İnsanoğlunun doğumundan ölümüne kadar olan sorumluluklarını iki madde halinde özetleyebiliriz: Bunların ilki, insanın yaratana karşı yani Allah’a karşı olan sorumluluklarıdır. İkincisi ise insanoğlunun yaratılana karşı yani diğer insanlara karşı; bitkilere karşı, hayvanlara karşı, canlılara karşı olan sorumluluklarıdır. Ve yaratılanlar arasında ise insanoğluna en yakın olan, insanoğlunun üzerinde en çok hakkı bulunanlar, muhakkak ki anne ve babalardır.

Allah, insanoğlunun var olabilmesi için anne ve babaları birer vesile kılmıştır. Bundan dolayıdır ki Allah (azze ve celle), kendisine kulluktan sonra anne ve babaya iyilik etmeyi emrediyor. Allah (azze ve celle) ayeti kerimede, “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti” buyuruyor. Dikkatinizi çekerim Allah (azze ve celle) bu ayet-i kerimede kendisine kulluktan hemen sonra, bakınız kendisine ibadet etmekten hemen sonra, anne ve babaya iyilik etmeyi emrediyor. Bu ayet-i kerimede Allah’ın (azze ve celle), anne ve babaya ne kadar değer verdiğini anlıyoruz. Anne ve babanın, Allah katında ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu anlıyoruz. Anne ve babanın, evlatları üzerinde ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu anlıyoruz.

Ve ayetin devamında buyuruyor Rabbimiz: “Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” Bu ayet-i kerimeden birçok anlam çıkartılabilir. Anne ve babalarımızdan her ikisi veyahut onlardan herhangi biri yanımızda yaşlandığı vakit, ekseri olarak kendi ihtiyaçlarını kendileri gideremezler. Sakın onlara burun kıvırmayalım. Onların hizmetkârlığını yapalım. Mesela temizliklerini hakkıyla yerine getirelim. Bizler, küçükken onlar da bizim temizliğimizi yapmıştı değil mi? Sakın gönüllerini kıracak bir şey söylemeyelim. Söylemeyelim ki onlar, bizlerin cennet anahtarımız olsun. Söylemeyelim ki Allah’ın rızasını kazanma biletimiz olsunlar.

Bahsettiklerim hakkında Peygamberimizin hadislerine, başından geçenlere bakmamız en doğru kararlardan birisi olur. Mesela son nefesinde şehadet getirmekte zorlanan sahabe… Bir gün Hz. Peygamber’e birisi gelir ve: “Ya Resulullah! Bir genç ölmek üzere. Ona ölürken ‘La İlahe İlallah…’ sözü telkin edildi ama bunu söyleyemedi.” der. Resulullah (asm), “Namaz kılıyor muydu?” diye sorar. Adam “Evet,” diye cevap verince Resulullah (asm) ile birlikte o gencin evine giderler. Hz. Peygamber, ölmek üzere olan delikanlıya, “La ilahe ilallah, de” diye telkinde bulunur; fakat genç, “Söyleyemiyorum, gücüm yetmiyor.” der. Hz. Peygamber, “Niçin?” diye sorunca orada bulunan cemaatten bir kişi, “Annesine isyan ediyordu.” der. Peygamberimiz (asm), “Annesi yaşıyor mu?” diye sorar. “Evet.” cevabını aldıktan sonra gencin annesi çağrılır. Ardından gencin annesi ile Peygamber arasında şu konuşma gerçekleşir:

– Bu senin oğlun mu?

– Evet.

– Kızgın alevlerle yanan kocaman bir ateş gördüğünde sana: ‘Eğer oğlunu bağışlarsan biz de bırakırız yoksa onu gördüğün bu ateşe atacağız, denilse onu bağışlamaz mısın?

– Ya Resulullah, öyleyse onu affediyorum.

– Ondan razı olduğuna dair Allah’ı ve beni şahit tut.

– Allah’ım! Sen ve Peygamberim şahidimsiniz, oğlumdan razıyım.

Hz. Peygamber, delikanlıya dönerek: “Ey delikanlı ‘La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh ve Eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluhu’ de” diye telkinde bulunur ve delikanlı bu sefer söyleyebilir.

Hani hepimizin bildiği hadiste de buyruluyor ya: “Allah’ın rızası, anne babanın rızasındadır.” Yani bir evlattan anne baba razı ise, anne baba bir evlattan hoşnut ise, Allah da o kişiden, o evlattan, o kulundan razı olacaktır. Ancak hadisin devamı da önem arz etmektedir. Peygamberimiz (asm), hadisin devamında şöyle buyuruyor:

“Eğer bir evlattan anne baba razı değil ise, o evladına öfkeli ise, o evladından hoşnut değil ise korkulur ki Allah da o evlattan, o kulundan razı olmayacaktır. O kuluna öfkeli olacak, o kulundan hoşnut olmayacaktır.” Allah’ın bizlere öfkelenmemesi için ve aynı zamanda Allah’ın o sonsuz rızasını elde edebilmek için değerli okurlar, anne babalarımızın rızasını almaya bakalım. Anne babalarımızın rızasına uygun birer evlat olma yolunda yorulalım. Ve aynı zamanda biraz önce de belirttiğim gibi anne babalarımız, bizler için birer cennet anahtarı olacaktır.

İnsanoğlunun cennete gidebilmesi için gerekli olan önemli bir etkendir anne ve babalarımız. Bu konu hakkında da Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Anne babaya iyilik etmek, cennete orta kapıdan girmeye vesiledir.” Sadece cennete girmeye de değil, cennete orta kapıdan girmeye vesiledir. Bu hadis-i şerifin açıklamasında buyruluyor ki “Cennetin orta kapısı demek, cennetin en değerli kapısı demektir.” Anne ve babasına iyi davrananlar, anne babasının rızasını alanlar, anne babasının gönlünü incitmeyenler, onların gönlünü alanlar, cennetin en değerli kapısından girecek.

Hz. Musa’nın bir kıssası var. Bir gün, “Ya Rabbi, bana cennetteki arkadaşımı göster!” diyor ve Allah Teâlâ: “Filan şehrin, filan çarşısına git. Orada bir kasap vardır. Yüzü şöyle, boyu şöyledir. Senin cennetteki arkadaşın odur” buyuruyor. Hz. Musa (as), o dükkâna gidiyor. Güneş batıncaya kadar orada kalıyor. Akşam olunca, kasap, bir parça et alıp zembiline koyuyor. Dükkândan ayrılırken ise Hz. Musa, “Ey genç, misafir için yanında yer var mı?” diyor. Genç, “Evet” dedikten sonra beraber gencin evine gidiyorlar. Eve vardıklarında genç, etten güzel bir çorba pişiriyor. Sonra evin bir köşesinden bir zembil daha çıkarıyor. İçinde çok yaşlı, zayıf, güçsüz bir kadın var (Bazı rivayetler, bir güvercin yavrusunu andırdığına yöneliktir).

Kadını zembilden çıkarıyor. Bir kaşık çorba alıp içiriyor, sonra bir kaşık daha, sonra bir kaşık daha. Kadını, doyuncaya kadar yedirdikten sonra elbiselerini yıkayıp kurutup tekrar giydiriyor. Sonra tekrar zembiline yerleştiriyor. O esnada Hz. Musa (as), kadının dudaklarını kımıldattığını görüyor. Ardından adama, “Bu yaptığın nedir?” diye soruyor. Genç ise “Bu, benim annemdir. Çok yaşlandı, gücü, takati yok. Oturacak halde de değildir. Çarşıdan gelince onu yedirmeden, doyurmadan, ne yerim ne de içerim.” demiş. Bunun üzerine Hz. Musa (as), “O esnada annenizin dudaklarının kımıldattığını gördüm” diyor. Adam ise anlatıyor: “Ya Rabbi oğlumu cennette Musa’ya arkadaş eyle, diye dua eder” demiş. Hz. Musa ise bunun üzerine şu şekilde cevap veriyor: “Gözün aydın olsun, Musa benim ve benim cennetteki arkadaşım sensin.”

Fakat bu bahsettiklerimizden sonra aklımıza bir soru takılıyor? Anne babalarımız hayatta değillerse yahut onlardan herhangi biri hayatta değilse yine de onun rızasını almak mümkün müdür? Bunu da araştırırsak “evet, mümkündür” diyebiliriz. Allah’ın izniyle mümkündür. Bir evlat, şu dört madde ile vefat eden anne ve babasının rızasına kavuşabilir:

Birinci olarak; salih birer evlat olmak. Salih bir evlat olmak, vefat eden anne babanın rızasını almaya bir vesiledir. Çünkü bir evladın yaptığı ibadetlerden, tuttuğu oruçtan, yaptığı hayırdan veyahut böyle en ufak, yemeğe başlarken besmele çekmesinden tutun yemekten sonra “elhamdülillah” demesine kadar salih amel adı altında ne varsa hepsinin sevabı, anne ve babaya gidiyor. Efendimiz (sav) ne buyurmuş? Hatırlayacaksınız bu hadisi: “Her kim bir hayra vesile olursa onu yapmış gibidir.” Bir evladın dünyaya gelmesine kim vesile oluyor? Anne ve babalar! O evlat da Allah’ın izniyle salih bir evlat olursa, Allah yolunda yoğrulur ise buna kim vesile olmuş oluyor? Anne ve babalar! Böylelikle vefat eden anne ve babanın rızasına ulaşma yolunda büyük bir pay elde etmiş oluyoruz.

İkinci olarak; vefat eden anne babanın dost ve akrabalarını zaman zaman ziyaret etmek. Onlarla irtibatı koparmayarak, aynı şekilde kişi vefat eden anne babasının rızasına kavuşabilir.

Üçüncü olarak vefat eden anne babaya hayır duada bulunmak. “Ya Rabbi, sen annemin babamın kabrini nur eyle. Ya Rabbi, sen onların günahlarını görmezden gel.” diyelim mesela.

Dördüncü olarak da onların namına yani anne ve babanın adına sadaka vermek. Bu da aynı şekilde vefat eden anne babanın rızasına ulaşmanın yollarından bir tanesidir. Ve sadaka verirken de kalıcı olmasına dikkat etmek gerekir. Unutmayalım kalıcı olan sadakalar, ayakta kaldığı müddetçe, o sadaka veren kimseye sevap kazandırmaya devam edecektir. Ya 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl, isterse üzerinden 500 yıl geçsin.

Bir Kur’an kursunun, bir hayır kurumunun, bir camiinin yapılması anına denk geldin, dedin ki: “Ya Rabbi, ben, bu bir torba çimentoyu, bu bir traktör briketi vs. annemin veyahut babamın adına veriyorum.” O hayır kurumu, o camii, o Kur’an kursu ayakta kaldığı müddetçe onun sevabı da aynı şekilde anne ve babaların ruhlarına gidecektir Allah’ın izniyle. Anne ve babalar, o okulda okuyanın sevabından, o camide namaz kılan, o medresede hafızlık yapan talebelerin sevabından payını, nasibini alacaktır. Böylelikle kişi, vefat eden anne ve babasının rızasını kazanma yolunda büyük bir pay daha elde etmiş olacaktır.

Yani, anne ve babalarımız vefat etmişse de, ahirete göç etmişse de onların rızalarını almak mümkün. Ya onlar için hayır dua edeceğiz. Ya onlar adına sadaka vereceğiz. Elimizden hiçbir şey gelmiyorsa bile salih birer evlat olmaya gayret edeceğiz.

Rabbim, anne ve babalarımıza hayırlı birer evlat olabilmeyi, onların rızasını ve dolayısıyla kendi rızasını alabilmeyi nasip eylesin.

Yusuf KELEŞ