Yazan: Uri Avnery, globalresearch.ca
Çeviren: İsmail Ceylan

Ultra nasyonalizm ve ırkçılığın artışıyla İsrail toplumu nereye doğru kayıyor ve bu durumun sorumlusu kim? Tabi ki Netanyahu yönetimi ve ortakları. Bu Başbakan ve ya diğerleri (bu Başbakanları kimin ve ne için desteklediğini halen çözemedim) hiçbir şeyi değiştirmedi ve değiştiremeyecek. 10 yıl sonra isimlerini kimse hatırlamayacak. Sadece ülkedeki bir grup, güçlü ve birbirine bağlı kalacak: göçmen yerleşimciler.

Bu sağcı çeteler, futbol maçlarında kin ve öfkeyle buruşmuş suratlarıyla sesleri kısılana kadar “Araplara ölüm” diye bağıran tipler. Ya da karışık Yahudi-Arap şehirlerinde yaşanan her şiddet olayından sonra “Tüm Araplar terörist! Hepsini öldürelim” diye bağıranlar.

Bu çeteler ileride aynı tavrı, sadece Araplara değil kendilerine uzak gördükleri diğer Yahudi gruplara da yapacaklar. Bu sürdürülebilir bir durum değildir ve bunun üzerine yeni bir sistem kurulamaz.

siyonizm

Periferin (çevrenin) Merkezi Ele Geçirmesi İle İlgili Tarihten Örnekler

Geçen yüzyılın ortalarında yıldızı parlayan ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin dikkat çekici birçok görüşü vardır. Bunlardan konumuz ile ilgili olanı ise “Bir ülkenin sınır bölgelerinde yaşayan toplumların zamanla merkezi ele geçirmesi” tezidir.

Alman tarihinden örnek verecek olursak; ülke güneye doğru büyüyüp genişledikçe zengin ve kültürlü bir üst tabaka oluştu ve bu tabaka yazarları ve müzisyenleri maddi olanaklar sunarak etkilerine aldılar ve elit bir toplum oluşturmaya çalıştılar. Sonrasında ise Almanlar kendi ülkelerini yazarlar ve düşünürler ülkesi olarak tanımlamaya başladılar.

Yüzyıllar geçtikçe bu zengin mirastan pay alamayan özellikle ikinci kuşak doğuya doğru yöneldi ve buradaki Slavların topraklarını fethedip, yerleştiler. Doğudaki bu bölge Mark Brandenburg (sınıra yürüyüş) olarak anılmaya başlandı. Sonrasında, Sınır Almanları’nın prensi komşu krallıklardan bir kadınla evlendi ve kadının çeyizi olarak küçük bir orta Avrupa krallığı olan Prusya’yı aldı ve bu bölgede kral oldu. Sonrasında Brandenburg Prusya’ya katıldı. Sonrasında ise Prusyalılar savaş ve diplomasi yoluyla Almanya’nın yarısına yakınını ele geçirerek buraya hükmetmeye başladı.

Prusya Avrupa’nın tam ortasında bulunuyordu ve güçlü komşuları vardı fakat herhangi bir doğal sınırı yoktu.(büyük denizler, sıradağlar veya nehirlere komşu değildi) sadece düzlükten ibaret bir ülkeydi. Dolayısıyla ülkenin genişlemesi önünde herhangi bir fiziki engel yoktu. Bu yüzden Prusya kralları çok güçlü bir ordu oluşturmuşlardı ve ülkenin sınırlarını belirleyen, bu orduydu. Bir Fransız devlet adamı olan Kont Mirabeau Prusya’yı şöyle tanımlıyordu: “Diğer ülkeler bir orduya sahip ama Prusya’da ordu bir ülkeye sahip”.

Diğer ülkelerin aksine Prusya’da ülke ve sınır kavramı her zaman gizemli ve muğlak olarak kalmıştır. Siyonizm’in kurucusu ve bir Prusya hayranı olan Theodor Herzl’de gelecekte hayalini kurduğu Yahudi Ülkesi (Der Judenstaat – The Jew-State) için bu muğlak, ülke ve sınır kavramını esas almıştır.

Rusya, İsveç ve Polonya gibi o dönem güçlü olan ülkelerle komşu olan Prusya sürekli güçlü ve tetikte olmak zorundaydı. Bu esnada ise Almanya’nın merkezinde bulunan insanlar iyice zenginleşmişlerdi. Üstün kabiliyetli yazarlarını okuyarak ve müzisyenlerini dinleyerek hoşça vakit geçiriyorlardı. Prusyalıları ise az gelişmiş olarak görüyor ve küçümsüyorlardı. Ta ki 1871 de kendilerini Prusyalı bir kayserin yönetimi altında bulana kadar.

Bu tip bir değişim tarihte çoğu ülkenin başına geldi. Yani perifer (çevre) merkezi ele geçirdi. Tarihte yine Yunanlar’ın Makedon sınırından çıkan İskender ve bir kenar şehri olan Roma’dan yükselen Roma İmparatorluğu gibi örnekleri arttırmak mümkün.

Günümüz İsrailin’de de benzer bir durum söz konusudur. Kuruluş döneminde Kibbutzim (bir çeşit Sosyalizm ve Siyonizm kombinasyonu yoluyla kurulan ve tarıma dayalı köyler) yapılanmasını baz alan Yahudiler sonrasında toprak işgal ettikçe ve zenginleştikçe merkeze çekildiler ve kibbutzim tarzı köy yaşantısını hor görmeye başladılar. Tel Aviv gibi büyük şehirlerde refah düzeyi çok yükseldi. Bunun yanında sınıra yakın bölgelerde yaşayan göçmenlerin (özellikle 1967den sonra gelenler) gelir düzeyi düşük kaldı. (Bu yerleşimcilerin çoğu doğu ülkelerinden gelen Yahudilerdir)

Son dönemlerde ise sınır boyunda yaşayan yerleşimciler hızla artan yeni yerleşimler nedeniyle, Araplarla ciddi çatışma yaşamaya başladılar.  Fakat bu esnada ülkenin merkezindeki Yahudilerin rahat ve bolluk içinde yaşaması, sınır hattındaki yerleşimciler tarafından yüksek sesle eleştirilmeye başlandı.

Bu durumu idare etmeleri için ise bu bölgeye ciddi manada maddi yardımlar yapılmaya başlandı. Buraya gelen yerleşimcilerin rüyalarında bile göremeyecekleri bahçeli villalar neredeyse sıfır fiyatına devlet tarafından sağlandı. Ayrıca bu bölgelerde kurulan fabrikalarda çevre köylerdeki Filistinliler çalıştırıldı ve bu insanlar, başka bir iş bulma imkanları olmadığı için herhangi bir sosyal haktan mahrum ve ucuza çalıştırıldı.

Zamanla bu yerleşimciler merkez siyaseti etkileri altına almayı başladılar. Mesela Avigador Liberman da 1967 savaşından sonra gelen yerleşimcilerdendir ve olabildiğince sağcı bir politika yürütmektedir. Bunun yanında Yair Lapid, İzak Herzog gibi politikacılar da bu kesimdendir. Son dönemlerde ise Netanyahu’nun da aşırı sağcıların etkisinde olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bunun yanında bu bölgedeki devlet görevlileri de (polis şefi, istihbarat şefi v.bv.) yine aşırı sağcı yerleşimcilerden oluşmaktadır ve bu bölgede neredeyse devletin tüm kurumlarında etkinliklerini ilan etmiş durumdadırlar.

Toynbee’nin tezi doğru çıkar mı bilinmez ama gün geçtikçe aşırı sağcı Siyonistlerin, “dünyevileşmiş Siyonistler” üzerinde daha fazla güç kazanacağı kesin görünüyor.