İlahi, Tevhidi, İslami dil, yeryüzü ölçeğinde büyük bir kuşatma altında bulunmaktadır. Bu kuşatma içeriden ve dışarıdan planlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu kuşatmanın amacı; İslam’ın kendi özgün haliyle İnsanlığın gündemine girmesini engellemek içindir. Tevhidi, İslami değer ve amaçların insanın ve insanlığın gündemine girmemesi için; çok yönlü, uluslararası çapta fikri, ideolojik, siyasal hesaplar yapılmaktadır. Yeryüzüne karşı sorumluluk duyan her mü’minin bu konuda duyarlı olması gereken günlerden geçiyoruz.

soru_isareti_ve_insan

 

İlahi vahiy/hidayet bütün bir insanlığı muhatap alan bir dilin adıdır. İlahi hitap, ilahi çağrı insanlığın tarihiyle başlayan bir sesleniştir. İlahi, Tevhidi, İslami seslenişi insanlığın ilgisinden uzaklaştıran her çaba, İslam’a ve İnsanlığa karşı işlenmiş varoluşsal bir cürüm ve ihanettir.

Hâkim seküler paradigma/ideoloji, kendi dışındaki başka değerlere, sistemlere, arayışlara, alternatiflere hayat hakkı tanımıyor. Onları etkisizleştirmek için her türlü fikri, ideolojik, siyasal, askeri imkân ve yöntemlere müracaat etmektedir. İslamfobia, ılımlı İslam, işgal bu amaç için ihdas edilen enstrümanlar olarak kullanılmaktadır. İslamfobia ile dünya halkları, özellikle Batılı halklar İslam ve Müslümanlar hakkında yanlış yönlendiriliyor ve manipüle ediliyor, batılı halklarla İslam ve Müslümanlar arasına aşılmaz önyargı, nefret duvarları örülüyor. İslamfobia ile manipüle edilen halklar, Batılı zalim iktidarların İslam dünyasına gerçekleştirecekleri müdahale ve işgallerin meşruiyet imkânına, destekçisine dönüştürülmektedir. Ilımlı İslam Projesiyle, İslam düşüncesine ve Müslüman halkların arasına fikri, sosyal, siyasal mayınlar döşendi ve halen de döşenmektedir. Bu proje için, Batılı sömürgeci güçler, kendilerine, yerli dini, sosyal, siyasal, örgütsel partnerler oluşturmakta, bu partnerler eliyle İslam’a ve Müslümanlara müdahale imkânına kavuşmaktalar. Bu süreçlerin sonucunda amaçlarına ulaşamadıkları zaman da, işgal projesini devreye sokuyorlar. Önce İslam’ı ve Müslümanları ötekileştiriyor, sonra dünya kamuoyunda itibarsızlaştırıyor ve en sonunda da tasfiye sürecini başlatıyorlar. Bütün bu yaşananlar, Müslüman halklar ve Batılı halklar arasında kin ve düşmanlık duygularının hâkim olmasına sebep oluyor. Müslüman halklar, Batılı zalim düzenler ve iktidarlar eliyle kontrolsüz bir Batı düşmanlığına savruluyorlar.  Küresel Lortlar’ın istediği  tam da budur. Halklar arasına kin, nefret ve düşmanlık tohumları ekmek.  Zalim iktidarlar, bütün zamanlar boyunca işledikleri cürümlerde, halkları istismar etmişlerdir. Halkların canları, kanları, alın teri ve gözyaşları üzerinden iktidar devşirmişlerdir. Bu tuzağa gelmemek gerekiyor. Batılı seküler zihniyete, ondan neşet eden kavram ve kurumlara, bu değerlerin vücut verdiği zalim düzenlere, iktidarlara muhalefet etmemiz, onlara isyan etmemiz, bizleri onların tuzağı olan Batılı-Doğulu tuzağına düşürmemelidir. Batı-Doğu çelişkisi sahte ve tuzak bir çelişkidir. Sahici çelişki, zalim-mazlum çelişkisidir. İslam’a göre zalime yol yoktur.  Bu tuzağın sonucunda, Allah’ın Âdemoğluna/insanlığa seslenişi olan İlahi Vahiy, doğulu parantezine alınarak insanlığın ve yeryüzünün gündeminden düşürülmektedir. Veya ‘doğulu barbarların dinlerinden bir din’ muamelesine maruz bırakılmaktadır. Halklar arasında yaşanan her türlü çatışma ve düşmanlık, zalim iktidarların işine yaramaktadır. Bütün bu fikri, sosyal, siyasal baskı ve kışkırtmalardan sonra Batılı güçler tez, aksiyoner durumda kalarak bizleri re-aksiyoner, antitez ve savunmacı pozisyona itiyorlar.

Re-aksiyoner, antitez, savunmacı bir dile mahkûm olanlar, ‘kendi’leri olamazlar. Kendileri olamayanlar özgün bir varlık gösteremezler. İslam, insanlığı muhatap alan bir hitaptır, bir çağrıdır. İslam, Adem’den bu tarafa İnsanlığa hitap eden özgün bir İlahi hidayet ve tezdir.

Bahsettiğimiz bu kuşatmadan dolayı İslam kendi değerleriyle, kelimeleriyle, kavramlarıyla, anlaşılamıyor. İnsanlık, İlahi değer ve hedefleri kendi özgün halleriyle tanıyamıyor. Bu yanlış tanıma, tanıtma beraberinde İslam’ın ‘kendi cümleleriyle’ kendini ifade edememesini getiriyor.

Batı merkezli seküler, liberal, kapitalist saldırı, kuşatma, barbarlık karşısında İslam Dünyası ve Müslüman halklar, “Orta Çağ” görüntüsü vermektedir. İslam dünyası ve Müslüman halklar, zihinsel, ruhsal, fikri, kültürel, fiziksel bir parçalanma, bölünmüşlük hali yaşamaktalar. Daryush Shayegan’in ifadesiyle tam bir “Yaralı Bilinç” durumu yaşanmaktadır. Bu hal, Müslüman halkların mevcut durumunu daha da içinden çıkılmaz hale soktuğu gibi, İslami Dil’i de özgün halinden uzaklaştırmaktadır. Bilinç yaralanması durumu; ruhsal, kültürel, sosyal, giderek varoluşsal krizlere sebebiyet vermektedir. Varoluşsal kriz, kendi olamamak halidir. Kendi olamayanlar, başkalarının hesaplarının piyonu, aparatı olurlar.

İslam dünyası ve onlara vaziyet eden fikri, sosyal, siyasal önderler uzun zamanlardır “referans ve paradigma krizi” yaşamaktadırlar. Bu kriz hal yoluna konulamadığı için, yukarıda bahsettiğimiz sonuçlarla muhatap oluyoruz. Size saldıranlara kim adına, kiminle, ne için, nasıl mücadele edeceğinize sahici cevaplar veremediğiniz müddetçe, kaybeden hep siz olacaksınız demektir. İslam dünyasının birliği, ilk önce referanslarına güvenmekle, inanmakla başlar. Omurgası olmayanlar ayağa kalkamazlar. Referanslarını, kavram ve kurumlarını Batı’dan alanlar, Batı’dan gelen saldırıya karşı koyamazlar. Referanslarını ulusçuluktan, ulusçuluk değerlerinin vücut verdiği Ulus devletlerin seküler amaçlarından, mezheplerinden, örgütlerinin stratejik amaçlarından alanlar Küresel Kuşatma’ya cevap veremezler.

Müslüman halklara vaziyet eden önderler bu çağda değil, tarihte yaşamaktalar. Bu günün sorunlarına tarihten cevap bulmaya çalışıyorlar. Kendileri taşın altına ellerini koyacaklarına; geçmişteki şanlı tarihlerini, büyük, ulu kahramanlarını imdata çağırıyorlar. Türkiye örneğinde olduğu gibi; Yeni Türkiye, “Selçuklu- Osmanlı Tarihi” ne refere edilerek kurulmaya çalışılıyor. Her çağın kendine özgü bir dili, kendi dilinde kurduğu cümleleri vardır. Her medeniyet kendi çağında doğrularıyla, yanlışlarıyla sözünü söyledi. Tarih bu güne getirilemez, tarihten ancak ibret alınır. Tarih yapamayanlar, tarihe sığınıyorlar. İslam dünyasında bütün kavimler, mezhepler, bütün dini akımlar, dini cemaatler, hatta seküler kesimlerde dâhil  “ölü seviciliğinden” inanılmaz haz duyuyorlar. Başı sıkışan ölülerine koşuyor. Dirilerle konuşmayı bilemeyenler, dirilerle konuşmayı birbirini boğazlamak, birbirine propaganda yapmak, kendi örgütleri, cemaatleri adına birbirlerinin ayağını kaydırmak olarak anlayanlar, ölü insanlara, ölü metinlere koşuyorlar. Bu sebeple, İslam dünyasının sorunlarına ne seküler kesimler, ne de dindar/muhafazakâr kesimler çözüm üretemiyorlar.

Kadim maruf usül olan ‘Nebevi Usül’den mülhem her insan, Müslüman Ümmet yüzünü kendi çağına dönmelidir. Akıp gelen İnsanlık ırmağının, İslam ırmağının kendi çağımızdaki sesi, yankısı olarak kendi çağımızla yüzleşmeliyiz. Kendiyle, kendi çağıyla yüzleş/e/meyenler, ‘kendileri’ olamazlar. Kendileri olamayanların bugünleri ve geleceği de olamaz. Nebiler, kendilerinden önceki nebilerin mirasını yok saymadan, onları temellük ederek, kendi çağlarında o mirasın temsilcisi olmuş, kendi diliyle, kendi üslubuyla, kendi emeğiyle ilahi değerlere vücut vermişlerdir. Son nebi Muhammed (a.s), geçmiş mirasla nasıl irtibat kurulacağını İlahi rehberliğin yönlendirmesiyle bizlere öğretmiştir. Âdem’i, Nuh’u, İbrahim’i, Musa’yı, İsa’yı (hepsine selam olsun) konuşmakla vakit geçirmemiş, ihtiyaç oldukça, istikametini kaybetmemek, istikamet üzere kalmak için o mirası hatırlamış, üzerinde tefekkür etmiştir. Kendi çağında, İlahi ve Nebevi mirasın ‘usvet-ül hasene’si olmuştur.

Kendi çağımızda yeni bir çığır için; İlahi vahyin evrensel ve bütünlükçü hitabı olan “Ey İnsanlar”, “Ey İman Edenler” hitabını birlikte, birbirinden ayırmadan görmemiz ve anlamamız gerekiyor.

Yeni dil, yeni cümleler kendi emeğimizle ve alın terimizle kurulacaktır. İslam’ı insanlığın gündemine taşıyacak, Ümmetin izzetine vesile olacak, her alanda insanlığın dikkatini çekecek cümleler kurmak boynumuzun borcudur.