• Ali Kaçar

    Taliban’a Değil İslam’a Karşılar

    - 19 Kasım 2021

Taliban, 7 Ekim 2001 işgalinde iktidarını ve dolayısıyla da siyasal gücünü tamamen kaybetmiş ve ülke yönetiminden uzaklaştırılmıştı. Süreç içerisinde binlerce Taliban mensubu tutuklanmış, kimileri de şehid edilmişti. Lider konumunda olan bazı Taliban mensupları ise komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmıştı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen ümidini kaybetmeyen Taliban liderleri, dağlara çekilerek işgalci güçlere karşı gerilla savaşını başlatmıştı. 2007’e yıllara gelindiği zaman Taliban, gücünü toplamış ve ABD öncülüğündeki işgalci güçlere karşı direnebilecek ve bazı önemli beldeleri/şehirleri hatta bazı bölgeleri de kontrol edebilecek seviyeye ulaşmıştı. Obama’nın ABD Başkanı (20 Ocak 2008-20 Ocak 2017), Biden’ın Başkan yardımcısı olduğu dönemde Taliban ile uzlaşmak için 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki girişimleri başarısız olmuştu. Bu girişimler, 2014 yılı itibariyle hızlanmış ve Obama yönetimi, Afgan hükümet güçlerinin kendilerini koruyabilecek güce geldiklerinden dolayı kendi askeri güçlerini Afganistan’dan belirli periyotlarla çekeceğini açıklamıştı. Ancak buna iktidar ömrü vefa etmemişti.

Donald Trump’ın 2017’de ABD Başkanı olmasının ardından Taliban ile uzlaşma müzakereleri yeniden gündeme gelmiştir. Trump iktidarı döneminde gel-gitler yaşansa da Taliban ile ilk görüşme 25 Şubat 2019’da Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleşmiştir. Kesintili olarak devam eden bu görüşmeler, 29 Şubat 2020’de anlaşma ile neticelenmiştir. Doha’da gerçekleştirilen bu anlaşmaya göre, ABD ve öncülüğündeki işgalci NATO güçleri, 11 Eylül 2021’e kadar Afganistan’dan tamamen çekileceği karar altına alınmıştı. Trump’ın yerine Biden seçilerek 20 Ocak 2021 itibariyle yönetime gelince Doha’da varılan bu anlaşmayı uygulamak için gerekli işlemleri başlatmıştır. Taliban ise bu süreçte yavaş yavaş yerel halkın da destek ve yardımıyla büyük şehirleri bir bir ele geçirerek 15 Ağustos 2021’de tek kurşun atmadan Kabil’e girmiş ve böylece Pençşir eyaleti hariç diğer bütün eyaletlerde hâkimiyeti sağlamıştır. 15 Ağustos 2021 itibariyle Taliban’ın bütün sözcüleri birbirini destekleyen/teyid eden vaadlerini ve Afganistan’da yönetimin şeklinin nasıl şekilleneceğini açıklamışlardır. Taliban sözcüleri; gerek Zabihullah Mücahid, gerekse Siyasi Büro Sözcüsü Dr. Muhammed Naim ve gerekse Suheyl Şahin, defalarca basına yaptıkları açıklamalarda özet olarak şunları söylemişlerdir:

1- Savaş bitti, barış dönemi başladı. Rejim, İslami olacak ve Afgan halkının taleplerini ve beklentilerini karşılayacak. İslam Emirliği (Taliban) geçmiş tecrübelerinden ders aldı ve son 20 yıl içerisinde çeşitli alanlarda birçok tecrübe kazandı. Taliban, eğer isteseydi düşmanlarını tutuklayarak onları yargılama yoluna gidebileceğini, -ki bunu yapsaydı da adil bir davranış olacaktı- ancak bunun yerine onları affettiğini belirtti. Çünkü affetmek, bir fazilettir; fazilet ise adaletten üstündür. Dolayısıyla işgalci güçlerle iş birliği yapan ve yıllardır Taliban’a karşı savaşanlar dâhil hiç kimsenin yargılanmayacağını açıkça ve defalarca belirtmişlerdir.

2- Taliban’ın fikirlerinin özü, din esasına dayanır. Hareket, şeriatla (İslam hukukuna göre) yönetmek, adaleti sağlamak, zulme son vermek, güven ortamı oluşturmak, ülkeyi birleştirmek, birliği sağlamak, Müslüman Afgan halkı arasında kardeşlik hukukunu güçlendirmek, herkesin hakkını korumak, sosyo-ekonomik refahı temin etmek ve tüm ülkelerle olumlu ilişkiler kurmak için bağımsız bir İslami rejim istemektedir. Geçmişten bugüne bu hedeflerde herhangi bir değişiklik olmadı ve bundan sonra da olmayacak.

3- Şeriatı (İslam Hukukunu) tatbik etmek, hırsızlık ve şarap içmeye kısas uygulanması gibi şeriatın bir parçası olsa bile sadece kısasları uygulamak anlamına gelmez. Şeriatı uygulamak; insanların bireysel, toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatındaki inanç, ibadet, ilişki, ahlak ve davranışlarda dini tümüyle hâkim kılmaktır. Bu da Peygamberimizin (sav), “Hepiniz, birer çobansınız ve hepiniz, idareniz altında bulunanlardan sorumlusunuz” hadisine dayanmaktadır.

4- 1996’da iktidara geldiklerinde olduğu gibi 15 Ağustos 2021’den itibaren de Afganistan’da İslami bir yönetim oluşturulacaktır. Demokrasi dâhil batılı/doğulu; insanın heva ve hevesini esas alan şirk esasına dayalı hiçbir sistem uygulanmayacaktır.

5- Halkla ilişkiler, İslam şeriatı çerçevesinde kurulacaktır ve herkese de İslam hukuku uygulanacaktır. Dolayısıyla insan hakları, İslam hukuku çerçevesinde düzenlenecek ve kadınların eğitimi, çalışması ve toplumsal faaliyetleri İslam şeriatına göre düzenlenecektir. Bu çerçevede kadınların okumasına, çalışmasına ve sosyal ilişkilerde bulunmalarına engel olunmayacaktır.

6- Bütün ülkelerle İslami hükümlere göre ve ülke menfaatleri çerçevesinde ilişki kurulacaktır. İslam’ın belirlediği çerçevede bağımsız bir ülke olarak, ABD ile de ilişki kurabilecektir. Hiçbir ülkenin, içişlerine ve ülkede nasıl bir yönetim oluşturacaklarına karışmalarına asla izin verilmeyecek ve bu tavır, hükümranlık haklarına saygısızlık ve müdahale olarak değerlendirilecektir. Dolayısıyla başta bölge ülkeleri; İran, Rusya, Türkiye, Çin ve Hindistan olmak üzere her ülke ile İslami ilkeler çerçevesinde ilişki kurmaya çalışacaklardır.

Taliban sözcüleri, özet olarak; ülkenin İslam şeriatına göre yönetileceğini, bundan asla taviz verilmeyeceğini, hak ve özgürlüklerin de ne bir eksik, ne bir fazla bu hükümlere göre düzenleneceğini açıkça ve defalarca belirtmişlerdir. Bu ve benzeri açıklamaların neresi ya da hangisi ülke için, ülke menfaatleri için ve daha da önemlisi İslam için sıkıntılı ve kabul edilemez olarak görülmektedir? Ama bu açıklama ve taahhütlere rağmen her gün sabah akşam her konuda bilgili (!) ve sözde uzman olan bol maaşlı kimi TV müdavimleri, yalan yanlış bilgilerle temelsiz, kendi ezberlerine göre algı oluşturarak Taliban’a saldırmaktadırlar. Çoğunlukla doğru olmayan eski bilgilerle ve Batı ağzıyla kadın haklarından, baskıdan, özgürlüklerin kısıtlanmasından, çağa uygun olmayan uygulamalardan bahsederek işgalcilerin değirmenine su taşımaktadırlar. Aslında bu saldırıların asıl amacı, Taliban değildir; İslam’dır. Bizler; laiklerin, seküler düşüncelilerin, yerli demokratların, Kemalistlerin, batı (ABD) sevicilerin ve bilumum İslam düşmanlarının söylediklerine yabancı değiliz. Çünkü Afganistan için söylem olarak iddia ettiklerini, içinde yaşadığımız ülkede, bir yüzyıldır biz Müslümanlara fiilen uyguladılar ve halen de uygulamaya çalışmaktadırlar. Ayrıca Afganistan’da 20 yıldır devam eden işgal süresince ABD öncülüğündeki NATO işgal güçlerinin gerçekleştirdiği sivil katliamlar, ekonomik ve kültürel yağmalar karşısında ses çıkarmayan bu zavallılar, söz konusu İslam ve Müslümanlar olunca, putlaştırdıkları kutsallarını bile yemekten çekinmemektedirler. Bu azgın azınlığı tanıyor ve biliyoruz. Ama ya geçmişi İslam olan, daha doğrusu Müslüman olduklarını söyleyenlere ne oluyor, sabah akşam, biraz önceki zavallılar gibi onlar da Taliban’a saldırmaktadırlar. Ne yazık ki bunların eleştirileri ile İslam düşmanı olan bu azgın azınlığın eleştirileri arasında çok da fark bulunmamaktadır. Bu, düşündürücü değil mi? Bunlar, Aliya İzzetbegoviç’in söylediği gibi savaşı/mücadeleyi ya da Müslüman olma iddialarını laiklere, Batılılara benzedikleri zaman kaybetmiş olmuyorlar mı?

Taliban’a yönelik yapılan eleştiriler, özet olarak şöyledir:

1- Taliban’ı, Sovyetlere karşı kullanmak üzere ABD’nin kurduğunu, Taliban’ın İslam’la ilgisinin bulunmadığını, cahil, vahşi, çağdışı ve barbar bir örgüt olduğunu söylemektedirler. Oysa Sovyetlere karşı Afgan cihadı başladığında Taliban diye bir örgüt yoktu. Oysa Taliban, Afgan cihadını başlatan ve devam ettiren mücahidlerin, Sovyetlerin ülkeden çekilmesinden sonra kendi aralarında çatışmaları ve ülkede meydana gelen kaosu durdurmak amacıyla 1994 yılında kurulmuştur. ABD, Sovyetlere karşı mücadele eden mücahidlere doğrudan değil, Pakistan ve Suud üzerinden yardımda bulunmuştur. Taliban liderlerinden bazıları, Sovyetlere karşı verilen cihada katılmışlardı. Hatta Molla Ömer (Taliban’ı kuran ve ilk lideri) bu dönemde yaralanarak bir gözünü de kaybetmişti. 1994 yılı itibariyle ABD, Pakistan üzerinden Taliban ile ilişki kurmuş ve onu desteklemiştir ama kısa bir süre sonra bu destekten vazgeçerek Raşid Dostum, Ahmed Şah Mesud ve diğerlerinin oluşturduğu Kuzey ittifakını desteklemiştir. Çünkü ABD, Taliban’ı kendi menfaatleri doğrultusunda kullanamayacağını görmüştü. Zaten ilerleyen süreç de bunu açıkça göstermiştir. 7 Ekim 2001 işgalinin görünen nedeni Usame bin Ladin olarak gösterilse de asıl nedeni, Afganistan’da geçecek olan Trans-Afgan Boru Hattı projesi[1] ihalesinin ABD’nin Unocal şirketi yerine Arjantin’in Bridas şirketine verilmesidir.

Taliban’ın 20 yıllık mücadelesinde 49 ülkeden oluşan NATO ve harici işgalci güçlere karşı verdiği mücadeleyi, ABD’ye ya da Batılı emperyalistlere mal etmek, insani olmadığı gibi İslami hiç değildir. Bir Müslüman şahıs ya da örgüt/grup/teşkilat, asla ABD ya da laik/seküler/demokratik/sosyalist kısacası gayri İslami bir devletin güdümüne asla gir(e)mez. Çünkü bunun küfür olduğunu ve vebalinin çok büyük olduğunu bilir. Müslüman, ancak Allah’a dayanır ve O’na güvenir. Masa başında “Taliban’ın arkasında ABD vardır” türü itham edici olarak konuşanlar, Afgan halkının gerek İngiliz ve gerekse Sovyet emperyalizmi karşısındaki şanlı direnişini/savaşını -ne yazık ki- anlamayanlardır.

2- Taliban’ın silah sıkmadan, kendisine yönelik bir silah da sıkılmadan vilayetleri bir bir ele geçirmesi, insanı düşündürmeli; bunun arkasında ABD’nin olma ihtimali vardır, denilmektedir. ABD var mıdır yok mudur, bunu zaman gösterecektir. Ama şunun düşünülmesi gerekmiyor mu? Taliban, 20 senedir bu işgalci güçlerle savaşıyor, üstelik bütün imkânsızlıklara rağmen… Bu süreçte ne yapılacağı, nasıl yapılacağı, geleceklerini nasıl inşa edecekleri konusunda yeterince tecrübe sahibi olmuşlardır. Bu tecrübe gereği, artık sadece Peştun etnik yapıya değil, var olan bütün etnik yapılarla birlikte hareket etme becerisini kazanmışlardır. Belki de en önemli tecrübeleri, bu olmuştur. Çünkü şunu bir daha öğrenmişlerdir; hiç kimsenin, Allah’ın emretmediğini başkasına emretme hakkı yoktur. Yine biliyorlar ki bu dini en iyi uygulayan Hz. Peygamberdi. O, her türlü şirk pisliğine bulanmış bir toplumdaki davranış şekli, kendileri için de örnek olmalıydı. Rabbimiz, Hz. Peygamber ile ilgili olarak “kaba ve sert olsaydın etrafında hiç kimse kalmazdı, dağılıp giderlerdi” (3/159) buyurmaktadır. Bu ve benzeri ayet ve hadisler ışığında olayları, insanları yeniden değerlendirme imkânına kavuşmuşlardır. İşte bu nedenledir ki girdikleri her vilayetteki halk, zaten yolsuzluklarından, zulümlerinden bıktıkları ABD güdümlü işbirlikçi hükümetten kurtulmak için Taliban’a kucak açmışlar ve desteklemişlerdir.

3- Bir başka eleştiri de Taliban’ın, Doha’da ABD ile anlaştığını ve bu anlaşma çerçevesinde ABD, Afganistan’ı Taliban’a bıraktığını söylemektedirler. Ayrıca Doha’daki bu görüşmeleri sürdüren Barader (Birader), Trump’ın isteği üzerine cezaevinde bırakılmış birisidir. Hatta Afgan ordusunun da direnmemesi, bu anlaşma nedeniyledir. Bu gibi iddialar, karganın bile güleceği türden iddialardır. ABD, işgal ettiği hangi ülkede, ülke halkı tarafından sevilmiş, bağrına basılmış ki Afgan halkı da ABD tarafını tutsun. ABD ve güdümündeki işbirlikçi hükümet, 20 yıllık işgal süresi içerisinde Afgan halkına yaptığı zulüm; sivil katliamlar, tecavüzler, yağma ve talanlar, uyuşturucu üretim ve pazarlaması ve daha sayılmayacak kadar melanetleri bilinirken Afgan halkı, elbette Taliban’ı bağrına basacaktı. Ordu da netice itibariyle bu halkın içinde çıkmış bir ordudur. Üstelik işgalci güçlerin ülkede işledikleri zulümlere birebir şahitlik yapmış ve yer yer zulme de uğramış bir kesimdir. Ordunun kendi halkına kurşun sıkmadan teslim olması, gayet normaldir. Zaten ülkeyi soyup soğana çeviren üst seviyedeki kimi komutanlar, farelerin gemiyi terk ettiği gibi ülkeyi çoktan terk etmişlerdi.

4- En çok da kadın hakları gündeme getirilmektedir. Sanki Türkiye dâhil dünyanın diğer yerlerinde kadın hakları çok iyidir ve eleştirilecek hiçbir yanı yoktur. Fransa başta olmak üzere hangi Avrupa ülkesi, Müslüman kadınlara başörtülerinden ve inançlarından dolayı hoşgörülü davranıyor ve onlara kendi iradeleri çerçevesinde yaşamalarına izin veriyor? İnsan haklarına ve inançlara saygılı olduğu iddia edilen Avrupa ülkeleri, kendi ülkelerindeki Müslümanlara ait ibadet yerlerini yıkıyor, başörtüyü yasaklıyor, Müslümanların inançlarına göre –kadın/erkek- yaşamaları kanun zoruyla yasaklanıyor. Bu ülkelerin hepsi de ultra demokrat ve laik ülkelerdir. İşte bu ülkeler, Afganistan’ı yeniden inşa etmek iddiasıyla işgal etmişler ve bugün gelinen noktada Afganistan yaşanmaz hale ge(tiri)lmiştir. Utanmadan sanki 20 yıllık işgal döneminde güllük gülistanlık bir ülke bırakmışlar gibi işbirlikçi basın ve medya organlarınca tersine algı oluşturuyor. Çünkü ABD işgalinin devam ettiği müddet içerisinde Afgan kadını, çok daha kötü bir duruma düşürülmüştür. Konuyla ilgili “16 Haziran 2009’da Hürriyet’in internet sitesindeki haber, Afgan kadının durumunun içler acısı olduğunu şöyle göstermektedir:

“ABD’nin, 2001’de Afganistan’da Taliban iktidarına karşı başlattığı harekâtla Taliban’dan ‘kurtardığı’ ülkede, kadınların gelişimine dair verilen sözler çoktan unutuldu. Taliban gitti ama yerine gelen iktidar, kadınlar için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Kadınlar, yine eğitimden mahrum, sosyal hayattan dışlanmış, mahalle baskısı altında yaşamaya devam ediyorlar. Güçlüklerle dolu yaşamlarından kaçabilmek için kendilerini yakarak intihar etmeyi seçen kadınların sayısı giderek artıyor. Çünkü en ucuz intihar şekli bu. Yapılan araştırmalara göre Afgan kadınları, en kolay ateşe ulaşabiliyor. İşte bu yüzden şu sıralar Herat kentindeki hastanenin Yanık Ünitesi, kendini yakarak öldürmeye çalışan kadınlarla dolup taşıyor. Onlar, burkadan çıkıp, sargılara giriyor. Çoğu da kurtarılamıyor. Alman sivil toplum örgütü ‘Medica Mondiale’ye göre, son bir yılda ‘tek kurtuluşu’ kendini yakmakta bulan Afgan kadınlarının sayısı, ikiye katlandı. Başkent Kabil’de sadece bu yıl 36 kadın kendini yakarak intihar etti. İntihar olaylarının başlıca sebepleri arasında zorla evlendirilme, tecavüz, cinsel taciz, mahalle baskısı, burka altında geçen ya da geçmek bilmeyen yıllar var.”[2]

Ayrıca Afganistan’da 2001 yılında Taliban tarafından yakalanan ve 11 gün alıkonulan İngiliz gazeteci ve yazar Yvonne Ridley de, “20 yıllık ABD ve NATO işgali nelere yol açtı? Sahadaki gerçeklere bakalım. Üniversiteler, sözde herkese açık. Gerçek şu ki Afgan kadınlarının yüzde 2’si üniversiteye gidiyor. Bunlar da ayrıcalıklı, seçkin kadınlar. Kimin başta olduğu önemli değil, onlar her zaman başarılı olacaklar ve onlar adına mutluyum. Ama Afgan kadınlarının yüzde 84’ü hala okuma yazma bilmiyor. Bu, bir başarı hikâyesi değil” demiştir. Zimbabwe eski Devlet Başkanı Robert Mugabe’nin, 20 yılda Zimbabwe kadınlarını tüm Afrika’nın en eğitimlileri haline getirmesini örnek gösteren gazeteci, Batı’nın, 20 yıllık süreç içerisinde Afgan kadınlarının gelişmesi için hiçbir şey yapmadığını söylüyor.[3]

5- Laiklerin, İslam düşmanlarının Taliban’a saldırmalarının gerekçesini biliyoruz. Çünkü onlar, her fırsatta Müslümanları gerici, yobaz ve çağdışı gibi ithamlarla suçlarlar; sakallarından, sarıklarından ve giydikleri geleneksel kıyafetlerden dolayı aşağılayıcı tarzda yaklaşmaktadırlar. Ama inançları gereği giyinen Hıristiyan ve Yahudilere ses çıkarmazlar. Çünkü bunlar, zihnen işgale uğramış kompleksli insanlardır. “Batıda ne varsa iyi, doğuda ise ne varsa o kötüdür” mantığı, bunların zihniyetini oluşturmaktadır. Bir rahibenin, bir papazın ya da fanatik bir Yahudi’nin giyimi kuşamı onları hiç rahatsız etmez. Çünkü düşmanlıkları, kılık kıyafetten ziyade, İslam’adır.

Bizler, Türkiye’de, Müslümanların başörtü dolayısıyla ya da inançları yüzünden laiklerden/Kemalistlerden neler çektiğini çok iyi biliyoruz. “Önce idamına, sonra tanıkların dinlenmesine” diyen Kemalist yönetimin İstiklal mahkemelerinde, 163’üncü madde dolayısıyla ve 28 Şubat sürecinde işlenen zulümleri de çok iyi biliyoruz. Müslümanlara reva görülen bu zulümlerin hiç biri unutulmuş değildir ve asla da unutulmamalıdır. Bu zulümleri işleyenler, Taliban’ı suçlayacaklarına aynada kendilerine baktıklarında; 12-13 yaşındaki küçücük kız çocuklarının bileklerine kelepçelerin takıldığını, 60-70’lik ninelerin imam hatip okullarının önlerinde yerlerde sürüklendiğini ve başörtüsünden dolayı 70’ten fazla yaşı olan Medine Bircan’ın muayene edilmemesi sonucunda öldüğünü göreceklerdir. Vicdanı dumura uğramamışlar, bu olup bitenlerin karşısında üzülür ve nedamet duyacaklardır; ama vicdanları nasırlaşmış, kaskatı kesilmiş kara kalpliler ise her fırsatta aynı zulmü işleyeceklerdir. Bu zulmü işleyen laik Kemalistler, bugün, hala hangi yüzle kadın haklarından, başörtü ve inanç özgürlüğünden bahsediyorlar, anlamak mümkün değildir. Aslında Müslümanlara yönelik işledikleri bu zulümlerden dolayı toplumun içine bile çıkacak yüzlerinin olmaması gerekiyor. Ama ne yazık ki, vicdanlarındaki kapkaranlık ve kalplerindeki katılık, yüzlerine vurmuştur.

6- Bu günlerde benzer bir yaklaşımın, İslami kesimin kimi kalemşor ve ilahiyatçı Prof.’larından da geldiğini görüyoruz. Gerekçeleri, neredeyse laiklerin gerekçeleriyle tıpa tıp aynıdır. Neymiş, Taliban kadınlara haklarını vermiyor, eğitimlerine ve sokağa çıkmalarına engel oluyor, zorla burka giydiriyor, demokrasi yerine şeriatı uygulayacağını söylüyor, gibi ipe sapa gelmez suçlamalar yapıyorlar. Hele bir ilahiyatçı Prof’un söylediklerinin, yenilir yutulur yanı da yoktur. İslam’ı bildiğini zannettiğimiz bu ilahiyatçı Profesör: “Bu zihniyet –mesela- demokrasiyi istemez. Çünkü demokrasi –Kur’an’ın tabiriyle (3/64, 9/31) insanların birbirlerini “rab edinmeleri”ni önleyen bir rejimdir. Demokrasi, her türlü güç kullanımı ve tepeden inmecilikle toplumun üstüne kurulmayı reddeder”[4] diyebilmektedir. Bunu söyleyen; bir profesör, üstelik de ilahiyat profesörü… Anlaşılan demokrasiyi bilmediği gibi delil getirdiği ayetlerden, ayetlerin içeriğinden habersiz bir profesör! Yazık, gerçek hem de çok yazık! Demokrasi, insanların insanlara rablığını engelliyormuş ve delil olarak da (3/64, 9/31) ayetlerini getiriyor. Üstelik bu Prof, geçmişte İstanbul İl Müftülüğü de yapmış birisidir. Gerçi mevcut laik Kemalist sistemin eğitim sisteminde, ancak böyle Prof’lar yetişir. Zaten Kemalizm’in asıl amacı da bu değil midir? Bu iki ayetin içeriği “Allah’ın dışında hüküm koyanların Rab olduğunu (9/31)[5] Hz. Peygamber’in (as) Adiy bin Hatem’e açıklamasından öğreniyoruz. Diğer ayet ise (3/64),[6] aynı şekilde “sadece Allah’a ibadet/kulluk etme ve hiçbir şeyi Allah’a eş koşmama”yı gündeme getiren temel ayetlerden birisidir. Demokrasi ise hüküm koyuculuğu, Allah’a rağmen halka/parlamentoya vermektedir. Yani şirki esas alan, Allah’ın hüküm koyuculuğunu kabul etmeyen ve Allah’ın yeryüzüne ve dolayısıyla insan hayatına müdahalesini reddeden bir dindir demokrasi! Dolayısıyla demokrasi, insanların, insanlar üzerinde rablığını savunan ve aksini de asla kabul etmeyen bir sistemdir. Bu Prof’un benzerlerini, cumhuriyetin ilk dönemlerinde tek parti diktatoryası döneminde de daha sonraları da çok gördük. Bu Prof, Allah’tan korkmadan, “Taliban cihatçılarıyla Rus işgalciler arasında ne fark var?” sorusunu da sorabiliyor. Oysa bu Prof, ABD öncülüğündeki NATO işgalci güçleri, işgal süresince sivil hedeflere yönelik saldırılarını, düğün evlerini, hasta taşıyan ambulansları, masum köylüleri bombaladığını, ülkenin tarihi ve kültürel zenginliklerinin yağmalandığını, Guatanamo’yu, Şibirgan Cezaevindeki işkenceleri, Bagram üssündeki katliamları konuşmuyor. Varsa yoksa Taliban’ı suçluyor. ABD öncülüğündeki NATO işgal güçlerinin 20 yıl süren işgalinde işlediği zulümleri gündeme getirmeyi değil de ülkesi işgal edilmiş, zenginlikleri talan edilmiş ve bundan dolayı mücadele eden Taliban’ı suçlamaktadır. Ve üstelik demokrasi gibi İslami olmayan, halkın iradesini ilahlaştıran bir sistemi kutsallaştırarak…

Ya Mustafa İslamoğlu’na ne demeli? Düne kadar kimi Müslümanlar tarafından el üstünde tutulan bu zat, Taliban birinci ağızdan yalanlamasına rağmen Taliban hakkında söylenen yalanları, mal bulmuş mağribi gibi hala savunuyor ve paylaşıyor.[7]

Bunlar, ‘Allah’ diyerek ‘İslam’ diyerek insanları laik, seküler Kemalist sisteme eklemlemeye çalışanlardır. Hesabı nasıl verecekler, herhalde bunu hiç düşünmüyorlar? Ama kendileri bilirler!

7- Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, 2001’de ABD yedeğinde uluslararası kurallara aykırı olarak ve sadece haksız olmasına rağmen güçlünün yanında yer alarak Afganistan işgaline askeri anlamda destek vermiştir. İşgal süresince hem parti ve hem de parti yanlısı olan STK ve temsilcileri Taliban’ı suçlayıcı, dışlayıcı, adeta şeytanlaştırıcı bir tutum sergilemişlerdir. Sanki Ortadoğu’da ve özellikle de Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta ve diğer ülkelerde katliam yapan, Guatanamo’daki masum ve mazlum Müslümanları insanlık dışı muameleye tabi tutan, Ebu Gureyb cezaevinde insanlığın yüz karası işkenceler yapan ABD değil de Taliban’mış gibi tavır takınmışlardır. En hafif suçlamaları; ‘Taliban zihniyetli’, ‘Taliban’, ‘Selefi, Vahhabi,’ ‘barbar’ gibi isimlerle isimlendirmiş ve sürekli tahkir etmişlerdir.

Erdoğan’ın başında bulunduğu hükümet, ABD’nin işgaline ses çıkarmadığı gibi işgalcilerin yanında saf tutmasına rağmen Taliban’ın vilayetleri kansız ve çatışmasız ele geçirmesini, işgalci olarak değerlendirmiştir. Nitekim 19 Temmuz 2021’de: “Taliban’ın şu anda Afganistan’daki yaklaşımı, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’a yaklaşımı değildir. Zira Afganistan halkının kahir ekseriyeti Müslüman. Burada Taliban’ın adeta bir işgal hareketini devam ettirmesi, doğru bir yaklaşım değildir. Biz de Türkiye’den Taliban’a sesleniyoruz. Yani bu işgal hareketini, kardeşlerinin topraklarını işgal etmeyi bırakması lazım. Ve bir an önce Afganistan’ın genelinde barışın egemen olduğunu dünyaya göstermek lazım”[8] diyebiliyor. Ama aynı Erdoğan, ABD’nin Afganistan işgaline ve orada işlediği sivil katliamlara ses çıkarmadığı gibi işgal ordusuna 7 Ekim 2001’den beri de destek veriyor.

Akif Beki’nin de haklı olarak 18 Ağustos’ta Karar Gazetesi’ndeki köşesinde değindiği gibi, “Türkiye, 20 yıldır bu mücadelede Taliban’ın karşısındaki tarafta yer alıyordu… Pardon ama Türkiye, hangi tarafa düşüyor sözüm ona bu cihatta; kazanan tarafa mı, kaybeden tarafa mı?”

BM ve NATO görevleri çerçevesinde ve ABD’nin öncülüğünde Türkiye, Afganistan’daki yabancı askeri güçlerin bir parçası olarak yer aldı ve onların misyonlarına aktif katkıda bulundu. Türkiye, TSK’nın sitesinde, Taliban’ı hezimete uğratması için ABD tarafından kurulan ve donatılan “Afgan Milli Savunma ve Güvenlik Kuvvetlerinin eğitimini kendi üzerine almıştır. Bunun anlamı, Türkiye baştan beri Afgan savaşında Taliban’a düşman olarak ABD’nin öncülüğünü yaptığı NATO işgalci güçlerinin yanında yer almıştır.

Şimdilerde “Reis Taliban’a sıcak bakıyor” diyerek Taliban’a gülücükler saçarak, Türkiye’nin 20 yıldır Afganistan’da üstlenmiş olduğu misyonu da hatırlamaları ve nedametlerini dile getirmeleri gerekmiyor mu?”

Üzülerek belirtelim ki İslami mücadele, İslam düşmanlığıyla maruf laikçi çevrelerin yanında İslamafobi histerisine kapılan bu gibi kendilerini İslam’a nikbet edenlere karşı da yürütülecektir. Korkarız ki bundan sonra Şeriat düşmanlığı ve İslam korkusu; İslam dünyası içinde ilahiyatçı, geçmişi İslam ama yorulmuş, ümitsizliğe kapılarak tevhidi mücadeleden/Nebevi metoddan vazgeçerek dün “küfür” dedikleri demokratik yönteme sarılmış kesimlerce yürütülecektir. Bunun emareleri belirli bir süreden beri yoğun bir şekilde Türkiye’de ve diğer ülkelerde gözükmektedir. İslami görünen ama İslami hükümlerle ülke yönetmeyen iktidarlar ne yazık ki şekli görüntüleriyle Müslümanları edilgen, her şeye müsait hale getirmektedir.

Biz, Taliban’ı acizane şöyle değerlendiriyoruz:

1- Geçmişte yani 1996-2001 yılları arasında ülkeyi yönetirken birtakım hataları olmuş olabilir. Ama bu hatalar, büyütüldüğü kadarıyla olduğu kanaatinde değilim. Nitekim İngiliz gazeteci ve yazar Yvonne Ridley, Batı medyasında Afganistan’daki gerçeklikle ilgisi olmayan çok sayıda görüntü olduğunu belirterek, “Ya dünyanın geri kalanını yanıltmayı seçiyorlar ya da Batı’nın cehaletiyle dünyanın yanıltılmasına yol açıyorlar” dedi.[9] Çünkü Batı medyasının İslam dünyasında karayı beyaz, beyazı da kara göstermede çok mahir olduğunu, biliyorum. Bir film setinde alınan ve petrole bulanmış kuşları sanki Irak’ta olmuş gibi gösterenler ya da Irak’ta kimyasal silah ve nükleer silah yok iken varmış gibi dünya kamuoyunu inandıran bu medya neler yapmaz ki?

2- Taliban, kuruluşunda, ilk uygulamalarında (Kandahar’da) çok hassastı. Ama daha sonra Taliban’a yönelik bölgesel ve uluslararası güçlerin, kurum ve kuruluşların ve içerideki işbirlikçilerin tavırları Taliban’ı zamansız ve ölçüsüz davranmaya itmiştir. Çünkü İslami eğitim alan molla ya da Mevlevi konumuna gelmiş bir Afganlı Müslüman’ın, bile bile İslam’a aykırı davranması ya da İslam’ın cevaz vermediği uygulamalarda bulunması ya da cevaz vermesi mümkün değildir.

3- Taliban’ın, sözcülerinin de defalarca belirttikleri gibi geçmiş 20 yıl ve öncesinde kendi iktidarları döneminde tecrübe edinmişler ve ders çıkarmışlardır. Dolayısıyla İslam’a uygun davranma, hüküm verme ve yönetme noktasında daha hassas davranacaklardır.

4- Yaptıkları açıklamalarda İslam’ı yani İslam Hukukunu/Şeriatını uygulayacaklarını belirtmektedirler. Bunu yapma noktasında bir irade ortaya koymuş durumdadırlar. Ümid ve temennim, bunu yapmalarıdır.

5- Taliban ve dolayısıyla Afgan halkı, ABD ve bütün NATO işgalci güçlerine karşı -kim ne derse desin- bir zafer kazanmış ve emperyal işgalci güçleri, kendi topraklarından söküp atmıştır. Taliban için bu, bir zaferdir ve bu zaferinden dolayı da tebrik ve takdir edilmeyi hak ediyor. Yarın tersini yaparlarsa yani İslam’a, İslam Şeriatına aykırı davranırlar ve beşeri sistemlerden herhangi birini; demokrasi veya bir başka İslam dışı batıl bir sistemi kabul eder ve uygularlarsa tavrım ve tepkim, laik, seküler, liberal, demokratik, sosyalist vb. sistemlere olduğu gibi hatta daha da sert olur. Bu konuda da aldatıldığımı söyler ve onları da diğer bizleri aldatanlar gibi Allah’a havale ederim.

6- Elbette İslam, bir mezhebe sığacak kadar dar bir anlayışa sahip değildir. Şu ana kadar var olan ve bundan sonra da var olacak olan bütün mezhepleri kapsayacak kadar, geniştir. Çünkü bu din, Allah nezdinde hak din olarak tektir. Diğer bütün dinler, Allah tarafından kabul edilmeyecek batıl dinlerdir. Dolayısıyla Taliban, bir mezhebe, etnik bir yapıya dayalı bir yönetim yerine bütün Müslümanları ve mezhepleri kapsayacak ve kuşatacak bir yönetim/devlet kurmalıdır. Bunu da gerçekleştireceklerine inanıyorum.

Sonuç olarak, bizlerin; Taliban’ı bu zaferinden dolayı tebrik etmemizin sebebi, İslami bir yönetim kuracağını söylemesindendir. Taliban’ın söylemi, daha önce başka ülkelerden gelen “İslam’ı uygulayacağız, şeriatı getireceğiz” türü söylemlerden çok farklıdır. Çünkü Taliban’ın, 1996-2001 yılları arasındaki uygulamaları haricinde 20 senelik bir mücadelesi vardır. Bu mücadelede eksiklikler, hatalar olabilir, ama en azından bildiğimiz ve izlediğimiz kadarıyla İslam’a aykırılık yoktur. Bu, bizlerin Taliban’a olumlu bakmasına neden olmuştur. Aksini düşünmek bile istemeyiz. Şayet dedikleri gibi İslami bir yönetim kurmazlarsa o zaman da tavrımız tersine olacaktır. Bizlerin, Taliban’dan dünyevi anlamda hiçbir beklentisi yoktur. Bilinmelidir ki kuracakları İslami devlet, sadece Müslümanların değil, bütün mazlumların ve mahrumların umudunu yeniden yeşertecektir. Rabbim, yardımcımız ve yardımcıları olsun İnşallah.

 

Not: Eylül 2021 tarihli 231. sayımızda yayınlanan “ABD, Unutamayacağı Bir Hezimet Yaşamıştır-I” başlıklı yazımızın devamını, www.gebisdem.com adresinden okuyabilirsiniz.

Ali KAÇAR

[1] Trans-Afgan Boru Hattı Projesi ile ilgili daha geniş bilgi için bkz; http://www.21yyte.org/assets/uploads/files/192-213%20Fazil.pdf

[2] https://farklibakis.net/yazarlar/ali-bulac-yazdi-afganistan-oryantalizmden-islamkorkusuna/

[3] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/talibanin-2001de-alikoydugu-gazeteci-ridley-bati-medyasi-gerceklikle-ilgisi-olmayan-goruntulerle-dunyayi-yaniltiyor/2345533

[4] https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-cagrici/taliban-iktidarina-dair-1590425

[5] “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar, tek olan bir ilah’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”

[6] Ayetin meali: “De ki: ‘Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz, gerçekten Müslümanlarız.”

[7] https://www.haksozhaber.net/taliban-nefretini-mesrulastirmak-icin-buyuk-yalanlara-sariliyorsunuz-147187h.htm

[8] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-57891775

[9] Afganistan’da, 2001 yılında Taliban tarafından yakalanan ve 11 gün alıkonulan İngiliz gazeteci ve yazar Yvonne Ridley, tanınmış uluslararası gazetecilerin de aralarında bulunduğu birçok basın mensubunun Afganistan hakkında gerçek dışı propaganda yaptığını vurgulayarak, “Batı medyasında Afganistan’daki gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan çok sayıda görüntü, film ve çekim var. Ya anlıyorlar ve dünyanın geri kalanını yanıltmayı seçiyorlar ya da Batı’nın kibir ve cehaletiyle, dünyanın geri kalanının yanıltılmasına yol açıyorlar. Bu tür tehlikeli propagandalar, sadece son günlerde Kabil havaalanında ortaya çıktığını gördüğümüz korku dolu ve kaotik sahneleri körüklüyor” demiştir. İnsanların korkularını yok saymadığını dile getiren 2019’da Nobel barış ödülüne aday gösterilen Ridley, “Taliban tarafından alıkonulduğumda tam olarak böyle hissetmiştim, onlardan çok korkmuştum. Bu korkunun farkındayım ama ben de bir propaganda kurbanıydım. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair, bize, bunların acımasız, kötü insanlar olduğunu ve kadınlardan nefret ettiğini söylemişti. İlk geceyi sağ atlatacağımı bile düşünmüyordum.” Ridley, Taliban’ı övmek gibi bir amacı bulunmadığını, ideolojilerinin takipçisi olmadığını belirterek, “Ben, yalnızca doğruları söyledim. İnsanların bundan hoşlanmadığını görüyorum, insanlar bundan rahatsız oluyor. Doğruyu söylediğim için özür dileyemem” demiştir. Bkz; https://www.aa.com.tr/tr/dunya/talibanin-2001de-alikoydugu-gazeteci-ridley-bati-medyasi-gerceklikle-ilgisi-olmayan-goruntulerle-dunyayi-yaniltiyor/2345533