Musul Elden Nasıl Çıkarıldı – II
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Musul Elden Nasıl Çıkarıldı – II

Meclis’te, Lozan ile ve özellikle de Musul ile ilgili tartışmalar toplantı süresince devam etmiştir. Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey[1] Büyük Millet Meclisi kürsüsünde: “Lozan barış görüşmelerinde İngiliz Baş delegesi Lord Curzon, bizlere yani Kürt kardeşlerinize saldırıyor, hakaret ediyor. Kürdistan’dan gelen mebusların, Mustafa Kemal Paşa tarafından tayin edildiğini söylüyor. Kürt arkadaşlarınız için cahil diyor, Kürtleri temsil edemezler diyor. Cahilliğin anlamı, İngiliz politikasına uymamak ise; biz itiraf ederiz ki cahiliz.… Arkadaşlar, mebuslar tayin edilemezler, seçilirler. Millet, mebuslarını seçer. Bu açık gerçeğe rağmen, Lord Curzon, İngiltere’de mebusların tayin edilmelerine bakarak söylüyorsa, mazurdur. Çünkü kendilerini örnek almıştır. Yok gerçeği bilerek, gerçeğe aykırı olarak siyaset yapmak için söylüyorsa, kendisini bu kürsüden reddediyorum, arkadaşlarım reddediyorlar (“biz de reddediyoruz” sesleri). Burada Mustafa Kemal Paşa’nın tayin ettiği mebuslar, uşaklar yoktur (bravo sesleri, alkışlar). Burada, büyük bir milletin vekilleri vardır”[2] şeklinde konuşmaya başlamıştır. Kürsüde uzun uzadıya konuşan Yusuf Ziya Bey, bu arada ” (…) İşte o günlerde, o kara günlerde bu toplulukta seçime katılan ve bizi seçip buraya gönderen milletin vekilleri olarak Lord Cuzon’a bağırıyoruz ki; bizler Kürdistan’ın gerçek vekilleriyiz. Senden ve senin siyasetinden Musul’u istiyoruz. Ve alacağız (bravo sesleri, alkışlar). Bu hakkımızı, hukukumuzu Avrupa siyasetçileri teslimde tereddüt etmemeli ve gecikmemelidirler. Tereddüt eder ve gecikirlerse, petrol kuyularındaki İngiliz siyasetinin yanı başında kanlı kuyular hazırlayacak olanlar yine o Kürtlerdir (bravo sesleri, alkışlar)” diyerek hemen hemen bütün Kürt kökenli milletvekillerinin düşüncelerine tercüman olmuştur.[3]

Muş mebusu Hacı İlyas Sami Efendi ise, “Gazetelere göre, Lord Curzon’un barış masasındaki görüşmelerde harcanmış iki iğrenç kelimesi var. Biri; bağlı olmakla övündüğüm soy ve milletimin tahkiri. İkincisi, Kürt temsilcilerinin Mustafa Kemal Paşa’nın tayini ile mebus oldukları. Sözüme başlarken bir tarih olayından söz edeceğim. Basra’da, İngilizlerden bir kişi saldırıya uğrayınca, İngilizler limana Arapça bir levha astılar. Levhadaki sözün anlamı şöyle idi: “Kimse cahillik ederek bize bir fenalık yapmasın, o zaman biz cahillerin cahili oluruz.” İşte bu İngilizler; Türk, Kürt ve türlü namlar altında birleşip birlik olmuş bir toplumun, tek bir milletin bulunduğunu çok iyi bildikleri için bunları ayrılığa, anlaşmazlığa, ayaklanmaya yöneltmek istiyorlar. (…) Bence Lord Curzon’a söylenecek iki şey vardır. Kazım Karabekir Paşa komutasının Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) yazdığı zafer tarihlerinde bayrağını, mızrağını, atını oynatan, temiz Kürt soyu ve Kürt ulusu idi. Yunan gibi adi ve alçak düşmanı kaderi olan felaket çukuruna gömerken, dökülen kanlar yine Türk ile Kürt’ün kanıydı. Bundan ötürü, şu iki fedakârlığı yapan ve kendi çıkarını Türk’ün kurtuluşunda bulan Kürtler, mutluluğu da Türk’le Kürt’ün birliğinde bilirler. Lord Curzon bilmelidir ki; barış masasında çıkarlarının ve onurunun onaylamasını ve haklarının verilmesini bekleyen Kürtler, Musul’u almayı kendilerine görev saymışlardır.”[4]

Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey de meclis kürsüsünde aldığı sözde “Kürtlerin delegeleri ise Lozan’da karşılarındadır. Türklük ve Kürtlük hakkında söz söylemek, bize ait bir meseledir. Lozan’daki delegelerimiz iki kardeş olan Türkler ile Kürtlerin temsilcileridirler. Eğer görüşmelere politik düzenbazlıkların hâkim olacağını anlarlarsa, onun cevabını vermek üzere buraya geleceklerdir” demişti.[5]

Meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri, Musul’un Kürt vatanı olduğunu söyleyerek Musul’un kesinlikle bırakılmamasını istiyorlardı. Ortam öyle gergindi ki, o ana kadar duruma pek müdahale etmeyen Mustafa Kemal bile İsmet Bey’in diplomatik tecrübesinin yetersizliğinden yakınan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümüştü.

musul

Ama ne yazık ki, bütün bu tartışmalara rağmen Lozan heyet sorumlusu ve Dışişleri Bakanı İsmet İnönü, Lord Curzon’un blöfünden korktuğundan 4 Şubat 1923’de; “Salt barışın yapılmasına engel olunmamasını sağlamak amacıyla, Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde yapılacak anlaşmayla çözümlenmek üzere, Musul sorununun konferans programından çıkartılmasının yerinde olacağını düşünmekteyiz”[6] diyerek Musul’un kaybedilmesinde ilk adımı atmıştır.

İsmet İnönü daha sonra hatıralarında Musul’un kaybı konusunda şu itirafta bulunmuştur: “… Musul meselesinde bir anlaşmaya varabilmek için Cemiyet-i Akvam’ın Lahey Mahkemesi’nin tarafsızların ve taraflıların bütün mekanizmaları sırayla işletildi. Bütün bu muameleler meydana gelirken münasebetler vakit vakit akıbet için endişeler doğuracak zehirli safhalardan geçti. Nihayet Musul meselesi üzerinde varılan anlaşma aşağı yukarı Lozan’da İngiltere hükümetinin takip ettiği esaslar çerçevesinde kaldı. Şüphesiz bu bizim için tatminkâr bir netice olmadı…”

Görülüyor ki, ilerleyen zaman içerisinde İsmet Paşa, Musul konusunda verdiği karardan pişman olmuş ve alabileceğinin en azını alarak konferanstan ayrıldığının farkına varmıştır. Ne acıdır ki, Lozan’da olması muhtemel bir anlaşmanın önünde engel teşkil etmesin diye bile bile Musul feda edilmiştir. İnönü hatıratında Musul konusuna şöyle devam etmiştir: “… Lozan Konferansı, Musul meselesini de diğer devletlerin talepleri ile beraber barış olmaksızın ileri bir zamana erteleyecekti. Lozan’dan sonraki safhalarda da mesele aynı derecede ehemmiyetini muhafaza etti. 1926 anlaşmasında fedakârlık etmeseydik barış yine tehlikeye girerdi. Çünkü Lozan’ın Musul ile ilgili hükmü emir içerikli değildir. Yani dokuz ay zarfında hallolacaktır diye bir hüküm var. Hallolunmazsa anlaşma muallâkta kalabilirdi. Bu takdirde ne gibi tehlikeler geleceği tahmin olunamazdı. Bu safhada bizim için en önemli şey antlaşmanın neye mal olursa olsun devam etmesiydi…”[7]

Aynı heyette delege olarak görevli ve heyette de ikinci başkan olan Dr. Rıza Nur ise İnönü ile aynı düşünmemekte ve İnönü’nün bu tavrına karşı çıkmaktaydı. Rıza Nur bu durumu hatıralarında şöyle belirtmektedir; “… Lozan’da, Musul müzakereleri bir müddet şifahen devam etti. Sonra nota halinde konuşmayı kaydettirdik. İsmet sürekli bana; ‘Gel şu Musul’u verelim de kurtulalım’ diyor. Ben de; ‘Olamaz, Musul bizim en mühim meselemizdir. Orası böğrümüzdür, böğrümüze hücum da buradan yapılır. Hem de ilerleyen zaman içerisinde başımıza bir Kürdistan fikri çıkar. Çalışalım. Kurtulmak ihtimali vardır diyorum. O da; ‘Etme, sonra boşa olur, anlaşma olmazsa her şey yarım kalır’ diyor. İngilizler; size Musul’u vermek demek, sizin Bağdat’a inmeniz demektir diyorlar. Anlaşılan bu ihtimalden korkuyorlar. İsmet benden habersiz Ankara’ya yazdı. Hükümet Genelkurmay Başkanlığı’na sormuş. Fevzi Paşa (Çakmak) Musul’u almalı demiş. Bu bana kuvvet oldu.

İngilizler ile özel görüşmelerde epey ilerleme oldu. İngilizler bize geldiler. Yeni teklifte bulundular. Ellerinde haritaları vardı. Hududu çizmişlerdi. İşte dediler Musul’un hemen kuzeyinden sınır çizmişler ve Süleymaniye sancağını bize bırakmışlardı. Bu büyük bir şeydi. Demek Musul’u almak için ümit artıyordu. Bizim askerî danışmanımız Tevfik (Bıyıklıoğlu); … Süleymaniye’den ne çıkar buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilmez bile, başımıza bela olur dedi. Ben oraları bilmem, asker de değilim. Görüyorum İsmet de bunları ondan soruyor…”[8]

Tartışmaların uzadığını gören Mustafa Kemal müdahale edecek ve uzunca bir konuşma ile polemikleri sonuçlandırmaya çalışacaktır. “Musul’u vermemekte ısrar edersek muharebeye dâhil oluruz” diyen Mustafa Kemal üyelere, karar verecekleri siyaseti enine boyuna, neticeleri ile beraber “suhuletle” değerlendirmelerinin gerektiğini hatırlatacaktır. Konunun Musul’un milli sınırlar içinde yer alıp almadığına çekilerek çözümüne giden yolun engellendiğini ifade eden Mustafa Kemal, “Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile’nin isabet-i hazarıdır. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur” şeklinde görüşünü bildirecektir. Celseyi kapattığı sözler ise yine M. Kemal Paşa’nın Musul Meselesi’ndeki durum değerlendirmesini yansıtıyordu:[9]

“Musul Meselesi’nin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya talik etmek demek, ondan sarf-ı nazar etmek demek değildir. Belki, bunun istihsali için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana intizardır. Bugün sulh yaparız, bir ay sonra, iki ay sonra Musul Meselesi’ni halletmek istediğiniz vakit bu meselede karşınıza yalnız İngiliz değil, Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yalnız karşı karşıya kaldığımız zaman İngilizlerle karşılaşacağız. Bundan menfaat var mıdır yok mudur? Bunu meydana çıkarmak gayet kolaydır. Maruzatımı ikmal ve itmam için tekrar ediyorum ki mes’ele bunu takdir etmek ve tağyir etmekten fazla hey’eti murahhasayı müzakeratı sulhuyide mutavassıt teklifinden can alacak noktaya karar vermektir. Musul Meselesi’ni bugünden halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız, dersek; bu mümkündür. Musul’u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul’u aldığımızı müteakip muharebenin hemen hitam bulacağına kani olamayız. Şüphesiz, orada bir harp cephesi açmış olacağız. Yani, bunu ayrıca mevzubahis etmek isterseniz mahzurlar kendi kendine meydana çıkar.”[10]

Böylece konuya son noktayı Mustafa Kemal koymuştur. Kürsüye çıkıp Misak-ı Millî’nin belli bir sınır çizmediğini, sorunu bir yıl ertelemenin Musul’dan vazgeçmek anlamına gelmediğini, eğer istenirse Musul’un askerî yollardan alınabileceğini, ancak savaşa girmenin son derece sakıncalı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in isteğiyle, bağımsızlığı tehlikeye düşürecek bir anlaşmanın imzalanmaması, ısrar edilirse savaşılması koşuluyla hükümete güvenoyu istenmiştir.

Ankara’da Lozan’dan gelen heyetle görüşen Mustafa Kemal ile Rauf Bey Başbakanlığındaki hükümet, Musul sorununu erteleyerek, bir anlaşmaya varmayı benimsedi ve bu doğrultuda Müttefik devletlerine, bir karşı proje sunmayı kararlaştırdı. Aslında bu karar, Musul’u İngilizlere bırakma yolunu açan ilk adımdı. Fakat o günkü koşullarda, böylesi bir çözümü TBMM’ne ve Türkiye kamuoyuna kabul ettirmek neredeyse imkânsızdı. Çünkü Kurtuluş Savaşı yıllarca Misak-i Milli şiarıyla verilmiş, Misak-i Millî’den hiçbir ödün verilemeyeceği her defasında vurgulanmış ve zafer bu temel üzerinde kazanılmıştı…

Hükümet öneriyi geçirebilmek için, esasında Musul’dan vazgeçilmediğini sadece sorunun geçici olarak erteleneceğini, eğer Türkiye ile İngiltere arasında anlaşma sağlanmazsa sorunun Milletler Cemiyeti’ne gideceğini ve orada çözüm yoluna başvurulacağını vurguluyor, aksi halde eğer Musul sorunu ertelenmezse anlaşma imzalanamayacağını, bu durumda İngilizlerle savaşa girme durumunun doğacağını, Türkiye’nin ise savaşacak gücü olmadığını vurgulayarak milletvekillerini tehdit ve baskı altına alma yoluna gitmişti.

Bu tutum Türk kökenli çoğu milletvekilini susturmaya ve öneriyi benimsemeye yetmiştir. Görüldüğü kadarıyla söz konusu edilen topraklar, Kürt toprakları olduğu için gereğinde birtakım başka menfaatler karşılığı başkalarına terk edilebileceğini düşünüyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla hükümetin düşüncesi de bu doğrultudaydı.

Fakat Kürt kökenli mebusların, göz göre göre Kürt topraklarının elden çıkarılmasını kabul etmeleri düşünülebilecek bir şey değildi. Hükümetin ve Türk kökenlilerin Musul’u terk etme düşünceleri, Kürt milletvekilleri arasında derin bir kaygı ve güvensizliğe yol açmıştı.

Nasıl oluyordu? Anadolu’nun Rumlaştırılması ve Ermenileştirilmesine karşı iki kardeş millet olan Türk ve Kürtler birlikte savaşmışlardı. Misak-i Milli sınırları çizilirken Türklerle Kürtlerin üzerinde yaşadıkları topraklar esas alınmıştı. Her iki milletin evlatları bunun için kanlarını akıtmışlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi her iki halkın, hükümet, her iki halkın hükümetiydi. Her iki kardeş halk eşit hak ve menfaatlere sahip olacaklar, yeni devleti beraber inşa edeceklerdi. Fakat nasıl oluyordu da şimdi hükümet ve TBMM üyelerinin çoğunluğu, Musul olmadan bir antlaşma imzalamak için çırpınıyorlardı? Üstelik Suriye hududunda, 1921’de yapılan antlaşmada Fransızlara bırakılan Kürt topraklarının geri alınması için Lozan’da herhangi bir talepte bulunulmadığı gibi, şimdi de Musul terk ediliyordu. Evet, ne oluyordu? Yoksa yollar ayrılmaya mı başlıyordu?[11]

Sorun, mecliste görüşülürken, Kürt kökenli milletvekilleri, işte böylesi kaygı ve düşüncelerle kürsüye çıkıyorlardı. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey, Musul’suz bir barış antlaşmasına şiddetle karşı çıkıyor “olmazsa savaş çıkabileceği” tehdidine karşı, ülke işgal edilirken, çok daha ağır koşullarda halkın savaşı göze aldığını, memleketin bugün dünden daha elverişli koşullarda olduğunu vurguluyor ve şöyle diyordu: “Bir taraftan İzmir işgal edilmiş, bir taraftan Bursa’ya kadar düşman geliyor, diğer taraftan Eskişehir’e kadar düşman ilerliyor, biz buradan hicret ediyoruz. O gün mukavemet gösterdiniz efendiler. O gün mukavemet gösterirken ve beş senelik bir harbten çıkmış olan millet, yavrusuyla, evladıyla yanıyorken üç dört yüz bin kişilik bir ordu ihraz ederek, gayenin istihsadine sevk eden bu millet, bu Meclis, ne oldu ki efendiler memleketlerini istirdat, arazisine bir misli zam, evladını bir misli tezyid ettiği halde, karşısında bir düşman olmadığı halde bugün yanlış bir harekette devam ediyor.”[12] Esasında hiç de savaş yanlısı olmadıklarını, barışa istekli olduklarını, ama her şeye rağmen barış yapmak için yalvarmadıklarını belirten Hüseyin Avni Bey, Musul sorununu erteleyelim demenin milletle alay etmek olduğunu şu sözleriyle vurguladı: “Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler. Musul’u bir sene bekletme durumunda bulunacak. Bu ne demektir efendiler? Bu milletle alaydır. İngilizlerden Mısır’ı aldınız, Kıbrıs’ı aldınız mı efendiler? Musul’u bugün sana vermeyen yarın niçin versin?”[13]

Görüşmeler sırasında kürsüye çıkan Erzurum Milletvekili Mustafa Durak Bey, “Musul gayet mühim bir meseledir. Bendeniz bugün harbin Çanakkale’sini ne kadar mühim görüyorsam, Türkiye için Erzurum’u, Kars’ı nasıl mühim görüyorsam Musul’u da o kadar mühim görüyorum” diyor ve ” Musul meselesini geleceğe devretmek, aradan zaman geçirmek zannediyorsam doğru değildir” şeklinde görüş belirtiyordu.[14]

Lozan’da verilecek tavizlere en çok karşı çıkan ve özellikle Musul’un terk edilmesi karışında en çok kaygı duyan Bitlis Milletvekili Yusuf Bey’di. Türk heyetinin Lozan’da Suriye sınırında yeni düzenleme talebinde bulunmamasını da eleştiren Yusuf Ziya, Musul’un terk edilmesine karşı duyduğu kaygıyı şu cümlelerle ifade ediyordu. “Bu hususta söz söylemek benim için vazife olduğundan söyleyeceğim. Musul’un vaziyeti coğrafyası, münasebatı ırkiyesi, şekli teşekkülü, teşkilatı siyasiye ve içtimaiyesi badessulh bir dakika bile İngiliz siyaseti altında, İngilizlerin muamelesi altında, İngilizlerin mandası altında kalmağa muhtehammil değildir. Efendiler burada söylüyorum. Allah sesimi işitiyor. Heyeti celile sesi işitiyor. Bırakılırsa açık tabir ile felaketi daidir.”[15] Meclisteki görüşmeler ilerledikçe, sonucun ne yönde gelişeceği açığa çıkmıştı. Durumu anlayan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, kürsüde yaptığı konuşmayı şu sözlerle bitirmiştir: “Binaenaleyh son söz arkadaşlar: sözümün birinin yapılmayacağına kanaat getirdim. Allah hazır, tarih hazır, elinizi vicdanınızın üzerine koyun, nasıl bilirseniz öyle yapın (Alkışlar).”[16]

Urfa Mebusu Bozan, Ali Saip; Mardin Mebusları Derviş Mithat, İbrahim, Necip ve Esat; Muş Mebusları Abdulgani, Osman Kadri; Siirt mebusları Mehmet Kadri, Haci Nuri: Ayıntap Mebusu Ali Cenani; Bayazit mebusu Ali, Siverek mebusları Sırrı ve Bekir Sıtkı, Abdulgani; Dersim Mebusları Mustafa, Mustafa, Abdullah Tevfik; Erzincan mebusu Hüseyin; Kars mebusu Fahredin; Van mebusu Hakkı, Genç mebusları Haydar, Celal; Sivas mebusu Vasıf; Ergani mebusu Memet Emin; Bitlis mebusları M. Arif, Sadullah, Derviş, Resul; Diyarbekir mebusu Hacı şükrü Malatya mebusu Feyzi ve diğer kimi illerden bazı mebuslar verdikleri önergede, Suriye sınırının 1921 Fransız anlaşmasıyla düzenlenen biçimiyle kalmasına razı olmuyorlardı. Ama Lozan’a götürülecek projeye de konulmamasını ve daha sonra Fransızlarla yapılacak ikili görüşmede çözümlenmesini öneriyorlardı. Mardin mebusu İbrahim, tek başına verdiği bir önergede ise Suriye hududunu düzeltme isteminin kesinlikle Lozan’a götürülecek projede yer almasını istiyordu.[17]

Mustafa Kemal ve Ankara hükümeti, TBMM’de bildik politikaları devreye sokarak Musul’suz bir anlaşma yapmak üzere kolları sıvamışlardı. Ancak I. Meclis’te bulunan II. Grup Milletvekilleri problemdi; Lozan’ı bu mecliste bu şekilde geçirmek mümkün değildi. Bu nedenle Mustafa Kemal, Meclis’i yenilemek için hareket geçmiş ve 1 Nisan 1923’de fesh etmiştir.[18] Mustafa Kemal, hükümetin, devlet bürokrasisinin ve ordunun da gücünü kullanarak II. Gruba mensup bütün muhalifleri tasfiye etmiştir. Buna rağmen Eskişehir’den Emin Sazak, Gümüşhane’de ise Zeki Kadirbeyoğlu[19] bağımsız olarak seçilmişlerdir. Mustafa Kemal, bir yandan muhalefetsiz bir meclis, kendi deyimiyle ‘kız gibi bir Meclis’[20] oluştururken, diğer yandan da Lozan görüşmelerinin yeniden başlaması için hazırlık yapmaktaydı.

Zaten daha önce 8 Mart günü İsmet Paşa Fransa, İngiltere ve İtalya’nın dışişleri bakanlıklarına 115 sayfalık bir nota göndermişti. Notanın ekindeki -ılımlı bir dilde kaleme alınmış- memorandumda, Ankara’nın arzuladığı değişiklik ve eklentiler, 31 Ocak tarihli Müttefik taslağıyla yan yana gösteriliyordu. Bu teklif Ankara’nın, Şubat’ın ilk günlerinde İsmet Paşa tarafından geçici olarak kabul edilen siyaset ve toprak anlaşmalarını (özellikle Musul, Karaağaç ve Trakya sınır sözleşmesini) genel olarak kabul ettiğini gösteriyordu ve Türkiye’nin konferansın askıya alınması öncesinde Boğazlar Sözleşmesi’ni kabul ettiğini teyit ediyordu.[21] Lozan ile ilgili ikinci toplantı ise 23 Nisan’da başlamış ve 24 Temmuz 1923’e kadar devam etmiştir. Bu görüşmeler esnasında İsmet İnönü ile Hükümet arasında sıkıntı eksik olmamış hatta İnönü hükümetin kendilerine güvenmediğinden şikâyet etmiştir. ”Bize karşı itimatsızlık (güvensizlik) ve ademi kifayetimiz (yetersizliğimiz) hakkında mütemadiyen izhar buyurulan ( açığa vurulan) kanaat devam ettikçe, bizim vasıtamızla sulh akdi, ihtimal dışındadır.”

O zamana ait muhabere ve vesikalar şunu göstermektedir ki, eğer Mustafa Kemal desteklemeseydi, İsmet Paşa’nın Lozan’a gönderilmesi gibi, Lozan’da kalması ve sulh müzakerelerini tamamlayarak muahedeyi imzalaması da kabil olmayacaktı.[22]

Bu görüşmeler esnasında İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Bey ihtilafı giderilemez boyutlar kazanmıştı. Başbakanın uyarıları arasında “Musul bizim olacaktır” özel bir yer tutmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa ise İsmet Paşa’ya yakın davranıyordu. Lozan’daki baş temsilci artık hükümeti aşarak Gazi ile temas kuruyor ve Musul’un gündemden çıktığı barış antlaşmasının imza yetkisini Mustafa Kemal’den bekliyordu. Oysa bu yetki ve görev hükümette idi. Ancak Mustafa Kemal olaya müdahale ederek İsmet İnönü’ye gönderdiği telgrafla imzalama yetkisini verdiğini söylemekteydi. Mustafa Kemal 19 Temmuz 1923 tarihli telgrafta şöyle demekteydi:

“Lozan’da İsmet Paşa Hazretlerine,

18 Temmuz 1339 tarihli telgrafnamenizi aldım. Hiç kimsede tereddüt yoktur. İhraz eylediğiniz (kazandığınız) muvaffakıyeti en sıcak ve samimi duygularımıza tebrik ederek, usulen imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz kardeşim.”[23]

İnönü de 20 Temmuz 1923 tarihinde gönderdiği cevabi telgrafta:

“Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,

Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış, yaptırmış bir adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim, pek sevgili aziz kardeşim. Aziz Şefim…”

Daha sonra Başvekil Rauf beyle, Meclisin İkinci Reisi Ali Fuat Paşa (Cebesoy) Lozan’ın imzalandığı haberini Mustafa Kemal’e ulaştırmak üzere Çankaya’ya giderler. Mustafa Kemal telgrafı okumaya başlayınca “Gazi heyecandan sapsarı kesildi. Gözlerini telgraftan ayıramıyordu. Arada geçen tebrik, teşekkür cümlelerine rağmen heyecanı hala devam ediyordu:

-Sevinçten bir türlü kendimi toparlayamıyorum. Bir kahve, sigara içersek belki kendimize gelebiliriz” demiştir.[24] Böylece İsmet Paşa Atatürk’ün onayı ile 24 Temmuz 1923’te Muahedeyi, Birinci Meclis’teki bunca muhalefete rağmen Musul’u dışarıda bırakarak imzalamıştır.

11 Ağustos 1923’te, Millet Meclisi, İkinci dönem çalışmalarına başladığı gün, İsmet Paşa da Lozan’dan Ankara’ya dönmüştür. 13 Ağustos’ta Meclis, Gazi Mustafa Kemal’i yeniden başkanlığa seçmiştir. Ali Fuad Paşa da gene İkinci Reis olmuştur. 14 Ağustos’ta da yeni kabine kurulmuştur. Başvekilliğe Fethi Bey (Okyar) getirilmiştir. Lozan antlaşmalarının tartışılması da 23 Ağustos’ta tamamlanmıştır. Aynı gün Lozan Antlaşmaları oylama sunulmuştur. Oylamaya 107 milletvekili katılmamıştır. Toplam 334 milletvekilinden 227 milletvekili katılmıştır. 213 kabul, 14 red oyu kullanılarak Lozan onaylanmıştır.[25] Lozan Antlaşması’nın 3. maddesine göre eğer 9 ay içinde Türkiye ile İngiltere, Musul konusunda kendi aralarında bir anlaşmaya varmazlarsa sorun Milletler Cemiyeti´nde çözülecektir. (Devam edecek)

 

 

 

[1] 1925 Şeyh Said Kıyamı sırasında Cıbranlı Halit Bey´le birlikte Bitlis´te idam edilmiştir.

[2] Mahmut Goloğlu, Milli Mücadele Tarihi-V 1923 Türkiye Cumhuriyeti, T. İş Bankası Yayınları, 1. Bsk. Ağustos 2011, İstanbul. s.75-76

[3] Goloğlu, age. s.77

[4] Goloğlu, age. s77-78

[5] Goloğlu, age. s.79; http://www.kerkuk-kurdistan.com/kerkukek.asp?ser=3&cep=9&nnimre=697

[6] Dr. Kemal Melek, İngiliz Belgeleriyle Musul Sorunu(1890-1926), Üçdal Neşriyat Yayınları, tarihsiz, İstanbul, s.43

[7] http://www.milligazete.com.tr/lozanda_kahreden_kayip_musul_2/ahmet_anapali/kose_yazisi/20437

[8] http://www.milligazete.com.tr/lozanda_kahreden_kayip_musul_2/ahmet_anapali/kose_yazisi/20437

[9] Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz Yayıncılık, 1995, İstanbul, s.216

[10] TBMM. Gizli Celse Zabıtları, cilt:3 T. İş Bankası Yayınları, 1985, Ankara, s.1318

[11] https://muradciwan.com/2013/10/30/musul-gercegi-ve-tarihi-haklar-masali/

[12] TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 4, İş Bankası Yayınları, Ankara 1985 s. 92

[13] Age. s. 93

[14] Age. s.153

[15] Age. s.162

[16] Age. s.165

[17] https://muradciwan.com/2013/10/30/musul-gercegi-ve-tarihi-haklar-masali/

[18] Mustafa Kemal’in Meclis’i bu şekilde feshetmesi Mehmet Altan, Fikret Başkaya gibi yazarlar tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk darbe olarak nitelendirilmiştir.

[19] Gün Sazak daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na katılmış, Zeki Kadirbeyoğlu ise tek başına muhalefetine devam etmiştir.

[20] http://www.kanalahaber.com/haber/gundem/1923-secimleri-zulumdu-197127/

[21] Sevtap Demirci, Belgelerle Lozan, Alfa Yayınları 3. Bsk. Aralık 2015, İstanbul, s.172; ayrıca bkz; Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, 1. c., Remzi Kitabevi, tarihsiz. s.256

[22] Aydemir, age. s.260

[23] Aydemir, age. s.264

[24] Aydemir, age. s.265-266

[25] Daha geniş bilgi için bkz; http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

 

GRUBA KATIL