Günleri bir olanın kalbinde yeşerttiği her fidan, köklerine eğilmeye mahkûm olur. Müslüman; denizleri aşmakla, güneşin doğuşunu yönetmekle ve karanlık sermayeleri parçalamakla yükümlüdür. Odağını asla kaybetmez mümin, bulutları arzulayan hedefleri vardır. Mazlumların nefesini düzene sokmak için dökülür teri ve değerlerini mağdurluktan mağrurluğa yükseltmek için zihni daima kontroldedir. Fırtınaya tutulmamak için dinin merkezine yerleştirdiği azıklardan her dakika beslenir. Zamanı her daim kutsal bir emanet olarak görür ve nebilerin mirasını yaşatmak için onu yüce bir fırsat olarak addeder. Kutlu olanla puslu olanı ayırt etmek, yetimleşmiş yüreğine tarif edilmez bir naiflik bahşeder. Müslüman, adım attığı her yere hedeflerini de götürür ve onun yaşamını hakikaten yaşam kılan şey, hiçbir devirde ölüme terk etmediği uhrevi duygularıdır.
Bu dünyada yalnızca koltuğuna çıkan basamakları yükseltecek bilgilerle diri kalacağını ve doğruya ulaşacağını sanan beyinler, günün sonunda çürümeye mahkûmdur. Dünyada kalacağı üç günü kurtarmaya çalışan, akıbeti çoktan ateşlerle bezenmiş yüce (!) ruhlara bağlı olarak yaşayan, yıkıcı ihtiraslara sahip, kutsallarına sahip çıkan (!) ama ellerine geçen her fırsatta üzerlerine bir yığın kül atmaktan da geri durmayan hürriyetin kitabını yazmış diller, elbette hesap vaktinin geleceğinin de farkındadırlar.
Uhrevi duygular, şüphesiz mümini diri tutan şeylerin başında gelmektedir. Hayallerini süsleyen Firdevs, ona bu dünya çukuruna katlanabilmeyi öğretir. Tüm oksijenleri sömüren ucube öğretilere rağmen daveti yaşatabilmenin haklı onuruyla yaşarlar. Vahyin üflediği şifa ile çağın açtığı yaraları temizler. Yeniden başlar her şeye ve küfrün savurduğu darbeleri yerle bir etmeye ant içer.
İslam’a özgü şiarlar, müslümanın vaktini tertemiz bir nizama sokan yegâne hükümlerdir. Zira Müslüman, zalimin sonunu oturarak değil, cihadı kollayan yüreğiyle getireceğine inanır. En küçük keyifler bile zihnini rahatsız eder.
Tüm zilletlerin başı, şüphesiz boşluğa düşmüş bir bedene hapsolan ruhun sessiz feryatlarıdır. Ne yapacağını şaşırmış halde, etrafı görünmez halatlarla çevrili, terk ettiklerine karşı duyduğu pişmanlıkla daima hemhal olmak zorunda olan, çaresiz, bitap ve mahmur, öylece yaşayıp giden bu ruh, ölümün pençesinde savaşır durur. Hâlbuki savaşması gereken onca şey bir adım ötesinde onu beklemekte; kollarını açmış, ona yönelmesini ummaktadır. Neticede kişi, geçici olanın da hakkını verebilmeli. Bunun için de yolunu, kalıcı olanı önüne katıp çizmeli. Sonuçta işin temelinde yatan sermayenin farkında olmadan kazanç elde edebilmek mümkün değildir.
Kendini kurtarmak için rabbi bunca fırsat vermişken kişinin köşe bucak kaçıp ruhunu sömüren beyhude uğraşlara dalması kadar anlamsız şey yoktur. Sarf ettiği efor, ortaya koyduğu çaba ne içinse, neye dairse, hangi olgu uğrunaysa haşredildiği gün karşısına çıkıp “İşte buradayım!” diye haykıracak ve akıbetine giden yolun o son merhalesinde kendisine eşlik edecektir. Bunun düşüncesiyle diri kalanlar, elbette doğru olanın peşine düşüp gününün hiçbir saniyesini malayani işlerle geçirmezler.
Dünya, Kur’an’ın bahşettiği ahlak ile yaşayanlar için geçip giden değil, kuşlara verilen özgürlükten kendine pay alma yurdudur. Sevinçler, ebedi olana ulaşmanın ümidiyle yaşanır; korkular, feleğin soyut albenisiyle içine çekilip viran olmanın endişesiyle açığa çıkar. Ölçülü davranmayı, dinin hükümlerini hayatının her aşamasına yerleştirmeyi becerebilenler, işte ancak bunlar, kendini faniliğin çukurundan kurtarmayı başaranlardır.
Rüveyde Bera PALA

Follow