“Emeksiz yemek olmaz”

İnsan, kimi zaman içindeki durumu kelimelerle ifade etmek ister de zorlanır. Kimi zaman da iç dünyasındaki cuş-u huruşu farklı ve alakasız gibi görünen deyimlerle, onu (içindekini) dışarı yansıtmaya çalışır. Bunun için uğraşır da uğraşır. Bu debelenme, bazen bir ihtiyacı giderme, bazen de duyularına yansıyanı paylaşma arzusunda saklıdır.

Zorlanır bazen insan, belki hislerinde sorun yoktur. Lakin kim bilir onun için ya kelimeleri yetersiz ya da kelimeler yetersizdir. Ve bazen de sorun sözde değil de sözün muhatabını bulamama endişesi ile sözü yere düşürmek istemez de tıkanır kalır. Ve kimi zaman da gönül gözüyle arifleri arar “gönülden gönüle bir yol”da iletişim kurmak ister de yine tıkanır ve yutkunur insan. Çünkü insanlığın geldiği an (çağ), perdeler vesileleri de bu “gönül yolu” bir hayal ve lüks oluverir.

Muhakkak ki mü’min için endişe verici olan kendisini ifade etmek değildir; daha ziyade davasını nasıl temsil ettiği, ne şekilde taşıdığı, pratiğindeki söz ve fiilleri arasındaki paralellik (uyum) onu tedirgin eder de Rabbiyle rabıtasının (bağının) sekteye uğramasını istemez. Mü’min için bu bağ; onun hayatına anlam katan, kalabalıklar içinde yalnız; fakat vakur, mütevazı ve derinlikli yaşamaya sevk eder de halinden şikâyetçi de değildir.

“(Musa) dedi ki: Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver! Ve işimi bana kolaylaştır! Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!” (Tâ-Hâ, 25-28).

Mü’min, bu bağda herhangi bir flulaşma veya bulanıklık sezmişse sorumluluğu kendinde arar. Zira bilir ki istenmeyen, istikameti dışında, tali bir yola yönelmiştir. O an pusulasının (Rabbinin) kılavuzluğuna ihtiyaç duyarak “Estağfirullah” der, yoluna geri döner (aslına rucu eder).

“Zünnûn’u da (balık sahibi Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak, (bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): ‘Senden başka ilâh yoktur; seni tenzih ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!’ diye nidâ etmişti” (Enbiyâ, 87).

Mü’minin hali biraz da dalgalı bir ummanda öne, arkaya, sağa ve sola yalpa yapan, asla akıntıya kapılmayan, zaman zaman güvertesine su alan lakin suyu tahliyede mahir, rotası belli, gemisini ve içindekileri alabora etmeden, varması gereken limana (rıza-i İlahiye) demir atan kaptan gibidir. Rıza-i İlahiye kavuşması Mü’minin Rabbiyle rabıtasının sağlamlığına delildir (bkz. Tevbe, 100).

“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. Onların rableri katındaki ödülleri, altından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuş onlar da Allah’tan râzı olmuştur. İşte bu, Rabbini sayıp O’ndan korkanlar içindir” (Beyyine, 7-8).

“Emeksiz yemek olmaz!”

Anonimleşen bu deyim, kimimize göre değer taşısa da, ekseriyetimize göre günlük yaşantımızda yanından sıklıkla geçip gittiğimiz, lakin düşünce dünyamızın çerçevesi ve konforu ile önemsiz, farkı fark edilmeye değmez ve sıradan “herhangi bir kütle” muamelesi görür. Bu ifade, ilk olarak hangi âdemoğlunun derununda, ne tür bir mana oluşturdu? Yüreğinden taşarak, dilinde kelimelere dönüşüverdi ve kimi dillerde de pelesenk haline geliverdi!

Tefekkür ettiğimizde, kozmosta hiçbir şeyin tesadüfî olmadığı, tevâfukla ilintili ve izahının da hikmet nazarı ile yapılması gerektiği görülecektir. ‘Emek’; içerisinde cebr (zorlama/zorunluluk), düşünce, sorumluluk, muhtaçlık, ter, yorgunluk ve fedakârlık barındıran mefhumdur. ‘Yemek’ kavramı ise açlığı, yaşamın gerekliliğini, mücadeleyi ve kimine göre ise görselliği, materyallerin kombinasyonları ile sanatı, ilim dalını (gastronomi) hatta yaşam tarzını ifade eder.

İşte içinde bulunduğu koşulları, haleti ruhiyesi ile ’emek ‘ve ‘yemek’ arasında bir bağ kurarak, adını, sanını bilmediğimiz bu âdemoğlu, kendini özlü-sözlü bir şekilde tariflendirmiş ve bu kavramlar üzerinden hayatla olan rabıtasını bizlere bir şekilde ulaştırmayı başarmıştır. Kevni âlem de içerisindeki zerresinden kürresine varıncaya kadar ilmek ilmek bağlarla örülü olduğunu, bakmasını bilene ve bir miktar zahmete katlanmak isteyene, kendisini bu âdemoğlu gibi ifade edecektir.

Ay dünyaya bağlı, dünya güneşe, güneş saman yoluna ve saman yolu bilmem hangi kula bağlanmıştır. Ya mikro kozmos da durum çok mu farklıdır? Elementlerin bünyesindeki çekirdeğin yörüngesinde elektronları ile bir iç bağı kuruludur. Ve kimi zaman ise elementler son yörüngelerindeki elektron sayıları veya iyon değerlerine göre başka elementlerle bağ kurarlar. Atom altı ise tevazuumuzu aşan, bize haddimizi bildiren manzaraların yer aldığı bir konu. Çok ürkütücü değil mi? Kendi içinizde bağlarınız olduğu gibi, yekdiğerinizle de bağlısınız. Bu bağlar, sizi tutsak (mecbur) ve hem de hareketli kılabiliyor. İnsanın aklını başından alan bu döngünün (kevni yasaların) getirdiği baş döndürücülük ile kıpır kıpır hareketlenmelerine aldanan insan, bir anda bağlarını unutup (basiretini yitirdiğinde) hür/özgür olduğu zehabına kapılıveriyor.

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin” (Zümer, 8).

Kâinattaki bu sarsılmaz bağ, Allah’ın (c.c.) değişmez (değiştirilemez) yasası (sünnetullah) olarak, Yüce Mevla’nın ‘ol’ demesi ile oluvermiştir (bkz. Bakara, 117). Ve evren içerindekilerle birlikte muhtaçlık bağıyla, mülkün sahibi es-Samed’e bağlanmıştır (bkz. İhlas,  2). Mutlak muktedir olan Mâlikü’l-Mülk, yeni bağlar yaratmaya da devam etmektedir. “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O, her an yaratma halindedir” (Rahmân, 29). “Şüphesiz biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer, 49).

Kırk yıl öncesine kadar köylerde, belki kasabalarda rabıtanın bir yaşam biçimi olduğuna şahitlik edenler bilirler; insan, hayvan, nebat, zaman (vakitler), rüzgâr ve yağmur, dağ ve dereler nasıl iç içe birbirleri ile iletişim halinde idiler. Bu bağı (rabıtayı) aktifleştiren özellikle canlı dediğimiz varlıkların içsel (anatomik ve ruhsal) dünyalarındaki saat (biyolojik saat), hiç aksamadan birbirleri ile adeta haberleşmelerini sağlıyordu. Kurulan bu kontakt bir muvazene idi de.

Duyularınız bu manzaranın ahengine, döngüsüne, dengesine şahitlik ederlerdi. Açılışı, ilk olarak seher vakti yapardı. Müezzin ve horoz, birbirlerini peş peşe takip eder, kuşlar ötüşür, kümesleri, ağılları ve ahırlarındaki mahlûklar kendi lisan-ı halleri ile seslenirler, isteklerini bildirirler, vazifelerinin şuurunda bu uyanışa katkı sağlarlardı. Bir akış başlardı; yerde, gökte ve ikisi arasında herkesin yerini, sırasını, ölçüsünü bildiği bir akış. Sanki bu akış içerisinde, ‘mesai bitimi’ yerine ‘nöbet değişimi’ deyimini kullanmak daha doğru olurdu!

“Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir” (Nûr, 41).

İnsanın Rabbiyle, dolayısıyla içerisindeki âlemle bağını koparmadığı dönemlerde her şey günümüzden farklıydı. Belki de elimizden kayıp gittiği için bu bağların kıymetini, içeriğini yeni çözümlüyoruz. O dönemlerde sanki rüzgâr, farklı eser, arı da komut almış gibi vızıldayarak kanat çırpardı (bkz. Sad, 36).

“Ve Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin. Sonra besleyici ürünlerden ye; Rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!’ Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır” (Nahl, 68-69).

Yaratılmışların zorunlu kaderle de birtakım bağları takdir edilmiştir. Bu zorunluluk; mahlûkatın iradesine, tercihine bırakılmayan içerisinde sayılamayacak derecede hikmet, nimet, rahmet ve sınav barındıran bağlarla donatılmıştır. Hangimiz anne babamızı, derimizin siyah, beyaz yoksa sarı mı olacağını, doğacağımız memleketi ve koşullarını seçebiliriz. Her yeni gün; güneşle doğar ve batar, dünya döner, kalbimiz çarpar vs.

Zorunluluğun getirdiği bu bağ; insanoğlu arasında kot farkı (seviye/üstünlük) olsun diye değil, bir yönüyle kulun, Rabbinin yaratmasındaki kudreti temaşa ederek O’nunla rabıtasını her an canlı tutması içindir.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru.’” (Âl-i İmrân, 190-191).

Olağanüstü Haller:

Dünya ve içindekiler zaman zaman şahit olmuştur mucizelere. Mucizeler, yüce Allah’ın (c.c.) kâinatta cari olan yasalarını (sünnetullah) belirli bir an devre dışı bırakarak, insanlığın alışık olmadığı bu yasalarını özel zamanlarda devreye koymasıdır. Olağanüstü bu halleri; kimi zaman ateşin İbrahim’in (a.s.) tenine temasında, Musa’nın (a.s.) asasında ya da Süleyman’ın (a.s.) rüzgârla seyahatinde veya karınca ve hüdhüdle konuşmasında görürüz. Bu haller, bazen havarileri bir maide etrafında toplar bazen de ben-î israîli denizden geçirir de firavunun zulmünden kurtarır. Ve bazen de gökte ay yarılır da kıyametin habercisi oluverir.

“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı” (Kamer, 1). “O, İsrâiloğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek): Size, Rabbinizden bir mucize getirdim. Size, çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izniyle o kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır” (Âl-i İmrân, 49).

Ve mucizeler bazı çağlara azap olarak da tecelli etmiştir. Azabı getiren illet; elçinin davetine karşı müstekbirlik, yalanlama ve müstehzice yapılan kitlesel harekettir. Zülfiyâre dokunmaya görsün! Azgın kitlelere azap öyle gelir ki; beklenmedik bir anda, hafife alınmış bir görüntüde, yalnız Mü’minlerin tahliye edildiği, azgınların bir araya getirildiği zaman ve mekânda oluverir, iş biter.

“(…) O zulmedenler, yakında hangi inkılâb ile sarsılacaklarını bileceklerdir” (Şu’arâ, 227). “Allah’a verdikleri sözü pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği bağı koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya işte rahmetten mahrum olmak da onlar içindir; dünyanın kötü sonu da onlar içindir” (Ra’d, 25).

Azap, kimi zaman bir rüzgâr veya sayha gibi gelir de bir kütük gibi devirir ve kapkara kesilmiş görünür müstehzi taifesi, bazen zelzele ve bazen sıradan bir ‘deve'(!) misali olarak ortaya çıkar, kimi zaman da kâfirler gark olur ikiye ayrılan (vadi şeklini almış) denizde veya tennürün kaynadığı, göğün coşarak buluştuğu akıl almaz lakin imanla görülebilecek hacimdeki sularda.

“Kendilerine hatırlatılanı unuttukları vakit, kötülükten alıkoyanları kurtarmış, zalimleri ise fasıklıkları sebebiyle zorlu bir azapla yakalayıvermiştik” (A’raf, 165). “Melekler, kâfirlerin canlarını aldığında, onların hâllerini bir görsen! Onların yüzlerine ve sırtlarına vururlar ve: ‘Tadın (bakalım) yakıcı/kavurucu azabı’ (derler)” (Enfal, 50).

Ve bazen de birtakım sıra dışı haller, salih kulların üzerinden Allah’ın (c.c.) yüceliğini hatırlatır. O salih kullar ki Rabbleri ile rabıtaları her hal ve şartta kavidir ki esner fakat kırılmaz. Açlık, yokluk, ıstırap, kınanma, tehdit vs. yıldırmaz. Onların tevekkülleri, Yüce Allah (c.c.) ile bağları irdelenip algılandığında kısmen de olsa ancak anlaşılabilecektir.

“Müminler, ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığında kalpleri ürpertiyle titrer, O’nun ayetleri okunduğunda imanlarını artırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler” (Enfâl, 2). “Müminin hali ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum, yalnızca Mü’mine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu, onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde sabreder; bu da onun için hayır olur.” Hz. Muhammed (a.s.v.)

Meryem (a.s.), mabette hücresinde iken Rabbimizin ona ikramları ulaşırken ya da Ashab-ı Kehf’in uzun yıllar ibretlik uykusunda, şehit olmadan az önce Âsım b. Sâbit’in (r.a.) “(…) Rabbim naaşıma müşrikler el değmesinler” duasının karşılık bulmasında görürüz bu halleri…

Materyalist ve sekülerist bir şablonla ilahi manzaralara bakıldığında, kimilerinin anlamakta zorlandığı, kimilerinin istihza ile yaklaştığı bu hallere; takribi on dört asır önce Hz. Ebubekir (r.a.) ‘İsra Hadisesi’ne müteakiben; bazı inananların da “Acaba böyle bir şey olabilir mi?” dedikleri ve inançlarının gözden geçirildiği (test edildiği) bir dönemde, günümüzün şımarık versiyonları olan, asrilerini (ekürilerini), hikmetli ifadeleri ile susturmuş, imanının kaviliği, yaşarken onu peygamberlerden sonraki ‘Sıddık/Sadık(lık)’ makamına yerleştirmiştir. Kulların kullara birtakım dünyalık olarak ‘imtiyaz, rütbe’ merasim ve takdimi varsa, Rabbimizin de sadık ve salih kullarına iki cihanda da imtiyaz ve paye (rütbe) ile ödüllendirmesi, O’nun ahdinin ve şanının gereğidir. Dileyenler hased ve istihzasıyla yaşayabilir hatta bu yüce ikramlar karşısında dudaklarını da gevebilirler!

“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine: And olsun seni öldüreceğim, dedi. O da dedi ki: Allah, takvâ sahiplerinden kabul eder” (Mâide, 27).

Mü’minlerin imanları, halet-i ruhiyeleri ve pratiklerinin netliği, kalbi ve şahsiyetleri ifsad olmuş birtakım kesimlerin hırslanmalarına ve neticede onların (cahillerin) bu hasetleri ile Mü’minlerin canlarına kastetmeye kadar işi vardırmalarına neden olmuştur/olmaktadır. Âcizane bu ayetten (Mâide, 27) iki çıkarım yapılabilir: 1. Mü’minlerin Yüce Mevla (c.c.) ile rabıtalarının zahire taşması, 2. Allah’ın yüceliği ve Mü’minlere ikramı karşısında, cahillerin ifsad olmuş şahsiyetlerinin dışarı taşması.

“İşte siz (Mü’minler), o kimselersiniz ki kâfirleri seversiniz. Hâlbuki onlar, sizi sevmezler. Siz, kitapların tümüne iman edersiniz. Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman ‘iman ettik’ derler. Tenhada baş başa kaldıkları vakit ise size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uçlarını ısırırlar. Rasulüm, de ki: ‘Kininizle ölün, mahvolun’. Gerçekten Allah, kalplerin kin ve hasedlerini tamamıyla bilicidir” (Âl-i İmrân, 119).

Ez-cümle, tefekkür edildiğinde Yüce Mevla’nın (c.c.) insanoğlu ile kurduğu birtakım bağlara misaller;

  1. Yüce sanatıyla; âdemoğlunu halden hale geçirerek ona en güzel şekli vermiş (Ahsen-i takvim) ve ruhundan ona üflemiş,
  2. Cömertliğiyle; yaşayabileceği mekânlar, sükun bulacağı eşler, gözlerinin nuru (nesillerinin devamı) evlatlar vermiş,
  3. Rızık vermesiyle; yeryüzünü onlara musahhar kılmış, hizmetlerine sunmuş, türlü türlü rızıklar vermiş,
  4. Mürebbi olmasıyla; onları birtakım özel kabiliyetlerle donatmış, akıl edebilmeleri için bir kalp, tercihte bulunabilmeleri için irade vermiş,
  5. Kudretiyle ve Âlim olmasıyla; dağları aşmak, nehirleri dizginlemek, mahlûkları ehlileştirmek, deryalarda sefinelerle (gemilerle) dolaşmak için onları türlü ilimlerle donatmış,
  6. Adaletiyle; yeryüzünde adaleti tesis etmeleri için onlara; Kitab’ı, Mizan’ı ve Demir’i indirmiş,
  7. Hâdi olmasıyla; sırat-ı müstakîmden saptıklarında içlerinden nezih ve en güvenilir zatı seçmiş (vehbi) onlara elçi göndermiş…

“Hâlbuki Allah’ın nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah; çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir” (Nahl, 18). “Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah’tır; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehirleri sizin için faydalı olacak şekilde yaratan O’dur. Düzenli seyreden güneşi ve ayı sizin için yararlı kılan, gece ve gündüzü faydalanacağınız biçimde yaratan O’dur. O, size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür!” (İbrâhim, 32-34).

Yukarıdaki ayet meallerinin ışığında; ‘amenna ve saddakna’ zikrini çekerek çaresizliğimizle teslim oluyoruz. Ve bilenler bilir… buraya kadar! Cirmimiz (kalibremiz/ boyumuzun ölçüsü), takatımız malumun ilamı değil mi?

“Onlar ki; Rablerinin birleştirmesini emrettiği (akrabalık, komşuluk, İslam kardeşliği gibi) bağları birleştirirler. Rablerini (hakkıyla tanıdıklarından) Rablerinden (saygıyla) korkar ve hesabın kötüsünden korkarlar” (Ra’d, 21).

Şüphesiz sözün en güzeli ve en doğru olanı, Allah’a (c.c.) aittir. Selam ve dua ile…

 Yasin TEKİN

22 Haziran 2021/Salı

12 Zilkade 1442