İnsanlığın yaratılış gayesine uygun yaşayabilmesi, İslami bir hayatın başlaması ve tüm insanların İslam ile tanışabilmesi ancak İslam’a davet ile mümkündür. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette davet ile ilgili nebi, resul ve onların dışındaki kavimlerin kıssaları bizlere anlatılmıştır. Tüm bu kıssaların ortak özelliği, İslam davası ve bu davanın yeryüzünde hâkim kılınmasıdır. Allah subhanehu ve teâlâ insanı kendisine kulluk için yaratmış ve hayat sermayesini bu kulluk için kullanmasını emretmiştir. Bir Müslüman İslam davasından uzak olursa hayatın anlamını, yaratılış gayesini idrak edemez ve bireysel olarak dini yaşadığını zanneder. Hâlbuki İslam davası amacı taşınmadan din kâmil manada yaşanamaz. Davetsiz insan, kulluğu idrak edemez. Davetsiz hayat gayesiz, amaçsız bir hayattır. En önemli farz terk edilirse kişi bunun hesabını Allah’a veremez. Bu durum Müslümanlar için ölüm kalım meselesidir.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا
“Ey Nebi! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah’a bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” [1]
Dava adamı, davetine tevhitten başlar. Davet, tüm nebi ve resullerin göreviydi. Tüm nebi ve resuller, davetlerine hep tevhidi anlatarak başlamışlardı. Tevhidi bilmeyen, Rabbini tanımayan, niçin geldiğini, nereye gideceğini, yaratılış gayesini anlamamış insanların İslam’a girmesi, girse dahi tam teslim olmaları mümkün değildir. Bu yüzden davete namazdan, ahlaktan, Kur’an okumaktan, sünnetlere uymaktan başlamak, örnek davetçi nebi ve resullerin sünnetine terstir, hatadır. Allah resulü sadece Allah vardır demiyor, Allah’tan başka ilah yoktur ve ben Allah’ın dışındaki tüm ilahlara ve onlara tabi olanlara düşmanım, gelin tek ilah olan Allah’a iman edin, kendinizi kurtarın, kardeş olalım, diyordu.
Dava adamının özellikleri ve görevleri
Dava adamı; hiçbir zaman, sadece kendisinin kurtuluşu için çalışmaz. O, bütün insanlığın kurtuluşu için ulvi bir görev ve ulvi bir hedefe sahip olduğunun farkındadır. Bu özellik onun en bariz özelliğidir. Bu noktada, “Fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” ayeti ise şiarıdır. Bütün dünyayı hedef olarak gösteren Rabbimiz, hedefin büyüklüğünü bildirerek dava adamının dur durak bilmeyen bir enerjiye sahip olması gerektiğini öğütlemektedir. Evet, dava adamı da insandır ve yorulur ama durmaz. Onun yorgunluğu; durduran bir yorgunluk, nefsi bir yorgunluk değil, insani bir yorgunluktur. Rabbimiz dava adamının en önemli vazifesi olan “insan kazanma” vazifesine akabe, yani sarp yokuş der. Yokuş çıkanın yorulması normaldir ama durması, normal değildir.
Dava adamı, bir iş olduğunda “Ben mi yapacağım?” demez, “Nasıl yapacağım?” diye düşünür. Yani, iş insanıdır, laf insanı değil. İş kaçkınlarının, yapacağı işi sınırlayanların, “Bu da benim işim mi?” diye iş beğenmeyenlerin hat safhada olduğu şu zamanda, iş yapan adam olmak, elbette bir marifettir. Bu marifet, bu davanın adamlarında mevcuttur.
Dava adamı, bu davanın delisidir, sahabe gibi. Hani Hasan Basri der ya “Siz onları görseydiniz bunlar delidir, derdiniz.” Deli gibi koşuşturan, Allah yolunda deli gibi infak eden, tehlikelerden korkmayan, deli gibi gözü kara, deli gibi gelecek kaygısı taşımayan, deli gibi çevresine, insanlara aldırış etmeyen bir insan olmak…
Dava adamı, derman adamıdır. Davaya kendi dert olmaz, davanın ve dava arkadaşlarının derdini alır; yük olmaz, yük alır. Derman adamıdır ama bir taraftan da dertlidir. Tevhit davasının hâkim olmaması, onun en büyük derdidir. İşte öyle bir gönül düşünün ki dert de derman da aynı yürekte.
Dava adamı, bu davaya hem gönül hem ömür verir. Gönlüm sizinle, diyenlere, “Gönlünü ne yapayım, bana sen lazımsın.” der. “Gönlüm sizinle!” diyenler, esasında gönüllerini de vermemektedir. Bir gönle bu davanın aşkı düşmeyegörsün; o aşk, onu durdurmaz. Allah’a adanmış yüreğiyle, tam zamanlı, ömürlük çalışmasıyla dava adamı, vakıf insandır.
Dava adamı için makam, mevki, mal- mülk, şan şöhret için davayı ihmal olmaz. O, bunların karşılığında davasını satmaz. “Allah’a verdiğiniz sözü, az bir bedel karşılığında satmayın.” ayetini de aklından çıkarmaz. Davasının karşılığında dünyayı verseler hepsini “az bir bedel” olarak görür, satmaz. Ama canını, cennet karşılığında Rabbine satan adamdır. İşte bu adam, davasını asla satmaz. Ve bu adamı, Allah’ın dışında kimse satın alamaz.
Dava adamı, Efendimiz’in tarihî sözüyle sabrın, istikrarın timsali olur. “Ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler gene de ben bu davadan vazgeçmem. Ya bu dava hâkim olur ya da ölürüm.” Ya Rabbi, bu nasıl bir kararlılık, bu nasıl bir sebat, bu nasıl bir gözü karalık, bu nasıl bir inanmışlık! Böyle bir adam, dünyaya meydan okur. Böyle bir adam, davasını hâkim kılar. Öyle de oldu. Efendimiz’in, tuttuğunu koparmasında, sonuca ulaşmasında bu mutlak kararlılığın etkisi büyüktür.
Dava adamı, mücadeleye ve savaşa her zaman hazır ve nazır asker gibidir. Çünkü bu dava böyle olmayı gerektirir. Hayatın sorunlarını, dertlerini, işini gücünü bitirdikten sonra, bu dava uğrunda çalışmaya hazır hâle geleceğini söyleyenlerden, asla dava adamı olmaz. Çünkü iş, dert, çile, mazeretler bitmez ama ömür biter. Zaten tüm bu sıkıntıları bitirmeye çalışırken biten şeyin adı değil midir ömür?
Dava adamı idealisttir. Ancak başarıya ulaşmak için gerekli olan şartlar konusunda realisttir. Sayıca güçlü olmadan; özellikle de eğitimli, fedakâr, ihlaslı insan sayısı artmadan; planlı, programlı bir çalışma ortaya koymadan, doğru olan yolu takip etmeden başarının gelmeyeceği konusunda gerçekçidir. Ama bu davanın bu şartlarla hâkim olacağına inancı da tamdır. Birileri ona İslam medeniyeti idealinin imkânsız olduğunu söyleyebilir. O, bu lafların hiçbirini tınmaz. İdeallerinin gerçekleşeceği hususunda asla tereddüt yaşamaz. Çünkü şunu iyi bilir: İnsana hedefi belirleyen Allah, ulaşılamaz bir hedef belirlemiş olamaz.
Dava adamı bir başarısızlıkta, bir problemde kusuru en çok kendinde görendir. Öncelikle başarısızlığa götürebilecek görünen sebeplere bakar: “Nerede hata yaptım, neyi ihmal ettim?” der. Sonra da görünmeyen, manevi sebeplere bakar: “Nerede hata yaptım, neyi ihmal ettim?” der. Eksiği gediği bulur, çıkarır ortaya. Kendini tam gören, başarısızlıktaki illeti teşhis edemeyen adamdan, dava adamı olmaz. Kabahati hep insanlarda veya şartlarda arayandan dava adamı olmaz.
Dava adamı, “yanmış” adamdır. Bundan dolayı kaybedecek bir şeyi olmayandır. Böyle birini kim tehdit ederse etsin, böyle biri ne ile tehdit edilirse edilsin korkmaz, geri adım atmaz. Zaten yanmış bir adamı, yakabilecek bir ateş var mıdır? Ve erhamu’r-râhimîn Allah azze ve celle, dünyada tevhit uğrunda yanan bu adamı, ahiretinde yakmayacaktır inşallah.

Follow