• Bekir Tok

    Kır Zincirlerini Kardeşim!

    - 30 Aralık 2013

Kır zincirlerini kardeşim. Sen Müslümansın; teslim ol Yaratana… Boynundaki zincirleri tutan eller, seni bir sağa bir sola çekiyor, dosdoğru yolda gitmen gerekirken yalpalayıp duruyorsun.

Önce zihnimizi zincirlemişler, prangayla bağlamışlar. Henüz hayatı anlamlandırmaya başladığımız, henüz yeni cümle kurmaya başladığımız çağda besmeleden önce bilmem kimin sözlerini öğretmeye başlamışlar. Sonra öteki sene bir daha, sonraki sene bir daha… Hayatımızı, annemizi, çevremizi, her şeyimizi yaratandan çok uydurulmuş kahramanlar gündem olmuş hayatımızda. Daha besmele çekmeyi öğrenemeden, küfür üzere and içmeyi öğretmişler bizlere.

e-kolelik-donemi-h245

İlk cümle “Ali bak” olmuş. Ali, bak emrini anlamış ama nereye nasıl bakacağını bilememiş. Televizyona bakmış, harama bakmış, olaylara Kuran ve Sünnet penceresi ile değil başka pencerelerden bakmış. Çünkü kimse ona nereye nasıl bakılması gerektiğini öğretmemiş. Sonra “Ali koş” demişler. Ali nereye koşacağını bilmeden başlamış koşmaya son gücüyle. Yazılılar, sınavlar, imtihanlar, denemeler derken deneme tahtası olmuş ama Aliler Ahmetler yılmadan koşmaya devam etmişler. Koşmuşlar ama hangi istikamete? Cennet istikameti olmadığı her halinden belli olan bu parkurun üzerinde anneler ve babalar kenardan var güçleriyle koşturdukları yavrularını desteklemişler. Paralarını harcamışlar, her türlü imkanları sunmaya çalışmışlar. Tıpkı ata arpayı verip arkadan “deh” der gibi… Kuran okumayı, hadis ezberlemeyi, en gerekli duaları nasıl yapacağını öğreneceği çağda koşmaktan yorulan minik Aliler, Ayşeler kalan vakitlerini de çocuklukları gereği oyuna eğlenceye ayırma gereği bulmuşlar. Ama zincir tutan kırılası eller oyun vakitlerini, eğlence saatlerini de boş bırakmamış yavruların. Televizyon, bilgisayar ve nice oyalayıcı aletlerle Kuran’ın zihne girebileceği en ufak deliği bile sıvamışlar, Kur’ansız, Sünnetsiz bir nesil yetişivermiş göz açıp kapayıncaya kadar.

İlk kelimelerini televizyonlardaki subliminal İslam karşıtı mesajlarla dolu çizgi filmlerden öğrenen yeni nesil çocuklara aynı şekilde gününü harcayan anne babalar da hayır getiremiyorlar. En verimli yaşlarını şirk içeren bilgileri öğrenmek, kalan zamanlarını da belki büyüdüğünde kendisine hiçbir fayda getirmeyecek bilgileri bellemekle tıka basa dolduruyorlar. Zihinlerdeki prangalar yavaş yavaş oluşmaya başlıyor bu yaşlarda daha.

Önce zihnimizi prangalamışlar kardeşim. Bir olay meydana çıktığında belli başlı birkaç ana görüş ortaya çıkıyor. Hepsi dizayn edilmiş, birileri tarafından belirlenmiş görüşler. Allah’ın indirdiği vahyin penceresinden olayı değerlendirenlerin sayısı çok az kalıyor. Efendileri Mısırlıların taptığı ineği zihinlerinden silemeyen İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıktıktan sonra ilah olarak buzağıyı benimsemeleri gibi, efendilerinin uyguladığı demokrasi şablonundan kurtulamayan, buzağıyı Musa’nın unuttuğu Rabbi olarak tanıtan atalarının yolunda, demokrasiyi Muhammed (a.s) döneminde de aslında uygulanan adı konulmamış bir erdem (!) olarak görenlerin sorunu bu… Prangalar.

Bugün sabah gün ağarırken yola çıkan, akşam geç vakitlerde evine dönen, belki de en ağır işlerde kullanılıp aldığı maaş kirayı düşünce ancak karnını doyuran insanlar; kölelik artık günümüzde yok diye seviniyorlar. Biraz daha maaşı fazla olanlar, fazla mesailerini evdeki lüks eşyaları yenilemeyle, yaptığı düğünün masraflarını birkaç sene ödemeyle, kişisel zevklerine ait masraflarını karşılamayla yine zoraki yetiştirebiliyorlar diğer aya. Maaş artıyor bazen ama yine zor yetiyor infaka, zekata, hayra. Modern kölelikte ayaklara zincir vurularak, kırbaçlarla hizaya sokularak değil; zihne vurulan prangalarla insanlar kontrol altında tutuluyor kardeşim.

Gençler bugün özgürlüğü her türlü günahı işlemek olarak görmekte. Şeytanların boyunlarına taktığı ve ateş çukurlarına çeken zincirlerinden bihaber, Allah’ı hayatlarına karıştırmayı hürriyetlerine vurulan darbe olarak algılamaktalar. Şeytanın önlerine çıkardığı, alladığı pulladığı karşı cinsten varlıklarla tuzağın içine her an bir adım daha sürüklenen, tapınak haline getirdiği stadyumlarda futbol dininin ayinlerini zevkle yerine getiren, televizyon, sosyal medya ve diğer vakit ve akıbet katillerine hayatında en değerli başköşeleri layık gören günümüz gafil gençleri de her bir yandan vurulmuş zincirlerle tağutlar tarafından uçurumlarla dolu olan doğru yolun aksi istikametine çekilmeye devam etmekte kardeşim.

Kadının görevi evinin işlerini görmek, evine Allah’ın lutfettiği rızkı taşıyan kocasına hürmet edip çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmekken; piyasaya sürülüp erkekler gibi en zor işlerde çalıştırılması, masa başına oturtularak kadınlığından faydalanılıp müşteri çekmek için kullanılması, cinsiyetinin Peygamber Mekke’sindeki cariyeler gibi kullanılması bugün erkek-kadın eşitliği adına hürriyet olarak kutlanmakta çoğu kimseler tarafından. “Müslüman” ismiyle piyasaya çıkanlar, kadına Allah’ın verdiği asli görevleri unutarak, fıtratı bozan, nesli bertaraf eden, aile düzenini mahveden “kadınların çalışması” ile ilgili her türlü uygulamayı destekleyebilmekte, “başörtüsü” de işin içine dahil olunca “cariyeleşen” kadınlara hakları teslim edilmişçesine sevinenler olabilmektedir. Zihindeki prangalar ve bunun sayesinde hayatı vahiyle değil de başka değer yargıları ile tartanların düştüğü durum ve sorun bu kardeşim.

Musa (a.s.) döneminde Firavun’un her evde istediği gibi yeni doğan çocukları öldürmesi sanma ki günümüzde artık yok. Hayır, günümüz Firavunları bu işi daha ustaca yapıyorlar, zihin prangaları ile. Önce rızık endişesi sinyalini gönderiyorlar, analar da birer cariye gibi tüm gün rezil işlerde çalışınca evde çocuk büyütmek hayal oluyor. Böylece haplar, araçlar, planlamalar, kürtajlar gibi modern katliamlarla yeni bir Musa daha doğmadan yok edilmeye çalışılıyor kardeşim.

 

Bir insan ne zaman kendi öz kardeşi düşüp yaralandığında, hastalanıp ateşler içinde kaldığında, tecavüz  edildiğinde, diğer odada çekirdek çitleyip, şarkı söyleyerek zevkten dört köşe olabilir? Bizler tüm Müslümanları kendi öz kardeşlerimiz kabul ediyoruz ancakdört bir yandadavaları uğruna katledilen, ırzına geçilen, sövülen, hakaret edilen, işkence edilen, evleri basılan, hapislere atılan Müslümanlara rağmen bizler bu haldeysek, bunun sebebi zihnimizi uyuşturan, dönüştüren ve bizi köleleştiren bu prangalar, zincirlerdir kardeşim.

Yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü koruyucu bir tavan kılan ve bize hayat veren suyu lutfeden, her şeyden önce bizi yaratan Allah’ı anmak, O’na teşekkür etmek akla zor gelen bir durumken, O’nun evinde yönetimi en büyük zulüm olan şirk usulü ile gasp edenler kapımızın önüne asfalt dökünce şükranlarımız ağzımızdan burnumuzdan taşıyor, “Allah’a bile bile şirk koşmayın” (Bakara 22) emrine rağmen “zeval gelmesin” duasını Allah’a “bile bile” edebiliyoruz. Böylece bu pranga “efendiye zulmüne rağmen karşı gelme” komutunu bizlere iletmiş oluyor.

Zihnimize öyle bir pranga vurulmuş, boynumuza öyle zincirler geçirilmiş ki ta doğumumuzdan ölümümüze kadar, kendi fıtratımızdan utanır hale gelmişiz. Müşriklere benzemeyi üstünlük, Müslüman görünmeyi de alçaklık olarak algılamışız. Rızık endişesi ile Allah’ın istemediği mevkilerde tağutun askeri olmayı bir çırpıda kabul etmişiz. Bizi tek endişelendiren o konuda sakalımızın kesilmesi olmuş ama anlamamışız ki sakalın gitmesi, kalbimizdeki bir hastalığın ateş türünden bir bulgusu olmuş. Televizyonda Allah yolunda çarpışan Müslüman kardeşlerimizi gördüğümüz zaman, değer yargılarına İslam’ı uydurabilmek için kafirlere onları kötüleyivermişiz; aslında İslam’ın daha yumuşak, daha ılımlı olduğunu, barıştan yana olduğunu vurgulamışız. Kendimizden utanır hale gelmişiz vel hasılı. Köle olmayı, ayaklara vurulan prangalar, sırta inecek kırbaçlardan ibaret sanıp, günümüz tağutlarının vurduğu zihin prangalarına gözümüz hiç takılmamış bile. Boynumuza geçirilen o kadar görünmez zincirin bizi nereye çektiğini anlamamışız bile.

 

“Gençliğini bir kere yaşayacaksın” “Bir kere düğünün olacak” gibi şeytani dürtülerle adım atılan “dalalete erenlerin yolu”ndan sakınıp “nimet verilenlerin yolu”na adımını atmak için aynı taktiği kullanabilirsin kardeşim. Sen de ki: “kaç kere yaşayacağım sanki bu hayatı, bir tane var o da Rabbime armağan olsun”, “Kaç kere öleceğim, bir kere!  o da beni yaratan için neden olmasın” diyebil. Çünkü tek fırsatımız var. Bu süre bittikten sonra geri dönüp bir şans daha isteyenlere o şans verilmeyecek. O halde “namazımız, tüm ibadetlerimiz, hayatımız ve ölümümüz” bu tek fırsatı olan imtihanda, ellerindeki zincirleri boyunlarımıza geçirip bizleri ateş çukurlarına çekmeye çalışan şeytanların aksine, Alemlerin Rabbi Allah için olsun.

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Aralık-2013 sayısında yayımlanmıştır.