Bismillahirrahmanirrahim…

Yüce Allah (c.c), insanı sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. İnsanın birey olarak hayatını idame ettirmesinin yanında toplum olarak yaşaması, hayatını idame ettirmesi, çok yönlü bir içeriğe sahip sosyal bir yaşantının mükellefi olması, ona birtakım önemli sorumluluklar ve mükellefiyetler yüklemektedir. Sağlıklı bir iletişim, kaynaşma, yardımlaşma, paylaşma, karşılıklı etkileşim ve birlikte imtihan olma gibi durumlar, insanın kaçınılmaz yaşantısının değişmez yasalarından biridir. Toplum içerisinde önemli bir konuma sahip olan değerler, etik, erdemler, ahlaki ilkeler, yazılı-yazısız kanunlar, örfler, gelenek-görenek ve normlar, bireyin yaşantısını doğrudan şekillendiren bir niteliğe sahiptir. Ancak tüm bunların yanı sıra Allah’ın (cc), insanların iki cihan saadeti için yolladığı din; tüm kuralların üzerinde evrensel bir içeriğe sahiptir. İnsanoğluna, ihtiyaç duyduğu doğru bilgiyi ve ahlaki bir yaşamı idame ettirebilmesi için gerekli olan tüm ahlaki ilkeleri vahiyle bildirmiş, yine insanlık için en güzel örnek olan Hz. Muhammed (sav) de vahyin yaşayan temsilcisi (Kur’an ahlakı) olarak insanlığa rehber kılmıştır. Yüce Allah (c.c) yaşayan bir Kur’an olan Rasûlullah (sav) vasıtasıyla da insanlık için en güzel, en doğru ölçüye sahip ahlaki değerleri, yine O’nun şahsiyetiyle insanlığa öğretmiştir. Şüphesiz her zaman ve her zeminde uygulanması gereken bu ahlaki ilkelerden biri de ahde vefadır.

Peki, öyleyse ahde vefa nedir?

Ahde vefa, en genel tabiriyle; doğruluktan, dürüstlükten şaşmadan sözünde durmak, verilen sözlere, anlaşmalara ve koşullara bağlı kalmaktır. Nitekim ilk ahde vefa örneğini Kur’an’da; “Bezm-i elest” diye tabir edilen, ilahi sözleşmede görmekteyiz. “Rabbin, Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim? ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz’ dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz” (Araf, 172). Kulluk bilincinin farkında olan bir birey, Rabbini bir ve tek olarak tanıyıp, Kelime-i Tevhid’i (La ilahe illallah) kabul ve tasdik ederek, hayatının en önemli sözünü vermiş olmaktadır. Bu şekilde kul, Rabbine vermiş olduğu bu sözle, ahde vefa, ahde sadakat gösterme mükellefiyetini de üstlenmiş olmaktadır. İman sözünü ikrar ve tasdikten sonra geri kalan hayatı boyunca insan, aynı zamanda, dilde hafif ama mizanda en ağır ve en paha biçilmez olan (La ilahe illallah) Kelime-i Tevhid sözünün gerekliliği olarak, bir ömür boyu Yüce Rabbi Rahim’in emirlerine itaat etmeyi, O’na asla isyan etmemeyi de taahhüt etmiş olmaktadır.

İşte ilk ahde vefa, burada başlar. Sonra iman eden bir kul için ahde vefa ahlaki ilkesi, ömrü boyunca devam eder. Ahde vefa, salt bir söz verme meselesi de değildir. Söz vermenin yanında sözüne sadakatle bağlı kalmak, hiçbir koşulda verdiği hak sözden vazgeçmemektir. Rasulullah (sav), bir defasında, “(…) Ya Aişe, ahde vefa imandandır” buyurmuş, başka bir zaman Enes b. Mâlik şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi (s.a.v.), bize hutbe verdiği zaman mutlaka şöyle buyururdu: Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur” (İbn Hanbel, III, 134). Bu hadislerden de anlaşıldığı gibi ahde vefanın ne kadar önemli bir ahlaki ilke olduğunu, bir müminin hayatında mutlak surette yer alması gerektiğini açıkça anlayabilmekteyiz. İslam dinimizin inşa etmek istediği Mü’min-Müslüman şahsiyetin hiç şüphesiz en önemli özelliklerinden biri olan ahde vefa göstermeyi, daha iyi anlayabilmek için sanırım İslam tarihinden bir örnek vermek uygun düşecektir:

Hz. Ömer’in (ra) hilafeti döneminde, Hz. Ömer (ra), Ashab-ı Kiram ile beraber bir mecliste oturuyorlarken, karşıdan üç kişinin gelmekte olduğunu gördüler. Bu gelen kimseler, bir delikanlıyı yakalayıp ellerinden sıkıca tutmuşlar ve belli ki halifenin huzuruna çıkarmak üzere getiriyorlardı. Bütün Sahabe’nin dikkatli bakışları arasında bu üç kişi yakaladıkları gençle gelip Hz. Ömer’in (ra) huzurunda durdular. Hz. Ömer (ra), sordu:

– Söyleyin bakalım, derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu vardı da, böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz?

Bu üç delikanlıdan biri söz alıp meseleyi anlatmaya başladı:

– Ya Emire’l-Müminin: Bu genç, babamızı öldürdü. Biz de adl-i ilahinin tatbik edilmesi için huzurunuza geldik. Babamızın bir suçu olmadığına inanıyoruz. Çünkü babamız, etrafta sevilip sayılan, hatırı olan bir kimseydi. Şimdi bunun için ne yapmak gerekiyorsa onun yapılmasını istiyoruz.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Selem) ikinci halifesi, adalet timsali Hz. Ömer (ra) o gence:

– Bunların dediklerini duydun, söylenenler doğru mu? Eğer doğruysa senin söyleyeceklerin nelerdir, dedi. O genç, bu söylenenlere itiraz etmedi. Bunların doğru söylediklerini, ancak kendisinin de bazı söyleyecekleri olduğunu belirterek, izin aldıktan sonra söze başladı:

– Ya Emire’l-Müminin! Ben, bir köylüyüm. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam’ın “Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir” buyurduğu üzere, buraya Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabr-i şerifini ziyarete geldim. Medine civarına geldiğimde abdest tazelemem gerekti. Bineğimden indim ve uygun bulduğum bir hurmalık yakınında, abdest tazelemek için meşgul olurken, baktım ki atım, hurma dallarına uzanmış, yemeye çalışırken ağacın dallarını kırıyor ve zarara sebebiyet veriyor. Buna mani olmak için derhal atımın olduğu yere doğru koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geldi. İyice yaklaştıktan sonra hiçbir şey sormadan, bir şey söylememe fırsat bulamadan, elindeki büyükçe taşı atıma hızla vurdu ve takdir-i ilahi at düşüp öldü.
Atımı çok severdim. Ondan başka bineğim de yoktu ve o yaşlı adam, atımı bir hiç uğruna öldürmüştü, dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Fakat bir de baktım ki, takdir-i ilahi adamcağızın eceli geldiği için o da öldü. Tabiî ki bu duruma çok üzülmüştüm. Azıcık bir öfke sebebiyle bir adamın ölümüne sebep olmuştum. Hemen bu yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım, ailesini buldum, çocuklarına durumu uygun bir dille anlattım. İşte durum bundan ibarettir. Ey Halife-i Müminin! Ben, şayet o anda kaçmak isteseydim, kolayca kaçardım ama ben Allah’a (cc), ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. İlahi adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun.

Delikanlının anlattıkları ve bu tavrı, Sahabe-i Kiram’ı da etkilemişti ama hüküm ne ise tatbik edilecekti. Babaları ölen gençler, diyet almaya razı olmuyorlar, kısas istiyorlardı. Karar verildi, kısas yapılacak ve o genç idam edilecekti. Genç, bu hüküm karşısında hiç itiraz etmedi ve hükme rıza gösterdi. Yalnız bir ricası vardı. Buraya ziyaret maksadıyla geldiği ve böyle bir şeyin de başına geleceğini bilemediği için mutlaka halletmesi gereken bir işi vardı ve dedi ki:

– Bu hükme hiçbir itirazım yok, olamaz da… Şeriatın kestiği parmak acımaz. Ben, bu hükme razıyım. Fakat sizden bir ricam olacak, ister kabul eder ister etmezsiniz, bu sizin bileceğiniz bir şey. Ancak benim bakımıyla ilgilendiğim bir yetim var.
Onun bana teslim edilmiş altınlarını bahçeye gömdüm. Bu altınlar, onun geleceği. Onların yerini de benden başka kimse bilmiyor. Eğer bana üç gün müsaade ederseniz gider onların yerini o yetime bildiririm. Böylece hem o yetimin hakkını teslim etmiş olur hem de ben Rûz-i Mahşerde mesul olmaktan kurtulurum.

Hz. Ömer (ra) bunun üzerine:

– Şu anda sana nasıl müsaade edebiliriz ki? Zira sen bir suçlusun. Cezan infaz edilecek. Hem ya kaçarsan?

Genç de Hz. Ömer’e (ra):

– Efendim, kaçmayacağıma dair Allah (c.c) adına hepinizin huzurunda yemin ederim. Zaten kaçmak isteseydim daha evvel rahat bir şekilde kaçabilirdim.

Hz. Ömer (ra):

– Seni serbest bırakmamıza imkân yok. Ancak yerine bir kefil bırakırsan serbest kalabilirsin. Genç, o civarın yabancısıydı. Rasulullah’ın (sav) kabr-i şerifini ziyarete gelmişti, bu civarda kimseyi tanımıyordu ki kefil bıraksın. Genç, son çare olarak oradaki Sahabe-i Kiram’ı süzdü, göz gezdirdi, acaba kendisine kefil olan çıkar mıydı? Nitekim orada hazır bulunanlardan Ebu Zerri’l Gıfari’yi (ra) göstererek;

– Bu zat bana kefil olur, dedi.

Bu sefer Hz. Ömer (ra);

– Ya Ebu Zer! Ne diyorsun kefilliği kabul ediyor musun, dedi.

Ebu Zer (ra):

– Bu delikanlının üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum ve kefil oluyorum, dedi. Böylece genci serbest bıraktılar. O da üç gün içinde dönmek üzere izin alarak ayrıldı. Böylece aradan iki gün geçti ve üçüncü gün oldu ama ortalarda ne gelen vardı ne giden… Bu sefer ölen adamın çocukları Ebu Zer’e (ra):

– Ya Ebu Zer! Kefil olduğun adam ortalarda yok. Kim olduğunu bilmediğin bir kimse için neden kefil oldun? Adam bir kere ölümden döndü bir daha geri gelir mi, diyerek sitem ediyorlardı. Ebu Zer ise:

– Durun bakalım, daha üç gün dolmadı. Eğer üç gün dolar, genç gelmezse kefillik sözümü yerine getiririm, diyordu. Ashab-ı Kiram endişeliydi, zira o genç gelmeyecek olursa kısas Ebu Zer’e yapılacaktı. Hz. Ömer (ra):

– Ya Ebu Zer! O genç verdiğimiz sürede gelmezse zamanı gelince kısas hükmünü geciktirmeden uygularım! Hükmü tatbik konusunda son derece hassas olan, suçlu oğlu da olsa asla adam kayırmayan Hz. Ömer (ra) böyle diyordu. Vakit de bir hayli ilerlemiş gün batmaya az kalmıştı. Bu arada Ashab-ı Kiram, babası öldürülen gençlere diyet teklifinde bulundular. Çünkü hiç kimse kıymetli sahabe Ebu Zer’in idam edilmesini asla istemiyorlardı. Fakat onlar da adamı hazır getirmişlerken, hüküm infaz edilecekken niçin kefil oldu diye Ebu Zer’e kızıyorlar ve babamızın katilinin kanının kesinlikle yerde kalmaması lazım, diye diretiyorlardı.

Bu olayı duymayan kalmamıştı. Medine çalkalanıyordu. Herkes üzüntü içindeydi. Acaba ne yapmak gerekiyordu, Ebu Zer’in infaz edilmemesi için? Kimi bu gençlere kızıyor, “Ölen ölmüş geri mi gelecek diyeti kabul etseler ya” derken kimi de gelmeyen genç hakkında “Kendisi için canını ortaya koyup işini görmesini sağlayan böylesine vefalı bir insana bunu nasıl reva gördü” diyorlardı. Vakit ilerliyor, neredeyse gün batıyordu. Heyecan had safhaya varmış, herkes sonucun ne olacağını merak ediyordu. İşte bu esnada Medine’nin girişinden bir adam olanca kuvvetiyle koşarak gelmeye çalışıyordu. Her tarafı perişan, kan ter içinde gelen bu adam, o gençten başkası değildi. Birçokları idamlık gencin geri dönmesinden mütevellit adeta sevinç çığlıkları attılar. O genç, hemen Halife Hz. Ömer’in (ra) huzuruna çıktı, teslim oldu ve dedi ki:

– Kusura bakmayın. Çok daha erken gelemediğim için belki sizi endişelendirmiş olabilirim, fakat malumunuz ki bir atım vardı o da öldürüldü, başka bineğim olmadığı için yaya gelmek zorunda kaldım. Gördüğünüz gibi havalar da bir hayli sıcak, yolum ise bir hayli uzak. Yetişemeyeceğim, diye öylesine korktum ki o zaman bir kişinin daha ölümüne sebep olacaktım, böyle olsaydı bu mesuliyeti kaldıramazdım herhalde… Rabbime hamd olsun ki verdiğim sözde durdum. Ya Emire’l-Müminin! Artık hükmü infaz edebilirsiniz! Ben hazırım.

Orada bulunanlar hayretler içerisinde böyle bir olaya şahit olmuşlardı. Bu gencin kendisinden tamamen ümit kesildiği halde koşarcasına ölüme gelmesi, onları tarifi imkânsız bir taaccüp ve hayranlık içerisinde bırakmıştı. Herkes takdirle şöyle diyordu Mümin dediğin böyle olmalı, ucunda ölüm bile olsa sözünde durmalı.” Herkesin hayretler içinde kaldığını gören delikanlı, onlara dönerek şöyle dedi:

Mümin olan sözünde durur, ahdine vefa gösterir. Ölüm, öyle bir şey ki vakti ne ileri alınır ne geri… Ondan kaçmakla kim kurtulmuş ki ben kurtulayım? Vakit saat geldi mi, kimsenin elinden bir şey gelmez, vakit dolmadıysa da Allah’ın (cc) verdiği canı kim alabilir?
Geldiğime hayret ediyorsunuz. Elbette gelecektim! Ben, “Müslümanlar arasında AHDE VEFA KALMADI” sözünü söyletir miyim?

Bu arada Ebu Zer’in (ra) tanımadığı bir adama canı pahasına kefil olması da son derece hayret verici bir olaydı. Ona, bu genci tanımadan nasıl kefil olduğunu soranlara:

– Bu olay, Müminlerin Halifesi ve birçok Sahabenin huzurunda gerçekleşti, çok samimi bulduğum ve çaresiz kalmış bir kimsenin işini görmek, üstelik bana güvendiği halde onu yüz üstü bırakmak doğru muydu? Hem ben bu teklifi kabul etmeyip Müslümanlar arasında “FAZİLET” diye bir şey kalmamış, dedirtir miyim, diyordu.

Gerçekten ümmetin şahitlik edeceği bir ortam oluşmuştu. Bu olaylar ve sözler, gözlerinin önünde cereyan eden ölen adamın çocuklarını da yumuşatmış, onlar da duygulanmış ve merhamete gelmişlerdi. Zaten bu genç, taşı babalarını öldürmek için atmış değildi. Fakat takdir-i ilahi, kazara babaları ölmüştü. Bunun üzerine onlar da davalarından vazgeçerek kısas istemediklerini söylediler. Onlara bunun diyeti teklif edildi. Diyet, Beytü’l-Mal’dan verilecekti ama onlar:

– Biz de Müslümanlar arasında “MERHAMET” kalmamış dedirtmeyiz, dediler ve Allah rızası için davalarından vazgeçtiklerini bir daha tekrarlayarak, diyet bile almayacaklarını söylediler. Bu muhteşem tablo, herkesi duygulandırmıştı. Herkes üzüntüden kurtulmuş, hüzün yerini tarifi imkânsız bir sevince bırakmıştı. Helalleştiler, kucaklaştılar.[1]

Bu kıssa ile insanlık tarihindeki en muhteşem ahde vefa örneklerinden birini okumuş bulunmaktayız. Hakikaten günümüzde tüm ahlaki değerlerin bir bir yozlaştığı, unutulmaya yüz tutulduğu, erdemlerin geri plana atıldığı toplumsal bir çöküş yaşamaktayız. Kimsenin kimseye güveninin kalmadığı, emanete riayetin azaldığı, verilen sözlerin tutulmadığı bu çağda Kur’an ahlakının en önemli ilkelerinden biri olan ahde vefaya uygun biçimde bir hayat sürdürmenin cennete ulaşma yolunda önemli bir yere sahip olduğunu tekrar hatırlatarak, konumuzu dua ile sonlandırıyorum.

Yüce Rabbim, bizleri, bu din uğrunda samimiyetle mücadele eden, ahdine sadakat gösteren, zamanını, malını ve canını bu yüce dava için feda etmekten çekinmeyen, salih, sadık ve şehit kullarından eylesin. Âmin…

[1] İbni İshak, Siret