Üstad Seyyid Kutub idam sehpasına götürülürken kelime-i şehadet telkini için Ezher’li bir hoca getirilir. O; “Ey Seyyid Kutub! Eşhedü enlailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah de” der. Seyyid Kutub: “Komediyi tamamlamak için mi geldin? Şüphesiz biz “La ilahe illallah” dediğimiz için idam ediliyoruz. Siz ise karşılığında ekmek yemek için, “la ilahe illallah”, söylüyorsunuz!” diye cevap verir.

Halklar kendilerini irşad edenler olduğunda patlamaya hazır volkanlardır. Kendilerini bağlayan zincirleri koparabildiklerinde birçok kere tarih şahit olmuştur ki yıkamayacağı, aşamayacağı engel yoktur. Müslümanların özünden kopmuş, fıtratına yabancılaşmış nesillerini, lavlarını fışkırtmasın diye ağzını tıkayan, sıkıca binbir türlü zincirlerle sarmalayanlar ise tağutlardır.

Tağutlar; bu amacını birçok yolla yapar. Doğan çocukları, küçüklüğünden itibaren televizyonla tanıştırır. Televizyon nesillere yaşam modeli sunar. Batıl bir yaşam modeli… Müslüman anne babanın öğretmesi, uygulaması, örnek göstererek uygulatması gereken İslami hayat modeli yerine batıl yaşam modeli baskın olur. Çocuklar eğlensin, öğrensin (!) diye Müslüman evlere giren bu ajan ev içindeki muhabbeti sevgiyi darmadağın etmesi gibi diğer etkilerinin yanında, aslında fıtratımızdaki o İslami yaşantıyı da yavaş yavaş alır götürür.

Tağuti rejimler; ikinci darbeyi eğitim sistemleri ile vurur. Altı yaşına kadar anne babadan çok televizyonun eğitiminden geçen çocuk bu sefer, yozlaştırma sürecini tamamlamış ve hem düşünce hem de ameli dünyası tamamen yozlaşmış öğretmenlerin tezgâhına yatar. Artık en az on iki sene bu tezgâhta düşünce dünyası işlenecek, putperestlik benimsetilmeye çalışılacak, en azından İslam “öcü” gösterilerek hiç olmazsa ara bir yerde kalsın amacı güdülecektir.
Şeytanlıkta cinden hocalarının ellerine su bile dökemeyeceği iki ayaklı şeytanların oluşturduğu bu düzen, içinde dindarlık ile modernlik arasında yaşanan savaşta cephe beğenemeyen araf sakinlerini hayatlarının her alanında hile bombardımanına tutar. Eğer biraz sağlam kalmışsa kurbanlardan biri, her tarafında “yozlaştırılmış” kurbanlar görecek, sürekli onlarla muhatap olacaktır. Bir süre sonra onlarla oturup kalkarak o da “yozlaşanlar” grubuna dâhil oluverecektir. Sonra bilbordlar, baş kaldırılamayacak derece haramlarla dolu sokaklar, “Allah’a ve peygamberine savaş açmış” bankaların imrendirici teklifleri, onbinlik futbol beşikleri, moda tanrısının medyada reklam şeklinde tezahür eden vahiyleri, kapitalizm tanrısının çekici alışveriş mabetleri, demokrasi dininin insanları uyuşturan ve sallabaş sünepelere dönüştüren öğretileri ve daha nice hileler ile biz kurbanlara bin yanımızdan uzatılmış namlular…

Bu kadar ve daha nice tuzaklardan kendini olabildiğince kurtarmaya çalışan, “tuzaklara batsam da fıtratım İslam’dan da uzaklaşmayayım” düşüncesiyle dinini öğrenmeye çalışanlara da bu düzenler adres gösterir: Camiler. Camileri “Allah’ın evi” olarak tanıtır. Oysa orada Allah’ın insanlara sunduğu din değil, tağutların değiştirdiği, dönüştürdüğü, “tehlikeli” argümanlardan arındırarak oluşturduğu yepyeni farklı bir din öğretilir. O zaman o yapıların hangi “ilah”ın evi olduğu konusunda şüpheler uyanır.

Camilerde her gün öldürülen binlerce, milyonlarca mazlum göz ardı edilir. İslam kardeşliğinden bahsedilir ama bu kardeşlik sanki sahte sınırların dışında hatta aynı ırkın dışındaki Müslümanlar için geçerli değil gibidir. Çünkü sınır içinde ölen birkaç kişi, sınır dışında katledilen milyonlardan daha fazla gündem olur hutbelere. Sonra ırzına zorla geçilen bacılarımız da hiç umurlarında olmaz. “Kardeş kavgası” olarak adlandırılıverir kutsal mücadeleler. Tekbir sesleri ile tağutlara indirilen darbeler doğal olarak onlara ait bu kurumlarda “haksızlığa alet ediliyor” olarak adlandırılır.

26 Temmuz Cuma günü tüm Türkiye genelinde camilere hutbede okunması için gönderilen metin Diyanet’in gerçek yüzünü gösteren deliller kervanına eklendi. Suriye’de son iki senede 300.000’e yakın Müslüman katledilmişken, Myanmar’da Müslümanlar diri diri yakılıyorken, dünyanın dört bir tarafında İslam düşmanları Müslüman kanı akıtmaya devam ederken, çiçek böcek dini anlatan Diyanet bir anda bu önemsiz konulara parmak basma lütfünde bulundu. Ama nasıl? Bakalım:

“Aziz kardeşlerim! Ancak Müslüman muhayyilenin bugün tekbir sesini hayal edemeyeceği yerler de var. Bağdat’ın sokaklarında, Şam’ın çıkmazlarında, Nil nehrinin kıyılarında kardeşin kardeşi öldürürken Allah-u ekber demesi ne hazindir. Bebeklerin kulaklarına okunan tekbirin, artık onlar katledilirken duyulmaya başlanması ne büyük bir hüsrandır Ya Rab!

Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu öğütleyen bir dinin mensuplarının, bunu yaparken en yüce kelimeyi dillerine alabilmelerinden daha hazin ne olabilir. Tekbiri bir katlin, tekbiri siyasi bir emelin, tekbiri bir sûiistimalin, tekbiri bir ticaretin sloganı haline getiren Müslümanların “hayye’ale’l-felâh” çağrısına mazhar olmalarını ne kadar bekleyebiliriz? Allah’ın büyüklüğünü küçük emellerimize âlet ettiğimiz sürece, nasıl kurtuluş umabiliriz? Allah’ın zulme razı olmayacağını bile bile, O’nun adını hayal edilemeyecek yerlerde tekbirlerle dillendirmek, İslam’a karşı işlenen ne büyük bir cinayettir.”

1. Bağdat’ta, Şam’da ve Mısır’da kardeş kardeşi öldürüyormuş.

2. Allahu ekber diye haykıran mücahidler bebekleri katlediyormuş. Nitekim eli kanlı şebbihaların “Allah’u ekber” değil, ancak “Esed ekber” dediklerini biliyoruz.

3. “Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir” düsturu Maide suresinin 32. Ayetinde şöyle anlatılıyor: “Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır.” Dikkat edilirse bir istisna var ayette: “bir başka nefse yada yeryüzünde bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere)”

4. Tekbiri siyasi emelin sloganı haline getirmekten bahsetmiş sevgili (!) Diyanet. Evet doğru, Allah sadece ağaç dikmeyi, namaz kılmayı, yalan söylememeyi, helal kazanmayı emretmiş. Sizin için faiz hükümlerinin, miras hukukunun, İslam’ın kadınlar için belirlediği hükümlerin, had cezalarının bir değeri yok. Tüm bu konularda söz sahibini Allah kılmak isteyen Müslümanların da “hayya ale-l felah” çağrısına mazhar olmalarını bekleyemiyormuş değerli hocalarımız.

5. Siyasette, ticarette “en büyük Allah” demek, tüm söz hakkının onda olduğunu haykırmak “küçük emeller”den ibaretmiş.

6. Allah’ın zulme razı olmayacağını bile bile, O’nun adını tüm bu konularda tekbirle dile getirmek İslam’a karşı işlenen en büyük cinayetmiş. Oysa tüm bu konularda “Allah’u ekber” dememek, Allah’ı tek yetki sahibi kılmamak şirk, şirk ise en büyük zulüm değil midir? Allah’ın razı olmayacağı zulüm nedir o halde?

Tekbir seslerini asrısaadetteki cihadlardan hatırlıyoruz. Hamza, Ali ve Ubeyde (r.a) Bedir’de karşısına çıkan üç müşriği devirdiğinde Müslüman saflarındaki tekbir nidaları sanki kulağımızda. Ali (r.a) hendeği atlayan Mekke’nin yiğitlerinden Amr’ı yere serdiğinde Müslümanların “Allah’u ekber” diye haykırışlarını duyar gibiyiz. Muhammed bin Mesleme İslam düşmanı Kab bin Eşref’i geberttiğinde haksız yere tekbiri küçük emellerine alet etmişti (!). Rasulullah (s.a.v) Kurayza yahudilerinin erkeklerini öldürürken Diyanet’in bu masum hutbesi henüz inzal olmamıştı.(!) Yada Rasulullah’dan bu yana tekbirlerle fethedilen İslam topraklarında kâfirlerin boynu vurulurken Allah’ın askerleri siyasi emellerine dini nasıl da alet etmişlerdi. Cihan harbinden sonra kâfirlerle göğüs göğüse mücadele eden Anadolu aslanları da bu yüz karası hutbeyi duyamadan şehid olmuşlardı.

Tarih boyu mücahidler Allah’ın hükümleri ile hükmedilmeyen toprak kalmasın diye kendi diyarlarını terk edip dünyanın dört bir yanında kılıç salladılar. Rasulullah’dan bu zamana kadar gelmiş geçmiş mücahidler asrımıza şöyle bir ziyarette bulunsalar, günümüzün hâşâ Allah’dan ve Rasul’ünden bile merhametli “hümanist” belamlarından “terörist” damgası yemeleri işten bile değil. Diyalogçu ve hümanist bu zihniyet aslında yazının başında bahsettiğimiz tağuti düzenlerin kalelerini korumaktan başka bir amaç gütmüyorlar. Çünkü “Allah’u Ekber”i coşkuyla hutbede anlatan hocalar, aslında “Allah’u Ekber”den en çok korkan da onlara bu yazıları okutturanlar. O yüzden bu yüce kelimeyi de kendi dilleri ile anlatıp deforme etmek istemektedirler.

Tağutlar bahsettiğimiz üzere çeşitli aşamalardan kurbanlarını geçirerek kendi yonttuğu tek tip “yurttaş”larını tasarlarken, son aşama olarak da din algısını kendi bakış açısıyla “tek tip” olarak vatandaşlarına sunmak istemektedir. Çünkü bu işi gerçekten ihlâs ile yapacak âlimlere bırakacak olsaydı, zaten İslam’la tamamen çatışan ve sömürü üzerine kurulu düzenlerinin devam etmesi mümkün olmayacaktı. İnsanlara dürüstlükle ilgili İslami konuları sürekli aşılayacak, böylece kendi tüm hileleri, hırsızlığı yaparken kurbanlarından en ufak zararı görmeyecektir. Sonra infakı anlatacak, milyonlarca insan yeryüzünde aç sefil dolaşırken Müslümanların zekât paralarını lüks camilerin avizelerine harcatacak, her sene umre yapmanın fazileti anlatılarak dünyanın dört bir yanında zulüm gören Müslümanların paylarına zulmedecektir. İsterseniz Diyanetin bu tarihten önceki on hutbesinin konularını gözden geçirelim:

19.07.2013 Helal Kazanç Helal Lokma
12.07.2013 Helal Kazanç Helal Lokma
05.07.2013 Ramazan ve Oruç
28.06.2013 İslami bir değerimiz: Edeb
21.06.2013 Berata Ulaşabilmek
14.06.2013 Yaz Kur’an Kursları
07.06.2013 Mü’minler Kardeştirler
31.05.2013 Mirac Kandili
24.05.2013 Tükenmeyen zenginlik: Kanaat
17.05.2013 Geleceğimizin teminatı: Gençler

Görüldüğü gibi hutbelerin konusu ya kandiller, ya da genel ahlak kuralları. Mayıs’tan bu yana acaba müstekbirler kaç bebeğin kanını akıtmışlardır Allah bilir. Oysa Kurtuluş Savaşı’na ortam hazırlayan hutbeleri hatırlıyoruz. O zamanın hocaları kapının dışında savaş varken edepten, kanaatten değil o an için daha önemli olan “cihad”dan bahsediyorlardı. “Düşman kovulana kadar Cuma kılmak caiz değildir” diye haykırıyordu imamlar minberlerden.

Sevgili Diyanet (!) bil ki bizler “Allah’u Ekber” diyoruz. Allah’u Ekber diyerek, Allah diğer tüm tanrılardan, kanun koyuculardan, tağutlardan, diktatörlerden daha büyüktür diyoruz. Allah’ın hükümlerini hiçbir tağutun, parlamentonun, diktatörün ağzına değişmiyoruz. Evet, siyasette de, ticarette de, sanatta da, okullarımızda da, evlerimizde de, işyerlerimizde de, düğünlerimizde de “Allah en büyük” olsun istiyoruz. Seyyid Kutub’un dediği gibi: “Biz bu kelime için canlarımızı feda ederken ya da etmek isterken sizler ise böyle kelimeler sayesinde ekmek yiyorsunuz.”

NOT: BU YAZI GENÇ BİRİKİM DERGİSİNİN AĞUSTOS 2013 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.