Kardeşler Kavga Eder mi?
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Kardeşler Kavga Eder mi?

Hamd olsun Rabbimiz Allah’a ve salât-selam olsun önderimiz Rasulullah’a.

Su misali çağlayıp duran insan, düşüncelerinin ve davranışlarının ne olacağı kestirilemeyen bir özelliğe sahiptir. Fıtratında, mayasında daimi döngüler mevcuttur. İnsan, fıtratının kabul edeceği tek din olan İslam’la şereflendiği ölçüde insandır. Zira değer, Rabb katındadır; izzet, Var edenin yanındadır. Onun razı olduğu, Onun sınırlarını belirlediği bir hayatı yaşamaya azmetmekten öte bir gaye, insan için malayanidir. Bu hakikatin farkındalığını üzerine alabildiği kadar dünya üzerindeki adımları anlam bulur insanın. Tarihten günümüze hayırla yâd edilen ve hala örnek alınan şahsiyetlerin İslam safında, fıtratlarının yolunda olduklarını anlamamız güç değil. Yani insan, İslam’la insandır. Hakkın ve Hakikatin çağrısını tüm hücrelerinde canlı tutmaya azmetmek halinde olanlar, ebedi kurtuluşun yolunu bulmuşlar demektir.

kardesler

İşte bu evsaftaki insanlar, yani Müslümanlar, birbirlerine karşı kardeşlik bağıyla bağlıdırlar. Kardeş oldukları kadar iyidirler, kardeş kaldıkları kadar hayatın yükünü kaldırabilirler, kardeşlik ruhunu yaşattıkları kadar canlı dururlar, kardeşlik bilinciyle yol aldıkları kadar mutlu ve huzurlu olurlar.

Kardeş olmanın ve kardeşçe yaşamanın öncesinde; insan olmanın ve insani özelliklerin taşındığının gerçeği göz ardı edilmemelidir. Daimi deveranlar nükseden insan fıtratından, bazen olağandışı hareketler ve sözler zuhur edebilir; beklenmedik haller ve tavırlar sergilenebilir. Bu, onun insan olmasından, mayasına öylesi nitelik katılmasından ötürüdür. Ve tabi ki, hepsinden öte insan eşref-i mahlûkattır. Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu da ayrı bir yönüdür insanın. Sözlerimiz, eşrefliğinin harici olan durumlara atıftır.

Tüm bu hususiyetleri belirttikten sonra, Rabbimizin şu ayetini zihnimize kazımaya çalışalım, mealen: “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allahın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever.” (Hucurat Suresi, 9)

Ayette dikkati çeken en önemli husus, kanaatimizce, mümin oldukları halde vuruşan, savaşan, kayga eden insanlardır. Ortada iki topluluk, iki gurup, iki taife var. Ve bunlar, iman eden, mümin olma şerefini kazanan insanlardır. Lakin vuruşuyorlar, kavga ediyorlar. Demek ki, aralarındaki bir mevzudan, bir husustan ötürü çıkan anlaşamamazlık üzerine çözümü dövüşte, kavgada, vuruşmada buluyorlar.

Aslında bu meyanda, tarihten birçok örnek verilebilir. Habil ve Kabil kardeşlerin kavgasını ayrı tutarsak, Musa ve Harun peygamberlerin kısa vadedeki vuruşmalarını örnek gösterebiliriz. Tabi ki onların gayesi, dönek bir kavmi daima hakikat çerçevesinde, müstakim yol üzerinde tutmaktı. Musa aleyhisselam’ın bir müddetliğine kavminden ayrı kalması ve onları kardeşi Harun aleyhisselam’a emanet bırakmasının akabinde; azgın kavmin içerisinde, daha bir azgın olan Samiri’nin buzağıyı ilahlaştırmasına karşı, kardeşi Harun aleyhisselam’ın baş gelememesinin kavgası olmuştur iki elçi kardeş arasında. Ama kısa metrajlı ve ani bir kavga olmuştur bu. Yine Yusuf aleyhisselam’ın kardeşlerini hatırlayabiliriz peygamberler tarihinden.

Ayetin (Hucurat Suresi, 9) tefsirine baktığımızda bazı müfessirlerimiz, bu ayetin iniş sebebinin Evs ve Hazreç kabilesinin aralarındaki kavgadan ötürü olduğunu belirtirler. Yani gündemde bir kavga, dövüşme, çarpışma, vuruşma hâkim. Ve bu insanlar; müminler, yani kardeşler. İslam’la şeref bulmuş, izzeti solumuş insanlardır. Aralarındaki mesele her ne ise, sonucu kavgaya kadar gider. Müfessirlerimizin bazıları da, bu ayetin daha başka olaylara müteallik olarak indirildiğini söylerler. Her ne sebeple indirilmiş olursa olsun, iki guruptan, iki topluluktan ve kavgadan-anlaşamazlıktan dem vurulmaktadır. Muhataplar, Rabbe teslim olmuşların ve imanın lezzetini benliklerinde içselleştirmiş olanların zümresindendir. Geride kalanlara düşen, onları seyretmek ya da kavgayı kızıştırmak değil, onların arasını bulmak, haklıdan yana olmak ve adil davranmaktır. Meselenin nirengi noktası; “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım etmektir.” Zira kardeşini, bulunduğu haksızlık hali ve ortamı içerisinden çekip çıkarmak, ona yapılan en büyük ve en güzel yardımdır, iyiliktir. Ayette de görüldüğü üzere Rabbimiz, mealen; aralarını bulun ve haklının yanında olarak hareket edin buyuruyor. Ve sonrasında gelen ayetle olay daha da pekiştiriliyor: “Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allaha karşı gelmekten sakının ki Onun merhametine nail olasınız.” (Hucurat Suresi, 10) Müminlerin kardeş olmalarının haricinde başka bir çıkar yolları yoktur. Kardeşlikleriyle anlam ve değer bulurlar ve dünyaya kardeşlikleriyle anlam ve değer katarlar. Zira onlar, kan bağıyla değil; iman ve akide bağıyla birbirlerine bağlanmış, kenetlenmişlerdir. Onlar tağutu reddedip Allah’a sımsıkı bir imanla bağlanmış ve kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmışlardır. (Bakara Suresi, 256) Böylesi muhteşem ve mükemmel bir bağlılık, kenetlenme içerisinde olan kardeşlerin görevi, birbirlerinin arasını bulmak, düzeltmektir. İnsan olmaklıktan ötürü, hataya düşme, nefsî davranma ve bencil hareket etme durumu hâsıl olabilmektedir. Fakat insana/kardeş olana yakışan şey; hatadan, yanlıştan tevbe arınmasıyla uzaklaşmak ve Hakkı tutup kaldırmaktır. Ve tabi ki adil davranmaktır; çünkü Allah Azze ve Celle, adil davrananları sevdiğini belirtiyor.

Cemel ve Sıffın savaşlarını da hatırlarsak o zaman da, müminlerin zor imtihanlarını görebilir, sezebilir, kardeş kavgalarının en zorlusunu, en ağırını müşahade edebiliriz. Olayın tarihi mecrasına girmeden, burada Rasulullah’ın bir hadisini hatırlamakta fayda var. Bu hadis-i şerif, başından beri değindiğimiz mevzuyu tamamlar niteliktedir Allahualem: “Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem birbiriyle kavgalı iki kişinin kapıda bağırıp çağırdıklarını duydu. Borçlu adam, alacaklı olandan, alacağının bir kısmını bağışlamasını ve kendisine anlayışlı davranmasını istiyordu. Alacaklı olan ise:

– Vallahi yapmayacağım, diyordu.

Onların yanına çıkan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– Nerede o iyilik yapmayacağım diye yemin eden adam, diye sordu.

Alacaklı olan:

– Buradayım ey Allah’ın Resûlü! Tamam, nasıl istiyorsa öyle olsun, dedi.” ( Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19)

Burada alacaklı olan Sahabî, hatasını hemen anlıyor ve Rasulullah’ın sözünü ikilemeden taşı gediğine koyuyor. İşte olması gereken budur. İşte mümin tavrı böyledir ve hep böyle olmalıdır.

Meseleyi, yakın tarihimize ve günümüze uyarladığımızda, Afgan cihadından sonra Afganlı Müslümanların kendi aralarındaki kavgalarını, Iraktaki Şii-Sünni çatışmasını ve yine Filistin’deki ve diğer Müslüman coğrafyalardaki direniş hareketlerinin, zaman zaman kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklarını görebiliyoruz. Ve olayı Türkiye sathında değerlendirmeye tabi tuttuğumuz vakit, gerek aynı İslamî oluşum içerisinde bulunan şahısların kendi aralarında, gerekse cemaatler arası anlaşmazlık ve kavgalara bakılarak meselenin ehemmiyetini daha bir kavrayabiliriz.

İpler gerildiğinde, aralar kızıştığında bir taraf muhakkak gerginliği gevşetmekten yana olmalıdır. Gerilen ip, tek taraflı gevşetilmeye başlatıldığında gayri ihtiyarî bir taraf, diğer tarafa yakınlaşmış olacaktır. Gönül ister ki, iki taraf da gevşetici mahiyette bir tavır sergilemiş olsun. Kavganın, olayın dışında olan kardeşler, izleyici ve “bana ne”ci bir tutum sergilememelidir, nitekim sergileyemezler de! Arayı bulmalı, barıştırıcı vasıfta olmalıdır. Zira insan olunması hasebiyle, anlaşamazlıklar ve kavga hali damarlarda gezinir durur. En ufak bir boşlukta hemen aralara sızı verir ve onulmaz yaralara sebep teşkil edebilir. Tabi iman ehli için böyle bir durum söz konusu değildir.

Şu halde, diyebiliriz ki, kardeşler kavga edebilirler. Fakat ayrışmak, hatayı anlayıp tevbe etmek ve tekrar iman bağını güçlendirmek suretiyle; Hakkın şahitliğini tekrar samimiyetle ve içtenlikle yürüterek, çağlara ve nesillere numune-i imtisal olmaklığı ğöğertmelidirler… Şunu da bilmelidirler ki, hata ve günah insan içindir, insana özgüdür. Hataya meyyal olan insan, hataya düştüğünü fark ettiği anda, nasuh bir tevbeyle Rabbine yönelirse, hem kulluğunu hem de kardeşliğini kanıtlamış olur. Pek tabi ki, insanın hatasını kabullenmesi büyük erdemdir. İşte bu erdem, kardeşlikte anlamını bulur. Bu dünyada, yanlışlarını kabullendiklerinde, insanlar karşısında küçük düşecekleri kanısına varanlar bilmelidir ki, esasen Hakk katında dereceleri yükselecektir.

Rabbimizden niyazımız, Mümin kullar, incir çekirdeğini doldurmayan meselelerden ve İman kardeşliğiyle bağdaşmayan hususlardan ötürü birbirlerini kıran, rencide eden ve kavgaya-vuruşmaya kadar varan tutarsızlıklardan, olmazlıklardan beri olsunlar. Ve vahdetimize halel getirici kardeşlik dışı düşüncelerden, anlayışlardan ve tavırlardan vazgeçsinler inşallah.

 

GRUBA KATIL