Zaman her şeyin ilacıdır, derler; acıyı, kederi, ölümü unutturur, insana yaşama enerjisi bahşeder, onu zinde tutar. Aslında zamanın bir şey yaptığı yoktur insan için. Ne oluyorsa insanın zihin dünyasında oluyor. Acılar, dertler, sorunlar insanların pek sevmedikleri olgular bunlar. Nefis denen mahlukun elinde oyuncak olmaya meyilli olduğu için, hazzın peşinde koşmak ister; neşenin, sevincin, eğlencenin. Aslında bir ihtiyaç olan bu duyguların özünde insana zarar veren bir yön bulunmaz. İnsana iyi gelmekten başka bir şey de bilmezler zaten.
Ne acının insana zararı vardır ne de sevincin. İkisi de insan için yaratılmıştır, ikisinin de kendince vazifeleri vardır. Acı; sabretmeyi, direnmeyi, dayanmayı öğretir insana; sevinç ise acı karşısında bir nebze olsun nefes almayı, kendine iyi davranmayı öğretir. Aslında Allah’ın yarattıklarının çoğunun insanla bir alıp veremediği yoktur, kendi âlemlerinde yaşamaya, var olmaya devam ederler. İnsanın asıl düşmanı insandır, daha ziyade kendisidir. Zira insanın kendisine verdiği zararı, bir başkasının vermesi zor gibidir. Acı, sabretmeyi bilmeyen ya da sabretmek istemeyen biri için altından kalkılamayacak bir yüktür. Hele bir de isyana yeltenmişse baş edilemez bir acı döngüsünün içine yuvarlanır ki oradan çıkması mümkün olmaz.
İşin aslına bakarsanız insanın bu dünyaya doğması, hayatını idame ettirmesi zor olan bir süreç değildir. Zira âlemlerin rabbinin, bütün mevcudatı insanın emrine musahhar kıldığı herkesin malumudur. Hâl böyle olunca insan için hayat, katlanılmaz bir çile hâlinde değildir. Elbette imtihan olması için gönderilen sıkıntılar, nakısalar vardır ancak bunlar bile Allah’ın yaratmış olduğu sabır, tahammül, unutmak gibi nimetlerle kolaylaşır. Yani kulun yapması gereken nimete de mihnete sabretmek, bunların asıl sahibini düşünmek, ona şükretmek, hamd etmektir. İşte o zaman en dayanılmaz olan bile hafifleyecektir. İlahi nazardan bakıldığı zaman çekilenler, birer mihnet olmaktan çıkıp nimet hâline dönüşecektir.
Ancak nimetlerin sayısı arttıkça rahat bir yaşama kavuşan insanın, Allah’a çokça şükretmesi gerekirken tam aksi bir istikamete yönelmesi, Allah’ın (azze ve celle) buyurduğu gibi, insanın nankörlüğü ve cehaletiyle ancak izah edilebilir. Gücü, parayı, dünya nimetlerini gördükçe müstağnileşen, kendini Kaf Dağı’nın zirvelerinde gören bir garaib-i mahlukat çıkıyor ortaya. Her şeyin kendi kudretinin birer eseri olduğunu zannetmeye, kendindeki gücün sonsuz olduğu zehabına kapılmaya başlıyor. Yazık ki tarihin kimilerine göre yaldızlı ama hakikatte zulmet dolu sayfalarında güçlerinin esiri olmuş onlarca hatta yüzlerce nasipsiz varken insanın bunları görememesi, okuyamaması büyük bir talihsizliktir. Firavun, Karun, diktatör, kral, soylu, derebeyi, ağa… Adına ne denirse densin, bunların hepsi de ilahtan rol çalma yanılgısına düşmüşlerdir. Kiminin sonu ibret-i âlem olması hasebiyle büyük bir felaketle olmuş ve Kur’an bunlardan fazlasıyla bahsetmiştir. Kimi de yine tarihin karanlık ve tozlu dehlizlerinde yok olup gitmişler, unutulmak gibi bir zilletle karşı karşıya kalmışlardır.
Allah’ın emirlerine muğayir pek çok hükmü, kanunu, töreyi ortaya atmışlar, desteklemişler ve sürdürmüşlerdir ki bu tutumlarıyla ilahi hükümlerin aksine bir düzen ihdas etmişlerdir. Bu durum en masum ifadesiyle ilahtan rol çalmadır ya da daha da sert bir söylem seçilecek olursa tağutlaşmak, ilahlaşmaktır. Zira ilahi hükümlerin söylediklerini yapmamak, insanoğlunun hata yapması için tek başına yeterli iken bir de bunları inkâr etmek, aksini iddia etmek hatta ilahi hükümleri ortadan kaldırmak için bir çaba içine girmek, Allah’a meydan okumaktır ki Allah bunlara asla müsaade etmez. Ya bu dünya üzerinde cezalarını verir ve ibretlik bir son ile onları yok eder ya da daha elim cezanın olduğu ahirete erteler.
Yakın tarih de bizlere bu ilahçıkların elim akıbetlerini göstermektedir. 1. Dünya savaşından sonra ortaya çıkan diktatörlerin hemen hemen hepsinin akıbeti, ibretlik bir son olmuştur. Çok az bir alaka ve okumayla bunların sonları hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.
Bu kurumdaki ya da şirketteki basit bir mevkiye sahip olan birinin bile kendi pozisyonunda gözü olan ve o mevkiye elinden almaya çalışanlara karşı nasıl gaddarlaşabileceğini bir düşünürsek şayet Allah’tan rol çalmaya çalışanların nasıl büyük bir hataya düştükleri anlaşılacaktır. Teşbihte hata olmasın, insanlar bile kendi güçlerini sorgulayanlara karşı savaşa girebiliyorken, yani bu denli isabetsiz bir eylem iken bu rol çalma işi, öbürünü hayal bile edemeyiz sanırım.
Hüküm ancak Allah’ındır. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin değil, o hakimiyetin mutlak sahibi olan Allah’a aittir. Müminin ferasetinden dem vuran Allah Resulünün yüzünü kara çıkartmamak gerekir. Hükmü de hakimiyeti de Allah’tan başka hiçbir mefhuma, varlığa havale edemeyiz vesselam.
Taşkın ÖNEL

Follow