Kalabalık Yalnızlıkta İlâhî Ölçü Arayışı
Arşiv Genel Yazarlar

Kalabalık Yalnızlıkta İlâhî Ölçü Arayışı

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Kalplerimizi, hakikatin nurundan mahrum bırakmayan Rabbimize hamd; insanlığı, karanlıklardan aydınlığa çağıran bütün nebîlere salât ve selâm olsun.

İnsanlık, bugün tarihin en kalabalık yalnızlığını yaşamaktadır.

Şehirler büyüyor fakat insan küçülüyor. Bilgi ve fen artıyor fakat hikmet ve kimya eksiliyor. Ekranlar çoğalıyor, lâkin kalpler birbirine ulaşamıyor. İnsan sosyal medyadan kopamıyor fakat a-sosyalleşiyor.

İnsanın ve insanlığın kurtuluşu, maddi refahın artışıyla değil, insanın mânâ ile yeniden buluşmasıyla mümkün olacaktır. Modern dünya, insana daha çok şeye sahip olmayı teklif etti fakat daha çok “insan olmayı” unutturdu. Modern çağda insan, göğe çıkmayı tâlim etti, öte yandan kıbleyi ve secde etmeyi unuttu. Denizlerin dibine inmeye muvaffak oldu, lâkin kendi nefsinin karanlık dehlizlerini aşamadı.

Bugün dünyanın yaşadığı kriz, yalnızca bir ekonomik kriz değildir; bir vicdan krizidir de. Bir mânâ kaybıdır. Bir istikamet yitimidir. Ve bu yüzden “Kurtuluş nedir?” sorusu, yeniden insanlığın en yakıcı sorusu hâline gelmiştir. Maddi refahın artışı mı, yoksa ruhun itminânı mı?

İnsanlık, kendi yaptığı putların altında ezilmektedir artık: güç putu, haz putu, tüketim putu… Benlik de bir put olmuş ve artık “ilâhî hüküm” kavramı, yalnızca bir hukuk sistemi, feraiz ve ibâdat manası taşımaz; insanı yeniden istikamete çağıran bir rahmet çizgisi olarak belirir. Zira vahiy, insana yalnızca neyi yapacağını telkin etmez, evvelâ ona kim olduğunu hatırlatır.

Artık putlar mabetler yerine kalplerde ziyaret edilmekte

Tarih, bize şunu gösterir ki ancak ilâhî rehberlikle yükselen toplumlar, adalet ve güven üzerine inşa edilmiş, insanın insana emanet olduğu bir düzen kurabilmiştir. Bugünün insanı, her ne kadar putlara tapmadığını iddia etse de modern çağın putları mermerden, taştan, tahtadan değil; arzudan, tamahtan ve tutkudan yapılmıştır. Kimi servetine secde etmektedir, kimi şöhretine, kimi bedenine, kimi kariyerine, kimi konforuna, kimi alkışlara, kimi de nefsinin bitmek bilmeyen iştihâsına.

Artık putlar -ne acıdır ki- mabetler yerine kalplerde ziyaret edilmektedir ve burada beşerî sistemlerin sınırı görünür hâle gelir. Çünkü insan merkezli ideolojiler, insanı tanımlarken çoğu zaman insanı küçültür, kapitalist ve seküler düzenler, ahlâkı piyasanın gölgesinde bırakır.

İnsan, cebindeki rakam büyüdükçe kendini büyümüş sanıyor. Daha çok kazandıkça daha çok yaşayacağını zannediyor. Şöhreti itibarla, görünürlüğü değerle karıştırıyor. Oysa modern insanın en büyük yoksulluğu, ruh yoksulluğudur.

Bugün nice insan vardır ki evi büyümüştür fakat içi daralmıştır. Takipçisi çoğalmıştır fakat dostu kalmamıştır. Konforu artmıştır fakat huzuru eksilmiştir. Çünkü insanın ruhu market raflarında bulunmadı. Kalbin boşluğu teknolojiyle dolmadı. Ve modern insan, her şeye sahip oldukça içinde büyüyen eksikliği daha derinden hissetti.

İnsanın kendini ilahlaştırıp insanlığa önerdiği her din, ideoloji ya da felsefi akım, ilahi ölçüden uzaklaştıkça daha çok karanlığa, daha çok ayrımcılığa, zulme ve acıya sebep olmaktadır. Geçmişte ve günümüzde örnekleri çokça görülen türlü soykırım, yerinden etme, açlık ve yoksullukla terbiye etme gibi yöntemler, insanın insana üstünlük kurma dürtüsünden kaynaklanmıştır. İnsan kendini yönetme konusunda objektif olamayacağından, kendisini de içinde bulunduğu kâinatı da yaratan yüce bir varlığın çerçevelediği bir hayatla ancak kendi özünü bulacaktır. Bu noktada ilâhî hükümlerin temel ilkeleri belirir: adalet, merhamet, emanet ve ölçü. Çünkü ölçü kaybolduğunda sadece hukuk değil, insan da kaybolur. Zira insan, yalnızca etten ve kemikten mürekkep değildir. Onun içinde sonsuza açılan bir taraf vardır. Ve sonsuzluk ihtiyacı, fânî şeylerle susturulamaz.

“İnsanın değeri, peşinden koştuğu şey kadardır.”

Bugün insanlığın en büyük hastalığı, bilgi eksikliği değil, kulluk şuurunun kaybıdır. İnsan, rabbine kul olmayınca mutlaka başka şeylere kul olur: Paraya, arzuya, makama, modaya, şehvete, kibre… Ve bu, bireyden topluma sirayet eder, aile çözülür, toplum çözülür, devlet çözülür. Çünkü insan değişmeden toplum değişmez. Hz. Ali’nin dediği gibi: “İnsanın değeri, peşinden koştuğu şey kadardır.”

Modern dünya, insanı “özgür” ilan etti, fakat onu arzularının kölesi hâline getirdi. Sınırsızlığa özgürlük kılıfı giydirip hazzı saadet diye pazarladı ve tüketmeyi hayatın merkezi yaptı. Fakat insanın zaafları üzerine kurulan hiçbir medeniyet uzun müddet ayakta kalamaz. Çünkü nefsin hâkim olduğu yerde ölçü kaybolur, ölçünün kaybolduğu yerde ise önce ahlâk, sonra merhamet, ardından da insanlık çürür. Ve burada şu yanlış ikilem ortaya çıkar: Özgürlük mü, teslimiyet mi? Hâlbuki İlâhî hükümlerin teklif ettiği şey esaret değil hakiki özgürlüktür. İlâhî hükümler tam da bu yüzden vardır. İnsanı mahdut tutmak için değil; dağılmaktan, parçalanmaktan, kendi nefsinin işgaline uğramaktan kurtarmak için…

Bugün fâizin normalleştiği bir dünyada, bereket kaybolmuştur. Ailenin çözüldüğü toplumlarda itminân duygusu yıkılmıştır. Merhametin çekildiği şehirlerde insanlar betonların arasında ruhsuzlaşmıştır. Çünkü vahiy terk edildiğinde hukuktan evvel insan çöker.

Kur’ân’ın inşa etmek istediği insan tipi yalnızca ibadet eden bir model değildir. Adaletli olan, emaneti gözeten, ölçüyü muhafaza eden, mazlumu müdafaa eden, gücünü zulme dönüştürmeyen, öfkesini ahlâkla terbiye eden insandır. Ve bu, günümüz dünyasında en çok “uygulanabilirlik” tartışması yapılan noktadır. Hâlbuki mesele uygulanıp uygulanmaması değil, insanın buna ne kadar ihtiyaç duyduğudur.

İslâm’ın hükümleri, kuru yasaklar manzumesinden ibaret de değildir. Her biri insanın iç dünyasını koruyan ilâhî hudutlardır. Nasıl ki bir nehrin yatağı onu taşmadan akıtıyorsa, ilâhî sınırlar da insanı helâke sürüklenmeden yaşatır.

Bugün bazıları ilâhî hükümleri çağ dışı görse de asıl çağ dışı olan insanı insan yapan ölçüden kopmuş anlayıştır. Tarih boyunca peygamberler yalnızca din anlatmadılar; çökmüş, çözülmüş, ifsat olmuş insanlığı ayağa kaldırdılar. Hz. Nuh, tufanın ortasında bir sadâkat gemisi inşa etti. Hz. Musa, firavunlaşmış güce karşı insan onurunu savundu. Hz. Muhammed Mustafa ﷺ ise karanlığın kalbine rahmetten bir medeniyet kurdu. Çünkü vahiy geldiği zaman yalnızca putlar kırılmadı; insanın içindeki zulüm de kırıldı.

Önce kalpler değişmelidir

Bugün yeniden aynı yol ayrımındayız… Ya modern çağın ışıklı karanlıklarında kaybolacağız yahut vahyin nuruyla yeniden insan olmayı öğreneceğiz.

Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki mesele yalnızca devletlerin değişmesi değildir. Önce kalpler değişmelidir. Çünkü beşerî sistemlerin çöküşü çoğu zaman içeriden başlar. Bir silsile şeklinde ilerleyerek insan-toplum-devlet, bu değişimden nasibini alır. Nitekim Rabbimiz “Bir toplum kendi özündekini değiştirmezse Allah hallerini düzeltmez” (Ra’d, 11) buyurmuş ve bir devrim yaşanacaksa bunun önce “insan”dan başlaması gerektiğini bize öğretmiştir.

Bir toplumun kurtuluşu, kanunlardan evvel vicdanla başlar. Bidayette de nihayette de mesele vicdandır. Bu yüzden sorulması gereken hayatî soru, “İlâhî hükümler uygulanabilir mi?” değil, “İnsanlık, ilâhî ölçü olmadan daha ne kadar ayakta kalabilir?” olmalıdır.

Bugün dünya; çok bilen, az tefekkür eden, çok konuşan,  az hisseden, çok kazanan lâkin huzur bulamayan insanların yorgun omuzlarında dönmektedir. İnsanlığın acilen merhamete, adalete, hikmete ve vahye ihtiyacı vardır. Kurtuluş yolu hâlâ açıktır. Fakat hakikat, yalnızca konuşanların değil, bedel ödeyip yaşayanların omzunda yükselecektir. Zira insanlık artık yeni bir teknolojiden ziyade, yeni bir vicdan beklemektedir. Ve belki de kıyamete doğru en büyük inkılâp, yeniden insan kalabilmeyi başarabilmekle mümkün olacaktır.

Söylenmemiş söz yoktur. Bizdeki her kelâm, hakikatin etrafında dönen muhlis gayretlerin cılız bir tekrarından ibarettir. Ancak şunu her ahval ve şeraitte önce kendimize sonra içinde bulunduğumuz topluma yüksek sesle haykırmaktan asla vazgeçmemeliyiz:

Bizler, “insanlık içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet” olma potansiyelini taşıyan ve eşref-i mahlûkat olma yolunda gayret gösteren inanmış erleriz. Bizlere karanlığı ve azgınlığı dayatan sözüm ona çağdaş tüm dinleri ve ideolojileri reddediyoruz ve yine bizleri aydınlığa çıkaracağına kalpten inandığımız “kopması mümkün olmayan sapasağlam ipe” sımsıkı sarılarak pak Resul’ün izinden yürüme kararlılığımız ilanihaye tek ülkümüzdür. Ancak bu şekilde insana yakışır onurlu bir yaşam mümkün olacaktır.

Ve’s-selâm, ve’d-dua, ve’l-cehd…

Kanarya Banu DAĞ

GRUBA KATIL