete sımsıkı sarılan mümin, ne kardeşliğin manasını unutur ne de toplumu ayıran en belirgin rollerden olan düşmanlığın kapısını aralar. İşte bu iki yüce nimet: insanın, yollarında kurtuluş kardelenleri biten tek menzili Kur’an-ı Kerim ve menzilini nuruyla süsleyen Peygamberimizin sünneti.

Ne mutlu, onlarla amel edip hayatını onlara bağımlı kılana… Ve ne mutlu, gönül hicretini ayetten ayete gerçekleştirene…

Rüveyde Bera PALA