• Ömer Köşü

    Dava Bilincinde Tefekkür, Zaman ve Kardeşlik

    - 01 Mart 2014

Bir dava adamı olmak, dava bilinciyle kuşanmak, kurtuluşa ermek istiyorsanız yapılması gereken ibadetlerden biri de tefekkür etmektir. Tefekkür, Dava adamının olmazsa olmazlarından biridir. Tefekkür, herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve işin şuuruna varma demektir. Tefekkürsüz yaşamak anlamsızlık içinde yaşamaktır. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda ayetlerde şu vurgulara rastlarız, “Düşünmüyor musunuz?”, “Akletmiyor musunuz?”. Bu ifadeler bizleri düşünmeye, idrak etmeye yönlendiren ifadelerdir.

“Sana indirdiğimiz şu kitap çok mübarektir. Akıl sahipleri onun ayetlerini düşünsünler, ondan öğüt alsınlar.” (Sâd Suresi, 38/29) Çünkü “yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.” (Enfal 8/22) “Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz” (Haşr, 59/21) Özellikle tefekkür ile ilgi bir ayet var ki, her Müslüman’ın okurken kendisini tefekküre zorlaması gereken bir ayettir.

İki kişi Hz. Aişe (r.a)’yi ziyaret etmişler. Onlardan biri, “Hz. Muhammed (s.a.v)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: “Rasulullah (s.a.v) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (r.a): “Ya Rasulullah (s.a.v)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, o: “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır.” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri arkasına gelişinde aklı başında olan kimseler için gerçekten açık ibretler vardır.” (Âl-i İmran, 3/190.)

 

Ondan sonra Rasulullah (s.a.v): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi. (İbn Hibbân, Sahîh, II, s. 386; Gazâlî, İhyâu Ulûmu’d-Dîn, çev.: Mustafa Müftüoğlu, İstanbul 1988, I-IV, C. IV, s. 878.)

 

Bu ayette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayetin meali de şöyledir: “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!” (Âl-i İmrân, 3/191.)

 

Acaba bizler bu ayeti okuduğumuzda, tefekkür ediyor muyuz? Yoksa okuyup geçiyor muyuz? Aklıselim olarak bu ayeti düşündüğümüzde kâinatın, kâinat içerisinde gerçekleşen olayların boşuna yaratılmadığı, bir amaç doğrultusunda yaratıldığı, bizlerinde bu bilince varmamız ve bu bilinç doğrultusunda hareket etmemiz gerektiğinin sonucu ortaya çıkıyor. Bir dava adamı olma yolundaki Müslümanların mutlaka her gün tefekkür için kendine zaman ayırması gerekir. (*)

Gazalî, tefekkürün iki önemli hususiyeti üzerinde durmaktadır: Biri; Allah’ın zatı hakkında düşünmenin caiz olmadığı, diğeri; bir saat tefekkürün bir sene (nafile) ibadetten hayırlı olduğudur.

Gazalî, tefekkürün meyvesinin ilimler, haller ve ameller olduğunu ifade eder ve ilmin tefekkürün özel meyvesi olduğunu belirtir. Gazalî’ye göre ilmin kalple ilişkisi ise başka bir şeydir. Şöyle ki; ilim kalbe gelince kalp değişir, kalp değişince azalar ve azaların davranışları da değişir. Böylece davranışlar kalbe gelen hallere, hal de ilme, ilim de tefekküre tabi olup aralarında bir zincirin halkaları gibi bir ilişki vardır. O halde tefekkür bütün hayırların anahtarıdır. (Gazâlî, a.g.e., C: IV, s. 881; Ayrıca bkz.: Kılıç, Cevdet, Gazâlî’de Tefekkür ve Hikmet Kavramları, Tasavvuf Dergisi, 2001, Yıl: 2, sayı 5, 117-141.)

 

Hz. Ömer radiyallahu anhu; “Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, ‘Beyt-i Mamur’a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize and olsun ki şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.” (Tûr suresi 52/1–7)  ayetlerini okuyan bir adamın sesini işittiğinde öyle sarsılmış, öyle irkilmişti ki bir duvara dayanmış, sonra da zar zor kendini evine atmıştı. Meydana çıkan rahatsızlığından dolayı, bir ay boyunca evine ziyaretçi gidip gelmiştir.

 

Hz. Ali radiyallahu anhu, “Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dalgınlıktır.” Diye tarif etmiş; Hasan el-Basri, “Bir saat tefekkür, bir gece ibadetinden hayırlıdır.” Diye tefekkür etmenin faziletine dikkat çekmiştir.

 

Zünnun el-Mısrî rahmetullahi aleyhi, nefsin heva ve hevesine aldırış etmeden ibadete koşmanın, ibadetle olacağına vurgu yapmak için “İbadetin anahtarı tefekkür, isabetli yolda olmanın alâmeti heva, heves ve nefse muhalefettir” demiştir.

Bu ve buna benzer düşünceleri devam ettirmek, kabirlere gitmek ve hastaları ziyaret etmek kalpte ölüm düşüncesini taze tutar; hatta bu düşünce onda öyle bir hal alır ki ölüm gözünün önünden ayrılmaz. İşte o zaman ölüme hazırlık başlamış ve dünyadan uzaklaşmış olur. Yoksa sadece ölümü kalbin dışıyla anmanın, onun hakkında tatlı tatlı konuşmanın, ikaz ve uyarı hususunda faydası gerçekten çok azdır. İnsan, dünya nimetlerinden bir şey hoşuna gittiğinde, hemen o anda bir gün ondan ayrılacağını aklına getirmelidir.

Bir gün İbn Mutî’ evine baktı; onun güzelliğine hayran kaldı. Sonra, “Allah’a yemin olsun ki, eğer ölüm olmasa seninle sevinir, varacağımız dar bir mezar olmasaydı dünya ile gözlerimiz aydın olurdu” dedi ve yüksek sesle ağlamaya başladı. (Gazali –Ahiret hayatı (26-30))

Belirttiğimiz ayet, hadis ve sözlerden de anlaşılacağı üzere, yaşamımızın her alanını tefekkürle inşa etmeliyiz. Tefekkürsüz bir inşa zemini sağlam olmayan kaygan bir yere bina inşa etmeye benzer. Tefekkürle gerçekleştireceğimiz bir inşa süreci bizleri daha güçlü kılacak, ayaklarımızı yere daha sağlam basmamızı sağlayacaktır. Ayrıca bizleri Allah(c.c.)’a yaklaştıracak, kalbimiz onun korkusuyla dolacak, dünyevileşme tuzağına düşmememize etken olacaktır. Daima diri kalmamızı sağlayacak anlamsızlaştırılmaya çalışılan bir hayattan sizi kurtarıp, anlamlı bir hayat yaşamanızı, inşa etmenizi sağlayacaktır.

“Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 33/ 72)

Bu ayet bizleri bu noktada bağlayan en önemli ayetlerden biridir. Rabbimizin sunduğu emaneti almaktan dağlar kaçınmış ama biz insanlar onu yüklenmişiz. Yüklendiğimiz bu emaneti korumak ve sahip çıkmak zorundayız. Bunun içinde tefekkür etmeli ve ben İslam davası için ne yapabilirim sorusunu her gün kendimize sormalıyız. Bu emaneti koruma ve bizden sonraki nesillere de aktarmak için bunu mutlaka yapmalıyız. Sahabe bunu yaptı bu günde bu sorumluluk bizlerde. Her Müslüman bu noktada sorumlu olduğunu bilmeli ve çalışmalarını ciddiyetle devam ettirmeli. Kendisine verilen bir görev var ise bunu zamanında yapmak için elinden gelen bütün gayreti göstermeli. Bazı konular konuşmak için bir araya mı gelmeniz gerekiyor, elinizde mutlaka bir kalem ve defter, konuşmak istediğiniz konu veya konularla ilgili hazırlıklı, tefekkür ederek gelmek zorundasınız. Bu noktalarda gevşeklik göstermemelisiniz. Bu sizin davanıza olan ciddiyetinizi gösteren unsurlardır. Aldığınız kararları bir an önce yerine getirmek için adımlar atmalı çalışmalısınız. Daima sözleştiğiniz zaman da bulunmanız gereken yerde bulunmalısınız. (*)

 

Her Mü’min, bulunduğu yeri bir Ayneyn Tepesi olarak görmeli, aldığı vazifenin büyüklüğüne, küçüklüğüne bakmadan ciddiyetle görevini yapmalı, sadakatini göstermeli. Her dava adamının bulunduğu yer, İslam açısından önemlidir. Müslüman’ın evi, sokağı, işyeri Ayneyn Tepesi gibi düşünülmeli. Hiçbir dünya menfaati için bu kutsi görev terk edilmemeli.

 

Eğer İslam davasını ciddiye alıyorsanız, Kur’an’ı da sahabe gibi algılayacaksınız, onlar gibi yaklaşacaksınız. Onun için Rabbimizin buyurduğu gibi “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.” (İnşarah 94/7) devamlı bir çalışma halinde olmak. Zamanı Allah(c.c.) için adamak, tüm hayatı ibadete dönüştürebilmek, boş, faydasız işlerden uzak durmakla olacaktır. “Onlar ki faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler” (Müminun,23/3)  “Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. (Furkan 25/72)  “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (En’am 6/162)

 

Usanmadan yorulmadan bir çalışma içinde olmak, yaşamın her alanını ibadet haline dönüştürmek, her fırsatı nimet bilip, şükrünü eda edebilmek için yorulmaya devam etmek. Sahabeyi sahabe yapan noktalardan biride bu özellikleriydi. Hz. Ali(r.a)’ın dediği gibi ‘Zaman adeta bir kılıçtır, sen onu kesmezsen o seni keser.’ Sen zamanı hayırlı bir şekilde ibadetlerle bereketlendirmezsen, o seni boş ve şer işlerle meşgul edecektir.

 

Allah’ın Resûlü (s.a.v) “Kıyâmet günü hiç kimse beş şeyin hesabını vermeden bir yere kıpırdayamaz:

1. Ömrünü nerelerde tükettiği,

2. Gençliğini nerelerde geçirdiği,

3. Malını nerelerden kazandığı,

4. Malını nerelere harcadığı,

5. İlmiyle ne tür ameller işlediği.” (Tirmizî )

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalığından önce sağlığını, fakirliğinden önce zenginliğini, meşguliyetinden önce boş zamanını ve ölümünden önce hayatını.” buyurmaktadır.

 

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu onların kıymetini bilmez, aldanır. Onlar, sıhhat ve boş vakittir.”(Buhârî-Müslim Tirmizi)

Hasan Basri (r.a) şöyle buyurdu: “Ey Âdemoğlu! Gündüz senin misafirindir, ona güzel davran, eğer ona iyi davranırsan gündüz senin için hamd eder, eğer ona kötü davranırsan seni kötüler. Dünya üç günlüktür, dün yapmış olduğun amellerle geçti, yarına ulaşacağın belli değil, fakat bugün senin içindir. O zaman, bugün için hayırlı ameller işle.”

İbn Mesud (r.a) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir amel işlemediğim gün, güneş batarken pişman olduğum kadar hiçbir şeye pişman olmadım. Çünkü o gün geçti, fakat ben amelimi artıramadım.”

İbn Kayyım (r.a) şöyle der : “Vakti zayi etmek ölümden daha şiddetlidir, çünkü vakti zayi etmek kulu Allah‘tan ve âhiret gününden uzaklaştırır. Fakat ölüm ise kulu, dünyadan ve dünya ehlinden uzaklaştırır.”

İslam’ı bir dava olarak gören insan, zevk ve sefa ile oyalanma ihtiyacı duymaz. Meşru, helal dairesi ile yetinir. Zevk ve heveslerinin peşinde koşan, fedakâr, diğer gam olamaz. Geçici olanlara takılan, bekaya ulaşamaz,  şöhret, şehvet, gayrimeşru servet için yaşayanlar dava adamı olamaz. Dava adamı, rahat ve rehavet hissinin kendi içinde mayalanmasına fırsat vermez. Sıkıntılı durumlarda bile rahatı arzulamaz. Onun arzusu, zevki, rahat, dikenler içinde gül yetiştirmek, gül devşirmektir. Tembellik ve bedeni arzular, hane perestlik, insanı rehavete ve sonrasında da zillete götürür.  (D.A.O…S.255-256)

 

Peygamberimiz (s.a.v) Dünyada ben, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da onu terk edip giden bir yolcu gibiyim.

Allah’a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah’a yalvar yakar olurdunuz.” [Ebu Zerr (radiyallâhu anh) ilâve etti:] “Keşke sökülen bir ağaç olsaydım.” [Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190).]

 

İki günü eşit olan ziyandadır bu bilinci zihnine ve kalbine yerleştiren sahabeler “Ölüm sana gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et.” (Hicr 15/99) düsturuyla hayatını ikame etmişlerdir. Akidenin mantığı duyguları kontrol altına alınca durum tamamen değişmektedir. “Nefsim yedi kudretinde olan Allah(c.c)’a yemin olsun ki, arzularını İslam’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.” (İbn-i Kesir c:3sh:49, İmam Nevevi 40 hadis)

 

Sahabe bu mantığı çok iyi kavramıştı. Zamanın bu dünyadaki en değerli ve kıymetli bir nimet olduğunun idraki içerisinde oldukları için zamanı en iyi şekilde Allah(c.c) yolunda kullanıyorlardı. Kulluk bilincinin gereği olarak ta hiç bir konuda nefislerini ön planda tutmamaları gerektiğini gayet iyi biliyorlardı. Dava bunu gerektiriyordu, nefislerini ön planda tutmamaları, sadece Allah(c.c)’ın rızasını gözetmeleri gerektiğinin, gerektiğinde kardeşlerini kendi nefislerine tercih etmeleri gerektiğinin farkındaydılar.(*)

 

“Bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna bir adam geldi ve açlıktan takatinin kesildiğini söyledi. Rasulullah, hanımlarına bu adama bir şeyler vermeleri için haber gönderdi. Hanımları evlerinde sudan başka bir yiyecek bulunmadığını söyleyince Resul-i Ekrem:

“-Bu gece bu adamı kim misafir edecek?” dedi. Bunun üzerine Ensâr’dan biri: (Ebu Talha olduğu rivâyet edilmektedir)

 

-Ya Rasulullah, ben misafir ederim, dedi. Onu evine götürdü. Evde hanımına yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sordu. Karısı da yalnız çocukların yiyeceği kadar bir şey bulunduğunu söyledi. O da:

“-Öyleyse onları bir şeyle avut, sofraya gelmek isterlerse uyut. Misafirimiz eve gelince lambayı söndür, ona kendimizi de yiyormuş gibi gösterelim.” dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu. Kendileri karanlıkta yiyormuş gibi davrandılar ve aç yattılar. Sabah olunca ev sahibi Peygamberimiz (s.a.v)’in yanına gitti. Resûlullah ona:

“Bu gece misafirinize karşı yaptığınız davranıştan Allah razı oldu.” buyurdu. Allah’u Teâlâ da onlar hakkında âyet-i kerime indirdi. (Riyâzü’s-Salihîn, I, 586-587)

“Sizden hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini ve sevdiği şeyleri din kardeşi için de isteyip sevmedikçe gerçek bir mümin olamaz.” [ Buharî İman 8; Müslim İman 69; Nesaî İman 19.]

“Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.” [Haşr 59/9]

 

Ashabı kiramdan Huzeyfetül Adevi anlatıyor:

Yermük Harbi’nde bulunuyorduk. Muharebe bitmiş, harp meydanı yaralı ve ölülerle dolmuştu. O arada amcamın oğlu aklıma geldi. Biraz suyum vardı. Eğer amcamın oğlu şehit düşmemiş ve yaralıların içindeyse, ona su vereyim diye düşündüm. Aradım ve onu yaralı bir vaziyette buldum. Yarası ağırdı. Son anında ona su vermek istedim. “Su vereyim mi?” diye sordum. “Evet” manasında işaret etti.

Suyu tam ağzına yanaştırmıştım ki, başka bir yaralı “Suu” diye inledi. Amcamın oğlu suyu içmekten vazgeçti ve bana “Suyu ona götür” diye işaret etti. Suyu alıp o yaralıya götürdüm. Tam ona içireceğim sırada başka bir yaralı “Suu” diye inledi. O yaralı da içmedi ve diğer yaralıya götürmemi işaret etti. Suyu alıp ona götürdüm. Fakat ben suyu götürene kadar ruhunu teslim etmişti. Bari bir öncekine içireyim düşüncesiyle geri döndüm. Fakat o da şehid olmuştu. Son olarak amcamın oğlu kaldı. Suyu ona bari içireyim diye ona yöneldim. Fakat o da ruhunu teslim etmişti. Böylece hiçbirine veremeden elimde suyla ayakta kalakalmıştım. [Kandehlevî Hayatu’s-Sahabe,1, 308; Bkz: Kurtûbî el-Cami XVIII 28.]

 

İslâm’da kardeşliğin nasıl olması gerektiğini de, Efendimiz (s.a.v) bizzat yaşayarak, ashâbı kirama yaşatarak asırlardır bizlere en güzel örnek teşkil etmiştir. Özellikle Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlerle, Medineli ensarın sergilediği sevgi ve kardeşlik örneği, Rabbimiz tarafından “Ve onlardan önce o yurda (Medine’ye) yerleşen, imana sarılanlar kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimet)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.” (Haşr Sûresi 59/9) buyrularak övülür.

Âlemlerin İftihar Tablosu (s.a.v), “Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, müminlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ızdırabını duyarlar.” (Buhârî) buyurarak, ‘İslâm Kardeşliği’nin önemini çok çarpıcı bir ifade ile beyân etmişlerdir.

Sevgililer Sevgilisi Efendimiz (s.a.v) öylesine önemsemişti ki sevgiyi, sevgisiz imanın hakiki bir iman olamayacağını “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey söyleyeyim ki; onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim)

Nu’mân bin Beşîr radiyallahu anh’dan: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Müminler; birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkat göstermekte tek vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da acı çekip uykusuz kalır.” (Cem’ul fevaid el Rudani, Edeb, 7820; Buhârî; Muslim)

 

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer azalar da ona uykusuzluk ve ateş ile iştirak ederler. (Buhârî, Edeb, 27)Doğuda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa, garptaki bir Müslüman bunun acısını duyup üzülmezse, o onlardan değildir.”

 

Kardeşlik olan yerde sevgi, şefkat ve merhamet vardır. Yine Efendimiz (s.a.v), çok bilinen bir hadis-i şeriflerinde: “Birinin, kendi şahsı için isteyip arzuladığı şeyleri mümin kardeşleri için de isteyip arzulamazsa, imanın kemale ermiş sayılmayacağını” (Buhâri) bizlere bildirmiş ve İslam kardeşliğinin nasıl olması gerektiğini bizlere öğretmişlerdir. Dava erlerinin mutlaka bu kardeşlik duygusunu hem kendi iç dünyalarını hissetmeleri ve yaşamaları davanın devamı için olmazsa olmaz hususlardan birisidir.

 

Dava adamı her daim korku ve ümit arasında olması ve bu dengeyi en iyi şekilde hayatına hissederek yaşaması gerekmektedir. Bunun en güzel örneği sanırım Hz. Ömer(r.a)’dır.

Hz. Ömer (r.a) şöyle derdi:

“Semadan birisi, ‘Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cennete gireceksiniz!’ demiş olsaydı, o bir kişinin kendim olmasından korkardım. Yine semadan birisi, ‘Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cehenneme gireceksiniz’ demiş olsaydı, cehenneme girmeyecek olan o tek kişinin ben olacağımı ümit ederdim.”

 

Ebu Ali Ruzbarî k.s. şöyle demiştir:

“Havf ve reca bir kuşun iki kanadı gibidir. İkisi birden bulunursa hem kuşun kendisi, hem de uçuşu düzgün olur. Kanatların birisi bulunmazsa, kuş da, uçması da eksik olur. Kanatların ikisi de bulunmayan kuş ölüme terk edilmiş olur.”

 

Ebu Osman Mağribî k.s. da şöyle der:

“Kendini hep ümitle meşgul eden tembelleşir, amelsiz kalır. Kendini sürekli korku ile meşgul eden de ümitsizliğe düşer. Bu sebeple insan hem ümit hem korku ile meşgul olmalıdır.”

“Akıllı kimse, nefsine hakim olup ölümden sonrası için amel edendir. Aciz ve ahmak kimse ise nefsinin keyfine göre yaşayıp Allah’tan güzel şeyler bekleyendir.” (İbn Mace; Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl)

“Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat 49/13)

Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır. (Mülk 67/12)

Korku ve ümit dengesini koruyabilmenin yolu da nefsi arındırmak ve Rabbimizin bizi her an gördüğü düşüncesini aklımızdan çıkarmamakla kazanabiliriz.

 

Hz. Ali’den (r.a) şöyle naklediliyor: “Düşmanın düşmana galip geldiği gibi heveslerine galip gel ve düşmanın düşmanıyla savaştığı gibi onunla savaş; zira nefsini ancak bu vasıtayla dizginleyebilirsin.” Gurer-ul Hikem, s.509.

“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir.” (Naziat Suresi 79/40-41) Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. (91/Şems/9)

 

KAYNAKLAR :

D.A.O: DAVA ADAMI OLMAK – İBRAHİM ÖZGÜLEÇ

NOT: Bu yazı,Genç Birikim dergisinin Şubat 2014 Sayısında yayımlanmıştır.