“Ben, işimi Allah’a teslim ettim” (Mümin, 44).
Yoruyor dünya, insanlar yoruyor. Temelli yaşatacakmış hissi veriyor toprak. Ölümü siliveriyor zihinlerden. Kıyısına bile oturtmuyor aydınlık düşüncelerin. Lezzetleri yok etmeye gücü yetmeyen bir gerçeğe dönüşüyor gittikçe. Zaman, sessizce değiveriyor tenlere. İkircikli anlar yaşatıyor bazen ama ahengini korumayı da beceriyor.
Soluksuzca koşturuyor insanlık. Renklerini göremeden göz deviriyor yağmura. Soğuk bakışlarıyla aşağılıyor bulutların emanetini. Fakat her şeye rağmen ıslanmayı yeniden doğmak olarak addedenler de var. Koşmayı yarıda kesebilenler, ince esintileri duymayı başarabiliyor. Hayatın ayrıntılarını keşfedenler, varlığın sırrına erebilenler derecesine yükseliyor.
Baharın veda günlerinde arşın seslenişi bambaşka oluyor. Yeryüzü koyuluğundan soyunuyor ve bağrından mavilikler doğuyor. Basit zevkler yok oluyor bir anda, sadeliklerin ihtişamı, yürekleri teskin ediyor. Bunca ürküntüyü örtbas eden birçok terbiye ortaya çıkıyor. Tabiat kendini yavaş yavaş gösterirken, çirkinliklerin üzeri tek tek örtülürken fikirler de paralel biçimde akıllarda yer buluyor. Eşsiz bir tuvali izliyormuşçasına aklını alıyor insanın. Martıların denizi süslediği gibi yeşiller de ruhları süslüyor. Bakakalmanın doruklarda olduğu bu andan sıyrılmak, kimsenin içinden gelmiyor. Âdemoğlunun şimdiye kadarki edinimleri yok hükmüne geçiyor ve yeniden var olmanın tadına varıyor.
Sırtımızı kökü çürümüş sevdalara yaslıyoruz
Bunca şeyin ardında elbette sayısız tezat barınıyor. Kişinin yolu bitkinliğe vardığında suskunluğu, içine bir hançer gibi saplanıyor. Sesini duyuramamak, yüreğine koca bir girdap indiriyor. Selametini ararken kıyametini buluyor. Yaşamak denen mefhumu yeterince kavrayamayınca geceyi gündüze bağlayan prangalara mahkûm oluyor. Daldığı rüyalar kâbusa evrilince farkına varıyor ama geç kalmanın derin muhasebesinde buluyor bir anda kendini.
Biz insanlar, teslim olmamız gereken kapı her daim açık olmasına rağmen, emniyeti hep başka yerde arıyoruz. Çağırana kulak vermiyor, sırtımızı kökü çürümüş sevdalara yaslıyoruz. Moralimiz malayani sebeplerle bozuluyor ve düzelmek için herhangi bir adım atmıyoruz. Dertlerimizin yürüdüğü çizgi bizi kör ediyor. İçimize nakşedeceğimiz ümitler bayatlamış hâlde. Sorgu yeteneğimizi yanlış yerlerde kullanıyor, sapmanın ve saptırmanın altın (!) kurallarını kendi ellerimizle yazıyoruz ve yazıp çizdiklerimiz, yalnızca yalanlarla diri kalmayı başarıyor. Köşeye sindiğimiz vakitler çoğalıyor ama biz, koşma eylemini hep karanlıklarda gerçekleştiriyoruz. Gayelerimizin içi boş, gayretlerimiz eften püften… Bu boğucu gaflete sarılan yaşamın sıfır getirisiyle kendimize yettiğimizi sanıyoruz.
İnsanlığımız hep iğreti duruyor. Duyularımızı teker teker kaybediyoruz. Kuyuya düşürdüğümüz o kadar çok kıymet var ki ipin ucunu tutmaya niyetlensek kaybolacak hâldeyiz. Askıya aldığımız bir hayat bekliyor bizi geride. Tazelenmeyi, daha doğrusu önce hatırlanıp sonra yeşermeyi bekleyen koca bir iman var göğsümüzde. Hudutlarımız değersizleştikçe hayatımız kördüğüme dönüşüyor. Lakin bu hudutlar ebediyete uzanan bir yolculuğa dairse ve ruhani ölümleri eskiten, çelik bir zırha sahipse o zaman nehrin akışının değişeceği ve sebeplerin daha sağlam kulplara tutunacağı gerçeği ortaya çıkıyor.
Farkında olmadan ağır ağır ölüyoruz
Sanki üzerimize yapışan zorunlu hayatlar yaşıyoruz. Korkularımız ve sevinçlerimiz hep ezbere okunan satırlardan ibaret. Özümüzü diriltmeye yanaşmıyor, ruhumuzu derbederliğe hapsediyoruz. Yapaylığımız almış başını gidiyor ama biz Âdemoğlu, durup lime lime olmuş maneviyatımızı bir türlü düzene sokamıyoruz. İçimizin söküntülüğü dışımıza vuruyor fakat görmemeye yeminli gözlerimiz, işlevini yitirmiş hâlde. Konduğumuz dalların ağaçları köksüz; belimiz bükük, kandillerimiz sönük, tutunduğumuz mevkiler üç kuruş… Farkında olmadan ağır ağır ölüyoruz.
İnsan, çoğu zaman iyileşmek isterken güç bela çıktığı çamura tekrar batıyor. Unutmak ve yaşanmamış gibi davranmak, düşünüldüğü kadar kolay olmuyor. Nice yıpranmışlığı bir anda yok sayamıyor. İçini kemiren her şeyi ateşe vermek isterken beklemediği bir anda kendini o ateşin içinde buluveriyor. Viran olmanın, hazin tecellisini böyle böyle gözlerinin önüne seriyor hayat. Hâlbuki durup düşünmeye, hâlini tahlil etmeye vakit ayırsa toza dönüşen hayallerinin nasıl tekrar dirileceğini müşahede edebilecek, bilmiyor.
İnsan, derin uykusundan uyandığı anda, bir uyarıcı ve müjdeleyici beliriverecek zihninde. Durmaksızın hakikati telkin edecek bu uyarıcı, felah kapısının anahtarını da elinde tutacak, ümit dolu bakışlarla. Bütün işlerini teslim edeceği bu kapıya yaslandığı anda, zamanın dur durak bilmez öfkesinden kurtulacak ve baharın veda günlerinde üzerindeki bu hâkim kasveti söküp atacak. Kâbuslarından uyandırıp ilahi huzura yaklaştıracak. O’nu arayan, O’ndan başka yol olmadığını anladığında insan olmanın şerefine erişecek. Boşluğa bıraktığı umutları, filizlenip kendisine geri dönecek. Doğru ile yanlışın ayırdına varmak bu denli lezzetli iken faniliğin hudutlarında Ebu Cehilce gezmek kadar gülünç bir durum var mıdır, sanmam.
Rüveyde Bera PALA

Follow