Amerika 20 Mart 2003’te Birinci Körfez Harekatı’nın (17 Ocak 1991) devamı olarak Irak’a girdi, Irak’ı işgal etti. Irak’a giriş gerekçesini “Irak’ı özgürleştirme operasyonu” olarak da açıklamayı ihmal etmedi. Fiili işgal (27 Kasım 2008)’de Irak- ABD arasında imzalanan SOFA Anlaşması gereği aşamalı olarak 31 Aralık 2011 itibariyle sona erdi.

Acaba Irak’ın işgali sona erdi mi, Irak’a özgürlük (demokrasi) geldi mi? Ya da Irak halkı Saddam öncesi mi yoksa sonrası mı mutlu?

amerika_ozgurluk

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından dünya emperyal güçlerini ve onların tüm dünya coğrafyasındaki yerel temsilcilerini saran korku; kapitalizme tek alternatif dünya görüşü olan İslam tehlikesi idi. Kapitalist odakların ve onların yerel temsilcilerinin barış dini olan İslâm’dan korkmalarının ana nedeni ise; İslam’ın yegane otorite kaynağı olarak Allah’ı kabul etmesi, tevhid akidesi ve onun düşünce, iman ve davranışlara, yönetimlere yön vermesidir.  Oysa onlar tıpkı kendileri gibi Müslümanların da Allah’ın gönderdiği temel akidevi ilkelere rağmen Allah’a ortak koşarak iman etmelerini istemektedirler. Bu nedenledir ki Amerika başta olmak üzere tüm Batı dünyası önce Müslümanlara demokrasi, özgürlükler, insan hakları, fırsat eşitliği gibi birtakım yaldızlı kavramlarla yaklaşarak onların demokrasiyi tercih etmelerini istemekte, ardından da bunları isteyen Müslüman halkların bu kavramlardan istifadesine engel olmaktadırlar.

1960’lı yıllarda askeri okullarda okutulan Hüseyin Nail Kubalı’nın İnkılâp Tarihi kitabında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlete bağlı bir kurum olmasının laiklikle bağdaşmayacağı tezine getirdiği yorum kısaca şöyle: Türkiye’de yaşayan insanların ekserisi Müslüman. İslam ise hem ahirete hem de dünyaya yönelik hükümler ihtiva etmekte. Ne zaman ki bu Müslümanlar, tıpkı Türkiye’de yaşayan Hristiyan ve Yahudi azınlıklar gibi dünyaya yönelik boyutlarını unuturlarsa o zaman diyanete muhtariyet verilmesinin bir mahsuru olmaz..

Elbette Amerika ve Batı dünyası da Hüseyin Nail Kubalı’dan farklı düşünmüyor. Keza öncekiler de farklı düşünmüyordu. Hazreti İbrahim ile kavmi, Hazreti Musa ile Firavun ve Hz. Muhammed(a.s.) ile Kureyş arasındaki anlaşmazlık da tam bu idi. Peygamberler kavimlerine ve onları yönetenlere Allah var ve varolan Allah tektir, hüküm ve hikmet sahibi O’dur diyorlardı. Kavimleri ve onları yönetenler ise “Allah var biz de O’na inanıyoruz; ancak inandığımız Allah hüküm koyamaz, hüküm koyucu bizleriz. Keza O’na ortak koştuklarımız da ancak bizi O’na ulaştıracak vasıtalardır.” diyorlardı.

Bugün İslam coğrafyasını işgal eden ve coğrafyaya ıslah etmek, demokrasi ve özgürlük ikame etmek üzere geldiğini ifade eden güç odakları aslında coğrafyamıza hiçbir zaman özgürlük getirmedi. Bilakis despotların, kralların, kan emicilerin önlerini açtı ve halkın ne pahasına olursa olsun Kur’an gerçekliğinden, tevhid akidesinden, Allah’ın(cc) yegâne hüküm koyucu anlayışından uzaklaşmaları için çaba gösterdiler. Hazreti Peygamber’in (a.s.) kabul etmediği şeylerin, Müslümanlar ve onların değerleri adına ortaya çıkan yöneticiler tarafından kabulünü istediler. Yasamanın kaynağının yalnızca “vahiy” olduğu gerçeğine rağmen “aklı” onun yerine ikame eden beşeri sistemler, aklın yegâne kaynak ve yönetim biçimi olarak kabulünü istediler.

Küresel güç odaklarının ve onların temsilcilerinin isteklerini yerine getirmeyen Müslüman halklara zulümde sınır tanımadılar. Arap Baharı ile başlayan despot yönetimlere “başkaldırı” süreci yer yer bazı coğrafyalarda İslâmi arayış ve isteklere dönüştüğünde kutsadıkları, ikamesine çalıştıkları demokrasiyi ayaklar altına almakta beis görmediler. Soğuk Savaş sonrası ilk demokratik seçim Cezayir’de oldu. Abbas Medeni, Ali Belhac ve arkadaşlarının kurduğu FİS (İslâmi Selamet Partisi) 1989 Anayasası’na göre onay alarak girdiği seçimlerin ilk turunda % 78 oy alınca Aralık 1991’de yapılması gereken ikinci turu iptal ettiler ve onbinlerce Cezayirli Müslümanı katlettiler.

Ocak 2006’da Filistin’de gerçekleşen seçimlerde İslami kimliği önde olan HAMAS 132 sandalyenin 76’sını kazanınca “bu sayılmaz” dediler. Çünkü onlar tevhid akidesine iman eden ve İhvan çizgisindeki HAMAS’ın yerine seküler eğilimli El-Fetih’i istiyorlardı. Sonuçta HAMAS Gazze’ye sürgüne gönderildi ve o günden bugüne binlerce Gazzeli Müslüman öldürüldü. 7 Temmuz-20 Ağustos 2014 teki İsrail saldırılarında 435’i çocuk 344’ü kadın 1206’sı erkek olmak üzere 2028 kişi katledildi.(AA)  Gazze yerle bir edildi. Çeşitli İsrail operasyonları ile Gazze’nin altı üstüne getirildi. Ve bugün Gazze şehitler müzesi halinde. Ya Mısır? Mısır’da mübarek sonrası ihvan yanlısı Mursi ve arkadaşları seçimleri kazandılar. Mursi cumhurbaşkanı oldu ve ona ancak bir yıl dayanabildiler. Çünkü onların Mursi’den bekledikleri soğuk savaş sonrası yegâne alternatif dünya görüşü olan İslam’ı, demokrasi, özgürlükler oyunları ile pasifize etmekti. Mursi bunu yapmadı ve bedelini kendisinin atadığı General Sisi’nin darbesiyle ödedi ve ödemeye devam ediyor.

Irak’a sözümona  Amerika’nın işgali ile demokrasi ve özgürlükler gelecekti. Doğru, bir şeyler geldi Irak’a. Zulüm geldi, yıkım geldi, yokluk geldi, çile geldi, despotlar geldi, Saddam’a rahmet okutanlar geldi, sözümona Sünni kimlikli Saddam despotunun yerine Şii kimlikli despotlar geldi. Daha ne gelsin? Hazreti Ebu Bekir ne diyor: “Bu dinin evveli ne ile ihya olundu ise, ahiri de onunla ihya olur. ”Peki! Bu dinin evveli ne ile ihya olunmuştu?

Bu dinin evveli tevhid akidesine bağlı ilke, kavram ve uygulamalarla ihya olundu.  Bunun da en büyük öncüsü Hazreti Muhammed (a.s) idi. Öyleyse günü birlik anlayış ve politikalarla kendimizi, toplumu oyalamak yerine “yeniden İslama” yönelmeliyiz. İslam tecezzi kabul etmez. Biraz Allah’a, biraz tağuta imanı onaylamaz. Hele hele sizden olmayanların reçetelerine teenni ile yaklaşmanızı salık verir. Dolayısıyla demokrasi ve onun alt başlıkları olarak sunulan tüm reçetelerde bir tuzak olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Çünkü demokrasi halkı Müslüman olan ülkeler için tasarlanmış bir dünya görüşü değildir.

İşte tablo ortada. Bizden olmayanların reçetesine kulak vermenin bedeli en korkunç bir şekilde Irak, Suriye, Mısır, Libya, Afganistan vb. yerlerde ödeniyor. Irak’a özgürlükler vaadi ile gelen Amerika onlara ne demokrasi ne özgürlükler getirdi. Keza Afganistan aynı kaderi paylaştı. Suriye yüzbinlerce kurbana rağmen halen zalimler yani özgürlük vaadedenler katillerin yanında duruyorlar. Ve hatta: “halinize şükredin, bak Beşşer’den, Maliki’den, Sisi’den daha beteri var. Yoksa sizi IŞİD kapar.” demeyi de ihmal etmiyorlar.

17 Mart’ta İsrail’de seçim var. 20 Mart, Irak’ın işgalinin yıldönümü. Şayet IŞİD emperyal güçlerin kendilerine verdiği görevi tamamladı ise muhtemelen önümüzdeki bahar ayları, bu kez tetikçilere karşı operasyon ayları olacaktır. İsrail seçimlerinde belki de eldivensiz katil yerine eldivenli bir katil seçilebilir. Ama bu Filistin halkının mutluluğuna elbette vesile olmaz. Kurtuluş, katillerin ve onların işbirlikçilerinin tüm dayatmalarına karşı Hakk’a dayanarak halkın yanında yer almaktan geçmekte. Afganistan, Irak, Mısır, Suriye, Libya ve daha nice ülkelerde oyunlar oynanmaya devam ediyor. Bu oyunlara mükerreren düçar olmak önce insanlığa, sonra Müslümanlığa yakışmıyor.