ABD’ye Güvenmenin Bedelini Sadece PKK/SDG Ödemiyor
Arşiv Genel Yazarlar

ABD’ye Güvenmenin Bedelini Sadece PKK/SDG Ödemiyor

 

Emperyal ülkeler her dönemde kendi kirli ve kanlı projelerini uygulamak için –birbiriyle tenakuz gibi görünen- onlarca senaryoyu aynı anda devreye sokarlar. Bu senaryoları boşa çıkarmak ancak bölgeyi, bölge halklarını ve emperyal ülkeleri çok iyi tanıyan ve karşılığında kısa ve uzun vadeli strateji geliştirebilen bir akla ihtiyaç vardır. Ne yazık ki İslam coğrafyasında, Osmanlıdan bu yana henüz böyle bir akıl ortaya çıkmış değildir. Bu nedenledir ki Osmanlıyı oluşturan kavimler, emperyal ülkeler tarafından oyuna getirilmiş ancak en çok oyuna getirilen, aldatılan kavim ise –ne yazık ki- Kürtler olmuştur. Kürtler sadece aldatılmamış, aynı zamanda kıyıma uğrayan, parçalanan ve her defasında bir şekilde oyuna getirilen bir kavim olmuştur. Nitekim Kürtler, 4 ülkede yaşamak zorunda bırakılmış; dilleri, ırkları inkâr edilmiş ve her defasında da bu ülkelerin zalim yönetimleri tarafından zaman zaman genocide (soykırım) ile karşı karşıya bırakılmıştır. İşin asıl ilginç yanı ise Kürtler, her defasında sanki oyuna getirilmemiş gibi, yine de kendisini oyuna getiren emperyal ya da bölge ülkelerinin yedeğinde ve istekleri doğrultusunda yönlendirilerek aynı akıbeti yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bunun bir nedeni, Kürtleri yöneten –sözde- liderlerin birçoğunun satılık, iş birlikçi olmaları, diğeri ise emperyal ülkeler ve iş birlikçi bölge yönetimlerinin sömürgeci politikalarıdır.

Kürtlerin yaşadığı bölge, ilk olarak 1916’da Sykes-Picot Antlaşması çerçevesinde paylaşılmıştır. 1918’de yıkılan Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde; Türklere, Araplara onlarca devletçik kurdurulmasına rağmen, Kürtlere bir devlet(çik) dahi kurma hakkı ve imkânı verilmemiştir. İngiliz ve Fransızlara sığınarak faaliyet gösteren dönemin Kürtçüleri, gösterdikleri bütün çabalara ve yaptıkları görüşmelere rağmen, adı geçen bu ülkeler tarafından oyalanarak bu haktan mahrum bırakılmıştır.

 

Kürt Kavminin İlk Hayal Kırıklığı M. Kemal ile Yaşanmıştır

 

Kürtler Osmanlı İmparatorluğu parçalandıktan sonra başlayan Millî Mücadele döneminde, hilafet ve saltanat makamını kurtarmak için Türklerle omuz omuza mücadele etmişlerdir. Kürtler, İttihat ve Terakki’nin Türkçü politikalarına rağmen –küçük, marjinal bir azınlık hariç- ayrılık düşünmemişlerdir. Ayrıca Kürtlere duyulan ihtiyaçtan dolayı M. Kemal ve ekibi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, Ekim 1919’da Amasya Protokolü ile Kürtlere özerklik vaadinde bulunmuştur. Kürtler, ülkenin iki asli unsurundan biri olarak kabul edilmekte ve Türklerle aynı haklara sahip oldukları taahhüt edilmekteydi hatta 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 11. maddesinde ve cumhuriyetin ilanından kısa bir süre önce 16 Ocak 1923’ü, 17 Ocak 1923’e bağlayan gece İzmit’te, M. Kemal tarafından Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna verilen cevapta bu husus tey’iden tekrar dile getirilmiştir. Ancak 1924 yılında kabul edilen 1924 anayasasının 88. maddesi “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur (denir).” hükmü getirilmiş; yakın geçmişte verilen sözler unutularak Kürtler’in dili, ırkı ve tarihi yok sayılmıştır. Akabinde çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve bu kanun gereğince kurulan istiklal mahkemeleri ile sadece Kürtler değil, bütün muhalefet susturulmuş ve “tek adam” otoritesine dayalı, diktatoryal bir yönetim kurulmuştur. Ne yazık ki Kürtlere yönelik bu inkâr, tek parti döneminden sonra çok partili dönemde de aynı baskı ve yöntemle devam ettirilmiştir. Doğu ve Güneydoğu’da Kürt halkı hem Kürt hem de Müslüman oldukları için iki defa zulme uğramıştır. Bu, Kürtlerin ilk aldatılışı idi ne yazık ki son da olmayacaktı.

 

İngilizlerin Kürt Kavmine İhaneti

 

Kürt kavminin ikinci aldatılışı Şeyh Mahmud Berzenci’nin[1] 7 Nisan 1918′de birçok Kürt liderinin de imzaladığı ve Kürt bağımsızlığını vurgulayan bir muhtırayla hükümdarlığını ilan etmesiyle başlamıştır. İşgalci İngilizler 1 Kasım 1918′de, Berzenci’nin hükümdarlığını kabul etmiş ancak kısa bir süre sonra Irak petrollerinden mahrum bırakılma endişesiyle Berzenci’yi tanımadıklarını ilan ederek 22 Mayıs 1919 itibariyle savaş başlatmışlardır. Bu savaşta, Berzenci güçleri Süleymaniye’deki İngiliz birliklerini esir alarak bağımsız Kürdistan hükumetini tekrar ilan etmişlerdir. Ancak savaş durmamış ve Berzenci, 12 Haziran 1919′da yaralanarak İngilizlere esir düşmüştür. İngilizler, Berzenci’nin idam edilmesi hâlinde halk ayaklanır endişesiyle Hindistan’a sürgün etmiştir. Buna rağmen Berzenci taraftarları ayaklanmış, ayaklanma bastırılamayınca Berzenci mecburen serbest bırakılmıştır. Hatta Berzenci’nin, özerk Kürdistan’ın başına geçmesi sağlanmıştır. İngilizlere asla güvenilmeyeceğini akledemeyen Berzenci, 10 Ekim 1922′de 7 bakandan oluşan bir kabineyle hükumet kurduğunu ilan etmiştir. Resmî olarak ‘Hikûmeta Cenûbî Kurdistan’ olarak geçen özerk yönetim, yargı ve yürütme organlarını ve halk meclisini aynı gün içerisinde oluşturmuştur. Süleymaniye’yi başkent, Şeyh Mahmud Berzenci’yi kral ve hükumet başkanı ilan eden meclis, ‘Kurdistan’ adıyla da bir resmî gazete yayınlamaya başlamıştır.

Bu durum, işgalci İngilizlerin hoşuna gitmemiştir. İngilizler, Irak hükumetiyle 30 Nisan 1923’te, Berzenci hükumetine karşı savaşmak için ortak anlaşma imzalamıştır. Çıkan bu yeni savaşta Berzenci güçleri direnememiş ve dağlara çekilmek zorunda kalmıştır. Berzenci güçleri 1924 ve 1927 yıllarında saldırılarını yoğunlaştırsalar da başarılı olamamışlardır. Berzenci, 1930 yılında yakalanarak Irak’ın güneyine sürgüne gönderilmiş ve 9 Ekim 1956 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir.

İngilizlere güvenerek yola çıkan Mahmud Berzenci, kısa bir süre sonra İngilizlerin iki yüzlü politikalarını anlamışsa da geç kalmıştır. Başkenti Süleymaniye olan Kürt devletini kurduğu ilk günden itibaren İngilizlere karşı ayaklanmışsa da her defasında yenilmiş ve hüsrana uğramıştır. Berzenci olayı da Kürtlerin sözde liderlerini uyandırmamış, sonraki yıllarda da aynı akıbeti yaşamaya devam etmişlerdir.[2]

 

Sovyetler Birliğinin Kürt Kavmine İhaneti

 

Kürtlerin ihanete uğradığı bir diğer olay ise Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1946’da yaşanmıştır. 4 ülke arasında parçalanan, parsellenen Kürtler, her ülkede ya bir araya gelerek birleşik büyük bir Kürdistan kurmak ya da en azından bulundukları ülkelerde –Osmanlıda olduğu gibi- özerk veya yarı özerk olmak için mücadele etmeye devam etmişlerdir. Bu çerçevede Kürdistan’ın doğusunda ve güneyinde 16 Ağustos 1943’te bir grup aydın ve Kürt ileri gelenleri tarafından KOMELA (Komeleyê Jîyanewê Kurdistan- Kürdistan Diriliş Topluluğu) adında bir örgüt kurulmuştur. Daha sonra 4 Ekim 1945’te KOMELA, Kürdistan Demokratik Partisi-İran (KDP-İ)  olarak isim değiştirmiştir.[3]

Bu örgütün bazı üyeleri,  bölgenin önemli dinî önderlerinden olan Gazi Muhammed tarafından kurulan Demokratik Kürd Partisine katılınca KDP-İ zayıflamıştır. Gazi Muhammed hem bu üyelerle hem de Irak’tan ayrılarak Mahabad’a gelen Melle (Molla) Mustafa Barzani’nin 3 bin kadar silahlı adamı ile daha da güçlenmiştir.[4]

Gazi Muhammed 22 Ocak 1946’da Sovyetler Birliğinin desteği ile başkenti Mahabad[5]  olan ve Senendec, Şino, Miyandoab şehirlerini kapsayan, 13 bakandan oluşan ve kendisinin cumhurbaşkanı olduğu Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurulmuştur. Millî marşı ve bayrağı bulunan bu devletin meclisi, genel ve zorunlu ilköğretim için karar almış ve camilerde vaazların Kürtçe verilmesini başlatmıştır.[6] Kerkük’teki petrol bölgelerini gözleri gibi korumaya çalışan İngilizler, bu Kürt cumhuriyetinden rahatsız olmuştur. Amerika ve İngiltere, Sovyetler Birliği üzerinde desteğin çekilmesi için baskı kurmaya başlamıştır. SSCB de kendi menfaatinden dolayı Kürtlere verdiği desteği geri çekmiştir.[7] SSCB, İran’la anlaşıp 9 Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilince 17 Aralıkta İran ordusu, Mahabad’ı işgal ederek Mahabad Kürt Cumhuriyetini yıkmıştır. 31 Mart 1947’de cumhurbaşkanı Gazi Muhammed, başbakan Hacı Baba Şeyh ve savunma bakanı Muhammed Hüseyin Han Seyfi Kadı, cumhuriyetin kurulduğu Çarçıra Meydanı’nda idam edilmiştir.[8] İşin trajikomik tarafı, Gazi Muhammed idam edilirken üzerinde, çok güvendiği Sovyetlerin askeri üniformasının olmasıydı.[9]

Mahabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşu, güya emperyalizm karşıtı olan Sovyetler Birliğinin himaye ve desteğinde gerçekleşmişti. Ancak gerek Sovyet emperyalizmi gerekse Batı emperyalizmi, hiçbir zaman menfaati olmadan bir ülkeyi ya da bir örgütü insani gerekçelerle desteklemez. İki yüzlülükte Komünistlerle kapitalistler ya da faşistler arasında hiç fark yoktur. Çünkü beşerî ideolojilerin hiçbir değeri, kutsalı yoktur. Onların tek kutsalı vardır, o da kendi menfaatleridir. İşte bunu idrak edemeyen Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurucuları da Berzenci’nin akıbetini yaşamak zorunda kalmışlardır. Üzülerek belirtelim ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin desteğine güvenen Gazi Muhammed önderliğindeki Kürtler de İran despotizmi karşısında kendi kaderlerine terk edilmişlerdir. Emperyal ülkelerin güdümündeki İran şahı ise çok kısa bir süre içerisinde çiçeği burnunda (22 Ocak 1946- 15 Aralık 1946) Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni yerle bir etmiş, Gazi Muhammed ve arkadaşları başta olmak üzere binlerce Kürt kıyımdan geçirilmiştir. Sonuç olarak Kürtler, bu sefer de komünist Sovyetler Birliğinin ihanetine uğramışlardır.

 

ABD-İran (Şah) İş Birliğinde Kürtlere İhanet

 

Kürtlerin oyuna getirildiğine ilişkin vereceğimiz bir diğer örnek ise 1970’li yıllarda meydana gelmiştir. Mahabad Kürt Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra SSCB’ye sığınan Molla Mustafa Barzani, Irak’ta 1958’de bir darbeyle ülke yönetimini ele geçiren Abdülkerim Kasım’ın[10] daveti üzerine Irak’a dönmüştür. Ancak çok sürmeden Abdülkerim Kasım ile Barzani’nin araları bozulunca Irak yönetimi Kürtlere saldırılara başlamıştır. 1961’de başlayan çatışmalar aralıklarla 1970 yılına kadar devam etmiştir.

1970 yılı başı itibariyle Irak’ın yeni yönetimi[11] ile Barzani arasında ilişkiler yumuşamış ve bir anlaşma zemini oluşmuştu. Nitekim yapılan bu görüşmelerin neticesinde 11 Mart 1970’te, Molla Mustafa Barzani ile Irak yönetimi adına Saddam Hüseyin arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Böylece Kürtler ile Irak arasında 1961’den beri devam eden savaş sona ermiş, Kürtler dağlardan inerek kendi meclislerini kurmuş ve içte tamamen bağımsız hareket etmişlerdir. Bu antlaşma, Kürdistan’a özerk yönetim getirecek, bunun için öngörülen düzenlemeler, 4 yıl içinde gerçekleştirilerek 11 Mart 1974’e kadar tüm antlaşma hükümleri yerine getirilmiş olacaktı.[12]

Irak yönetimi, bu dört yıl içerisinde Kürtlere güven vermek için onların bazı isteklerini hemen uygulamaya koymuştu. Irak hükumeti, öncelikle tüm siyasi tutukluları serbest bırakmış, Kürtçeyi eğitim dili olarak kabul etmiş ve Kürtlere, peşmergelerden şehirlerdeki asayişin sağlanması yönünde istifade etmeleri izni verilmiştir. Ayrıca Irak BAAS rejimi kabinesinde Barzani yanlısı beş Kürt bakana yer verilmiştir.[13]

Bu anlaşma İran’ın hoşuna gitmemişti. Çünkü İran, Kürtleri kullanarak 1937’de imzaladığı antlaşmayla Irak’a bıraktığı Şattü’l-Arap’ı geri almak istemekteydi. Yıllardan beri İran ile Irak arasında Basra Körfezi’nin hâkimiyeti noktasında çekişme bulunmaktaydı. ABD’yi de arkasına alan İran, Irak’ı zayıflatmak amacıyla askerî, ekonomik ve siyasi girişimlerini artırmak için harekete geçmiştir. Irak’ın SSCB ile ilişkilerinin gelişmesi, hızla silahlanması ve petrol üretimini arttırması; İran’ı, İsrail’i dolayısıyla ABD’yi endişelendirmeye başlamıştır. Irak’ın gittikçe Sovyetler Birliği etkisi altına girdiğini gören ABD, Irak rejimini zayıflatmak için İran aracılığıyla Kürt hareketini desteklemeye başlamıştır.[14] Bu amaçla ABD’yi de yanına alan İran, Molla Mustafa Barzani’yi silahlandırmaya başlamıştır. Molla Mustafa’nın İran ile ilişkileri, Irak yönetiminin hoşuna gitmemiş ve bu ilişkilerin kesilmesi istenmiş ancak Barzani, ilişkileri daha da geliştirmeye devam edince 11 Mart anlaşması bozularak çatışma hâline yeniden dönülmüştür.

Molla Mustafa Barzani de İran ve ABD’nin verdiği desteğe güvenerek 11 Mart 1970 tarihli özerklik kanununa uymayı reddetmiştir.[15] Irak Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) Merkez Komite üyelerinden üçü ve Molla Mustafa’nın oğlu Ubeydullah, Barzanilerin politikalarına karşı olduklarını belirterek onu terk etmişler ve partiyi, SAVAK’ın[16] etkisi altında kalmakla suçlamışlardır. Böylece, Kürtlerle Bağdat rejimi arasında 1974 yılında savaş yeniden başlamıştır.[17]

Turan Yavuz, bu dönemi ‘ABD’nin Kürt Kartı’ adlı eserinde özetle şöyle anlatmıştır: Washington ve Tahran’ın istediği, Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanması değildi. Onlar Kürtlerin, mücadelelerini belirli bir düzeyde tutarak Bağdat rejiminin kaynaklarını tüketmek istiyorlardı. İran şahı da Kürt kartını Bağdat’a karşı bir koz olarak tutuyordu. İran’ın, Irak’la sınır problemi vardı. Şah, Kürt kartını oynayarak Irak’tan sınır düzenlemeleri konusunda bazı tavizler koparabilirdi. Şah işte bunun hesabını yapıyordu.

Savaşı devam ettiremeyeceğini anlayan Irak, 1974 yılının Ağustos ayında İran’la Kürtlere olan desteğini çekmesi için İstanbul’da gizli görüşmelere başlamıştır. Bu görüşmelerin ikinci oturumunda anlaşmaya varılmıştır. Çünkü Irak, Sovyetlerden aldığı silah yardımına rağmen, Kürt ayaklanmasının üstesinden gelemeyeceğini anlamış ve savaş alanında elde edemediğini masa başında Irak’ın bazı topraklarını İran’a vererek çözümlemeye karar vermişti. Kürtler, haberleri olmadan pazarlık konusu olmaya devam ediyordu.[18]

Oysa Kürtler, artık son derece zayıflatılmış Irak’a karşı, İran ve ABD desteğinin devam etmesi hâlinde, her an zafer ilan edebilecek duruma gelmişti. Ancak bunu “ağabeyleri” iki ülkenin politikaları doğrultusunda bir türlü gerçekleştiremiyorlardı. Kısacası öldürücü darbeyi indirmelerine izin verilmiyordu. Zaten Beyaz Saray’ın da bütün istediği buydu. Sovyet uydusu hâline gelen Irak’ın zayıflatılması ancak ölmemesiydi.[19]

Nihayet “6 Mart (1975) tarihinde Saddam Hüseyin ile İran şahı tarafından yayımlanan ortak bildiride iki ülke arasında barış döneminin başladığı açıklanıyordu. Irak, Kürt ayaklanmasını bastırmak için İran’a oldukça büyük toprak tavizleri vermişti. Bunun karşılığında İran şahı da Irak’taki Kürtlerden desteğini çekeceğini ve onlara silah yardımında bulunmayacağını taahhüt ediyordu.

Cezayir Protokolü’nün[20] 6 Mart tarihinde imzalanmasından bir gün sonra Irak ordusu, ülkedeki Kürtler üzerine yürümeye başlamış, İran, Kürtlere silah yardımını kestiği için Kürtler bir anda Saddam Hüseyin’in orduları karşısında ağır yenilgilere uğramıştı. Nitekim birkaç hafta içinde Kürt ayaklanmasından eser kalmamıştı.

Kürtler yine oyuna getirilmişlerdi ama hâlâ bunun farkında değillerdi. Bu nedenle 10 Mart tarihinde bölgedeki Kürt karargâhından, yine bölgede bulunan CIA istasyon yetkilisine şu acil mesaj gönderilmiştir:

“Halkımız ve kuvvetlerimiz arasında korku ve kargaşa hâkim. Halkımızın geleceği, bugüne kadar eşi görülmemiş bir tehlike içindedir. Yok edilmeyle karşı karşıyayız. Buna hiçbir anlam veremiyoruz. Bu yüzden size ve hükumetinize, verdiğiniz sözleri tutma çağrısı yapıyoruz. Olaya bir an önce müdahale etme çağrısı yapıyoruz. Sizi ayrıca Molla Mustafa Barzani’nin hayatını ve ailelerimizin onurunu kurtarmaya ve sorunumuza şerefli bir çözüm bulmaya çağırıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı (daha sonra Dışişleri Bakanı) Yahudi Henry Kissinger’e gönderdiği mektubunda, “Herkesin sessiz kalması sonucunda davamız ve halkımız yok ediliyor.” diyen Barzani şu hususlara dikkat çekiyordu: “Ekselans hazretleri, inancımız odur ki kendilerini sizin ülkenizin siyasetine adamış olan halkımıza karşı manevi ve siyasi bir sorumluluğunuz vardır. Bu yüzden ekselans hazretleri size yalvarıyoruz ve sizden aşağıda sıraladığım hususlarda en kısa zamanda bir hareket bekliyoruz:

1-  Saldırıları durdurun ve aramızda bir çözüme varmak için görüşmeler başlatın.

2- Müttefikiniz İran üzerinde ne kadar etkiniz varsa kullanarak bu tarihî, trajik zamanda halkımız ve ordumuzun varlığını koruması ve soruna bir anlaşma çerçevesinde çözüm bulana kadar, hiç olmazsa bölgede partizan hareketlerde bulunmamıza olanak verecek bir ortam sağlanmasını istiyoruz.

Ekselans hazretleri, bu hususlardaki cevabınızı bir an önce bekliyoruz ve ABD’nin böyle kritik bir dönemde ilgisiz ve duyarsız kalmayacağınızı ümit ediyoruz.”

Henry Kissinger mektuba cevap bile vermemişti. Kendisi ve Beyaz Saray için sorun kapanmış ve dosya bir süre için rafa kaldırılmıştı. İran, Irak’la bir anlaşma imzalamış ve Kürtler sayesinde Irak’ın askerî gücü oldukça zayıflamıştı.[21]

Oysa Molla Mustafa Barzani sık sık verdiği demeçlerde, “Başka hiçbir büyük güce güvenmiyorum.” ifadeleriyle sadece ABD’ye güvendiğini açık bir şekilde söylemekteydi. Hatta bir keresinde, “Şayet davamızda başarıya ulaşırsak ABDnin 51. eyaleti olmaya hazırım.” bile demişti.[22]

Barzani, ABD başkanı Carter’a da gönderdiği mektubunda, “Kürt ayaklanmasının hem Birleşik Devletlerden hem İran’dan destek göreceği söylendi.” diyerek Kürt ayaklanmasının ardındaki Amerikan desteğini açıklamıştır. Aynı mektupta, “Eğer Amerika’nın verdiği söze tam olarak inanmasaydım halkımı bu felaketten kurtarabilirdim.” diye yakınmış ve mektubunu “Yarım asırdan fazla bir zamandır halkım bütün güvenini, umudunu bana bağladı. Şimdi ben bu umudu size devrediyorum.” diye bitirmiştir.[23]

Irak’a karşı Kürtleri ayaklanmaya kışkırtan ve destek veren İran ve ABD, Cezayir Antlaşması ile Kürtleri Irak orduları karşısında desteksiz bırakmıştır. Bu olayla emperyal devletler için dost yoktur, sadece menfaat vardır, sözü bir daha gerçekleşmiştir. Ne yazık ki Kürt halkının, beceriksiz ve basiretsiz yöneticiler yüzünden uğradığı bu ihanet ne ilk ne de son olacaktı.

 

KÜRTLER AYNI İHANETİ PKK/YPG/SDG İLE YAŞAMAKTADIR

 

Tarih tekerrür ediyor, geçmişte birçok kez Kürtleri yarı yolda bırakarak ihanet eden ABD, yine hem Kuzey Irak Kürtlerini hem de PKK’yı (PJAK, PYD, PÇDK (kısacası KCK’yı[24]) kullanmaktadır. ABD, Orta Doğu’daki menfaatleri ve bölgedeki jandarması olan Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlamak için PKK’lı Kürtleri yine bir piyon olarak devreye sokmuştur. IŞİD karşısında PKK ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi, ABD’nin Truva atı gibi kara harekâtını devam ettirmiştir. Musul’da, Erbil’de, Bağdat’ın çevresinde, Kobani’de, Haseke’de, Kamışlı’da öldürülen, yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda bırakılan ne yazık ki yine Kürtler olmuştur. ABD, havadan bombalamakta, KCK/PKK ve bağlı örgütler kara ordusu olarak kullanılmaktadır; ölen de öldüren de yine bunlar olmaktadır.

Ancak PKK’lılar ve PKK’ya uyan Kürtler, hâlâ uyanabilmiş değiller. Çünkü PKK’nın, 1979’dan itibaren Suriye’de konumlanması, Bekaa Vadisi’ndeki eğitimleri ABD ve güdümündeki istihbarat örgütlerinin gözetim ve denetimde gerçekleşmiştir. Bu terör örgütü kanalıyla gerçekleştirilen terörle hem Türkiye (PKK-Kürdistan İşçi Partisi) hem Irak (PÇDK-Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) hem Suriye (PYD-Demokratik Birlik Partisi) hem de İran (PJAK-Kürdistan Özgür Yaşam Partisi), istenen politikalara boyun eğdirilmeye çalışılmaktadır.

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999‘da önce Suriye’de sonra da çeşitli ülkelerde dolaştırıldıktan sonra Kenya’nın Nairobi Havalimanı’nda paketlenerek Türkiye’ye şartlı olarak teslim edilmiştir. Oysa Öcalan’ı da Öcalan’ın başında bulunduğu PKK terör örgütünü de dört ülkede barındıran, besleyen yine ABD’dir. Bu, çelişki gibi görünse de aslında emperyalizmin temel karakteridir. Yani ihtiyaç duyduğu sürece bakıp beslemesi, ihtiyacı kalmadığı zaman da tutup çöpe atması, emperyalist ülkeler için asla değişmez bir karakterdir. İşin trajikomik tarafı ise teslim ettiği Öcalan’ı, İmralı’daki cezaevinde de kullanmaya devam etmesidir. Öcalan’ın[25] Türkiye’ye teslim edilişi sonrası KCK/PKK tarafından çeşitli ülkelerde ABD hedeflerine yönelik saldırılar beklenirken tam tersine hiçbir şey olmamış gibi ABD politikaları çerçevesinde terör faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Bu da gösteriyor ki bu halk, defalarca ihanete uğramalarına rağmen, ne bu terör örgütünden ne de bu örgütü lejyoner olarak kullanan ABD’den vazgeçmişlerdir.

 

ABD Kürtlere Yine İhanet Etmiştir

 

Üzülerek belirtelim ki Kürtler, KCK/PKK gibi uydu, tetikçi örgütler ve bu örgütlere körü körüne tabi olanlar olduğu müddetçe, ABD ya da bir başka emperyal ülke tarafından çok rahat bir şekilde kullanılmaya devam edilecektir.

Bu durum sadece Kürtlerin hain, basiretsiz yöneticileri için geçerli değildir. Nitekim ABD’nin, kullandığı örgüt ya da devlet başkanlarına ihtiyacı kalmadığı zaman onları yüzüstü bıraktığına ilişkin birçok örnek vardır. İran şahından tutun, Saddam Hüseyin’e, Mübarek’e, Ferdinand Marcos’a (Filipin) kadar daha birçok devlet başkanı ABD tarafından kullanılmış, sonra da yüzüstü bırakılmışlardır. Bunun en acı örneği ise 2021 yılında Afganistan’da yaşanmıştır. ABD de Afganistan’ın iş birlikçi devlet başkanı Eşref Gani de ülkeden kaçarken halkı çaresizlik içerisinde bırakmışlardı. Uçaklara tutunarak kaçmaya çalışan ABD iş birlikçisi Afgan halkı ise ABD’ye güvenmenin bedelini çok acı şekilde ödemek zorunda kalmıştır.

Bu olup bitenlerden ders almayan PKK/SDG’liler, şimdi aynısını Suriye’de masum Kürt halkına yaşatmaktadır. Uzun zamandan beri ABD’nin tetikçiliğini yapan bu terör örgütü, şimdilerde ABD tarafından satıldıklarını söylemeye başlamıştır. Oysa çok kısa bir süre önce Beyaz Saray’da, Élysée Sarayı’nda komutan olarak ağırlanmakta idiler. Bu ağırlanma, gerçekten onlar adam yerine konulduğundan dolayı değil, kullanılmaya müsait oldukları içindi. Ancak miatları dolunca saraylarda sırtları sıvazlanan bu komutan müsveddeleri, kendilerinden öncekiler gibi tarihin çöplüğüne atılmayla karşı karşıya kalmışlardır. Bunun üzerine ağababaları ABD’ye ve Siyonist İsrail’e yana yakıla yardım için yalvarmaya başlamışlardır. Ancak nafile! Çünkü geçmişten ders almayanlar için tarihin tekerrür edeceği, değişmez bir kuraldır. İşte KCK/PKK/SDG terör baronlarının bugün düştüğü durum da budur. Bundan kurtuluş da yoktur. İşin üzücü tarafı ise kendi kanlı koltuklarını korumak için ABD’nin kucağına oturmanın bedelini sadece kendileri değil, aldattıkları Kürt halkı da ödemektedir.

Bu katiller güruhu, Mahabad Kürt Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Muhammed’i ve arkadaşlarının idamlarını, Enfal Operasyonu’nda katledilen binlerce masum Kürt’ün canhıraş çığlıklarını, Halepçe katliamını, Molla Mustafa Barzani’nin ABD’li katil Henry Kissenger’e yalvarışını hatta Bahçeli’nin deyimiyle kurucu önderlerinin (!) paketlenmesini ne çabuk unutmuşlardır?

PKK/SDG’nin içine düştüğü durum, elbette bölge için hayırlı olacaktır. Ama unutulmamalıdır ki PKK/SDG de diğer terör örgütleri de ABD’nin laboratuvarlarında projelendirilen, üretilen kullanıma elverişli aparatlardır. PKK/SDG aparatı biter, yerine yeni bir örgüt aynı yöntemle üretilerek pazara sunulur. Önemli olan, o laboratuvarı ve onun arkasındaki asıl gücü yok etmektir. Bu güç, ABD’dir. ABD’nin etkinliği bu bölgede devam ettiği müddetçe kullanacağı birçok isim hem örgütlerde hem de devletlerde bulunabilir. Önemli olan kuklalarla değil, kuklacıyla hesaplaşmaktır. ABD bataklığı olduğu müddetçe sivrisinekler üremeye devam edecektir, bu unutulmamalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Şeyh Mahmud Berzenci, Şeyh Said Berzenci’nin oğludur. Şeyh Said Berzenci, Abdülhamid yanlısı idi. 1908’de İttihatçılara karşı ayaklanmış, ancak yakalanarak oğlu Mahmut Berzenci ile Musul’a sürgün gönderilmiştir. İttihatçılar, Berzenci ailesinin Kürdistan’daki etkisini bildikleri için tüm aileyi ortadan kaldırmayı düşünerek Şeyh Said, kardeşi Şeyh Ehmed ve 50’ye yakın adamını katletmiştir.

[2] Daha geniş bilgi için bkz; Genç Birikim Dergisi, Kasım 2014, sayı: 186, s.28-35

[3] http://www.hinishaber.net/11-aylik-mahabad-kurt-cumhuriyetinin-trajik-sonu-makale,1191.html

[4] Ayşe Hür, Kürd Federasyonu’ndan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ne başlık makalesi, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kurd_federasyonundan_mahabad_cumhuriyetine-1144807#

[5] Mahabad, İran’ın kuzeybatısında, Türkiye ve SSCB sınırına yakın Urumiye Gölü’nün güneyinde yer alan yerleşimin adıydı.

[6] Ayşe Hür, agm.; ayrıca bkz; Öznur, age. s.63

[7] Öznur, age. s.64

[8] Muhsin Hazar, 11 Aylık Mahabad Kürt Cumhuriyetinin Trajik Sonu başlıklı makale, http://www.hinishaber.net/11-aylik-mahabad-kurt-cumhuriyetinin-trajik-sonu-makale,1191.html

[9] Öznur, age. s69

[10] General Abdülkerim Kasım 1958’de Irak kralı II. Faysal’ı darbeyle devirerek yönetimi ele geçirmiştir.

[11] 17 Temmuz 1968 Nasır yanlısı Irak Cumhurbaşkanı Abdurrahman Arif ve Başbakan Tahir Yahya yönetimi, Baasçı Ahmed Hasan el Bekr tarafından bir darbeyle devrilerek Baas Partisi yönetime gelmiştir. Hasan el Bekr Devlet Başkanı, Başbakan ve Devrim Komuta Konseyi Başkanı olmuş, yakını olan Saddam Hüseyin ise, Devrim Komuta Konseyi İkinci Başkanı olmuştur. Daha sonra 1979’da Saddam Hüseyin kansız bir darbeyle akrabası el Bekr’i devirerek yönetimi kendisi devr almıştır. Daha geniş bilgi için bkz; Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, MKM Yayıncılık, 4b.bsk. Ekim 2008, Bursa, s.470 vd.

[12] http://www.alternatifpolitika.com/page/docs/Kasim_2010_Ozel_Sayi_1/Tam_Metin/Ogun_Duru.pdf

[13]11 Mart 1970 Anlaşma maddelerinin tamamı için bkz; Ali Rıza Şeyh Atar, age. s.155; http://www.alternatifpolitika.com/page/docs/Kasim_2010_Ozel_Sayi_1/Tam_Metin/Ogun_Duru.pdf

[14]Serhat Erkmen, ‘1945-1989 Yılları arasında ABD’nin Kuzey Irak Politikası başlıklı yazısı için bkz; file:///C:/Users/11112aa/Desktop/serhat_erkmen%20ve%20k%C3%BCrtler.pdf

[15] Molla Mustafa Barzani, “CIA ve İran’ın kendisine destek olacağına ilişkin yersiz bir güveni vardı. Bunun üzerine Haziran 1973’de The Washington Post’a övünerek şu beyanda bulundu: Eğer ABD bizi kurtlardan korursa, ABD politikaları doğrultusunda hareket etmeye hazırız. Yeterli destek verildiği takdirde Kerkük petrol yataklarının denetimini ele geçirebilir ve kullanım haklarını bir Amerikan şirketiyle görüşebiliriz.” Yalnızca Baas’ı değil, neredeyse Irak’taki tüm Arapları kızdırmak için bundan daha elverişli herhangi bir cümle bulmak kolay değildir. Bkz; David McDOWALL, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, 2004, İstanbul, s.445

[16] SAVAK Şah döneminde İran’ın istihbarat örgütü

[17] Şeyh Attar, age. s.162

[18] Turan Yavuz, age. s.61,62

[19] Turan Yavuz, age. s.63

[20] 1975 yılının kış sonlarında İslam ülkeleri liderlerinin Cezayir’in başkenti Cezayir’de toplandığı bir sırada Irak Baas Partisi ile İran arasındaki müzakerelerin nihai neticesi, dönemin Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyan aracılığıyla yapılan Saddam-Şah görüşmesinde onaya sunuldu.

[21] Diğer mektuplar ve Molla Mustafa Barzani’nin yüzüstü bırakılış hikayesi için bkz; Turan Yavuz, age. s.66-67

[22] Turan Yavuz, age. s.58 vd.

[23] Uğur Mumcu, Bir Kürt Öyküsü başlıklı makalesi, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1992

[24] KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) çatı örgüttür. PKK’nın da bağlı olduğu en tepe örgüttür. PKK, PJAK, PÇDK ve PYD/YPG/SDG hepsi KCK’nın altında ve ona tabi olan örgütlerdir. Daha geniş bilgi için bkz; Ali Kaçar, Suriye Kürtleri, s.138 vd.

[25] Düne kadar Öcalan’a bebek katili diyen ve Temmuz 2007’de Erzurum’da Erdoğan’a: “Sen niye asmıyorsun? Asacak ipin mi yok” diyerek urgan atan Bahçeli, artık Öcalan’a “terör örgütü PKK’nın kurucu önderi” hitap etmektedir. Dün Öcalan’a ‘Sayın’ denildiği için meclisi ring ortamına çevirenlerden ses seda yok! Hayret! Bahçeli’yi dün faşist/ırkçı diye suçlayanlar, bugün toz kondurmuyorlar! Bunun kendiliğinden, Türkiye’nin şartlarından olduğunu kimse söylemesin. Çünkü asla inandırıcı olmaz. Acaba sağcı, muhafazakâr ve solcu medya ve taraflara birileri mi göz etti.

GRUBA KATIL